Gece Tezcan ile Cinsel Aykırılıklar çevirisi üzerine: “Meseleler yaşıyor, mücadeleler de yaşıyor”

Kiraz Özdoğan: Cinsel Aykırılıklar kitabı, Etin Cinsel Politikası (2013) kitabından sonra senin ikinci çevirin. Tek başına çevirdiğin ilk kitap. Seninle tanışıklığımız da Etin Cinsel Politikası vasıtasıyla oldu. İnsan, Hayvan ve Ötesi (2021) kitabını derliyorduk ve senin kitabımıza katkı verip veremeyeceğini sormuştuk. Sonra da dostluğumuz gelişti. Seni tanıyan biri olarak şu soruyu sorabileceğimi düşünüyorum. Çevirdiğin kitapların içeriğiyle ve duruşuyla bir bağın var. Bu bağı bugüne kadar biz hiç konuşmadık. Ben bu röportajı, bu bağı konuşmak için bir fırsat olarak görüyorum. Çevirdiğin kitaplarla nasıl bir bağın var?

Gece Tezcan: Genelde Türkçede eksik olduğunu düşündüğüm, hem akademisyen hem de aktivist olarak eksik olduğunu gördüğüm halkaları dile getirmeyi kendime küçük bir ödev belliyorum. İki kitapta da böyle oldu. Etin Cinsel Politikası feminizmle hayvan özgürlüğünün güzel bir birlikte okuması ve analizi. O bağ, o zincirin halkası sanki eksikti. Daha sonra benzeri yayınlar Türkçeye de sökün etti. Günümüzde LGBTİ külliyatı var, büyüyor da. LGBTİ külliyatını BDSM ile yan yana okuyan, birbiriyle bağlarını kuran Türkçede özellikle de akademik olarak fazla yayın yoktu. Rubin bir insanbilimci. Amacım bir insanbilimci gözüyle, saha araştırmalarıyla oluşturulmuş değerli bir katkıyı Türkçeye getirmekti. Böyle bağ kuruyorum. Dolayısıyla deneyimlediklerimizi birbirimize ve kendimize anlatırken kafamızda zaten var olan bağları kitap düzleminde, akademik düzlemde görünür kılmak gibi bir misyon üstlenmiş oluyorum. Böyle misyon gibi baktığım için de kitapları çevirip bırakmıyorum. Genelde kitapların tutundurulmasında bana ekstra hiçbir maddi getirisi olmadığı halde –bu çevirileri madden değil de manen yaptığım için– etkin rol alıyorum. Söyleşilere ve seminerlere katılıyorum.

Senin için çeviri yapmak konuştuğumuz dilde, Türkçede bir dönüştürücülük misyonu gibi mi?

Evet. Meseleler yaşıyor, mücadeleler de yaşıyor. Bunların kayıtlarını tutmuş bazı bilen insanlar, yaşamış insanlar, yaralanmış insanlar veya okumuş etmiş insanlar. Bu kayıtların bazıları bizim dilde de dursun istiyorum. Evet, çeviri bir yönden aktivizmdir.

Peki gelelim Rubin'e, onunla nasıl tanıştın?

2010-2011 gibi kütüphane araştırmaları yapıyordum. Yüksek lisans tezimde evliliğin ataerkil bir dizayn, ataerkil bir kurum olduğuna az çok kaniydim. Bunu doğru düzgün bir araştırmaya döküp yüksek lisans tezimi buradan oluşturmayı istiyordum. Evlilik insanlık tarihinde aslında çok çeşitli, ama bizim anladığımız bugünkü modern Batılı evlilik daha çok tekeşli ve düzcinsel. İşte bu formatın eleştirisini bulmak için ikinci ve üçüncü dalga feminist kitapları karıştırmaya başladım. Kent Üniversitesi (Canterbury) Kütüphanesi’nde kütüphanecilerden de destek alarak raftaki kitapları indirip masama yığdım. Birçok feminist yazarla ve akademisyenle orada tanıştım. Orhan Pamuk'un romanındaki tabiriyle içinden ışık fışkırırcasına çalışmama yön veren kitaplardan biri de Rubin'in kitabıydı. Daha doğrusu Rubin'in bir kitabı yok. Carol Vance ve Rayna Reiter seçkilerinde yer alan makaleleriyle tanıdım Rubin’i. Çünkü Rubin bir kitap yazmak yerine sürekli makale yazıyor ve bunlar da daha sonra seçkilerde yer alıyor. Oralardan Rubin’le tanıştım. O zamandan beri kafamın bir köşesinde “bunu da çevirmek ne güzel olur” gibi bir şey vardı. Ama önce Carol Adams’ı arkadaşımla çevirmek kısmet oldu bana. Sonra araya doktora tezim girdi. Tezden sonra da Rubin’i tek başıma çevirmeye karar verdim. Rubin'e de yazdım. Rubin açıkçası –hani madem iki çeviriyi birlikte okuyoruz– Carol Adams kadar büyük bir hevesle yönlenmedi bu fikre, benimle fazla bağ kurmadı. Ama tabii ki çevrilmesi için beni ABD’deki yayıneviyle irtibatlandırdı. Ben genelde böyle bir çevirmenim, yayınevlerinden de teklif alabilirim ama ben yayınevlerine teklif götürmeyi seviyorum. Böylece yayınevlerine bir niyet mektubu yazılıyorsa o gerçek bir niyet oluyor. Bu kitabın benimle bağını, işte kuir teoriyle, kinkle ilgili kuramlarla bağını sunan bir yerden niyet mektubunu oluşturdum.

İlk okuduğun 2011'den bugüne on üç yıl geçmiş değil mi? Senin için hâlâ güncelliğini koruyor olması önemli.

Evet, haklısın. Arada bir de doğrudan feminizmle –küçük bir bölümü dışında– bağlanmayan bir tez yazdım. Hayvan deneylerinin söylem analizi hakkındaydı bu tez. Yine eleştirel bir noktadaydı ama feminizme çok minik değiyordu. Dediğim gibi meseleler yaşıyor, mücadeleler de yaşıyor. Bunlar yaşadığı sürece bunların parmak izlerini ortaya döken, bunların adli izlerini ortaya döken bütün yapımlar, bütün yapıtlar geçerliliğini korur. Türkiye'de de özellikle 2020-2021 sonrası, benim ekonomik krizle falan da bağlantılandırdığım şekilde hükümet ve onun küçük ortağı tarafından tekrardan homofobi, transfobi yükseltiliyor; mesele tekrar öne çıktı. Durup dururken hiç yasak değilken yasakmış gibi valilikler üzerinden Onur Yürüyüşleri’ne baskı uygulanınca LGBTİ ve buna yönelik baskı ülke gündemine oturdu. Biraz da tesadüfen bu çeviri gündeme cuk oturdu.

Tesadüf mü, yoksa gündemin bize dayattığı bir durum mu?

– Gündem bize, bunları yeniden ele almayı dayatıyor. Aynı anda benim takvimimin boşalması, tesadüf kısmı. Belki başka biri de çevirirdi, belki biraz daha gecikirdi, belki epey gecikirdi. Tesadüf dediğim kısmı toplumsal meselelerin buramıza kadar, boğazımıza kadar dayanması değil de benim de takvimimin nihayet boşalması. 2021'de tezim bitti, savundum. Sen hatırlıyorsundur “ay yok yok, tatil yapacağım” falan diyordum, bir-iki aylık tatilin sonunda bu kitaba girdim.

Peki biraz kitabın içeriğine doğru gelirsek, Rubin kitabın önsözünde kendi duruşunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Biz yazarın bütün geçmişini buradan okuyabiliyoruz. Türkiye'de doktora tezi yazmış biri olarak bu duruşta seni etkileyen yönleri anlatabilir misin? Rubin’in önsözündeki anlatıları sana ne düşündürdü, ne hissettirdi?

– Bu kitaptaki bütün makalelerin niye yazıldığının girizgâhı bayağı kişisel, zaten bir o kadar toplumsal. Kendisini Kuzey Carolinalı bir inek öğrenci diye tanımlıyor. Derslerine kendini bu kadar adamış bir öğrenci, koca duvarlarla karşılaşıyor. Bırakalım lezbiyenliği işleyecek bir akademik kurumsallığı; feminizmin doğru düzgün binaları, kürsüleri ‘70'lerde karşısına çıkmamış. O da o yüzden bunu emek emek örenlerden biri olmuş. Dolayısıyla kürsülerin oluşturulması; bu meselelerin konferanslarla, seminerlerle, yazılarla anlatılması, işlenmesi çok önemli. Ama Rubin, kitabın en başından en sonuna sıçrayacak olursak, bir yandan da şunu diyor: Sakın bazı şeyleri ben başlatmışım gibi yapmayın. Ben de diyor, 1910’ların, ‘20'lerin cinsellik bilimcilerini açtım okudum. Benden önce İngiltere’de eşcinselliğin tarihi hakkında bir başyapıt kaleme almış Jeffrey Weeks vardı diyor. Bir sürü isim daha veriyor. Bu geçmişi unutturmayın diyor. Son bölümde –ki en olgun döneminde 65 yaşlarında yazdığı yazıda– özellikle kuir akademisyenlik veya aktivizm o kadar kaygan bir zemin ki yarın bunların hiçbiri yazılmamış gibi olabilir diye uyarıyor. Bu uyarı şu yönden önemli: Biri gelip sansürlediğinden değil, bizler biraz gevşeğiz diyor. Arşivlemeyi seksi değil falan diye kenara itiyoruz. Yaşanıyor, iyi anlamda patlamalar oluyor. Ama sonra doğru düzgün arşivlenmediği, kurumlaşmadığı için buharlaşabiliyor… Son bölümlerden birinde anlattığı sokak sokak, cıvıl cıvıl deri barlar, gay barlar, lezbiyenlerin mekânları, bugün hiçbirinden eser yok. Nerede bunların fotoğrafları, nerede kayıtları? Fetişleştirmek için değil, duvarlarımıza asalım onlara bakalım değil; onları çalışmak, bir sonraki kuşağa bunlar yaşandı, bunların tohumları burada diyebilmek içindir. Tekrar oluvermesi için bunlar güçlendiricidir, harekete geçiricidir; katalizördür. Gayle Rubin bunları araştırıp savlarını ortaya koyarken karşısında duvarlar buldu ve bunları aştı. Bu süreçte bir baktı ki sadece devlet baskısı yokmuş, bir de kurumsal gevşeklik ve unutkanlık varmış. Onun çalışmalarıyla ilişkilenmesini baştan sona bu şekilde anlatabilirim. Kendisi çok çalışkan, azimli ve cesur. Tezlerinden dolayı kaç kere mahkemelere çıktı. Ama bir yandan da hem devleti, ABD ve Kanada’yı eleştiriyor hem de camia için de tatlı uyarılar yapmaktan da çekinmiyor.

- Evet, ben de tam bunu sormak istiyordum. Rubin’in, normatifliği her cephede aşmaya, eleştirmeye yönelik büyük bir azmi var. Bunu okurken hissediyorsunuz. Sadece devlet baskısını değil; Marksizmi, feminizmi vefalı duruşuyla, büsbütün inkâr etmeden ama her şeyin anahtarı olmadığını kabul ederek eleştiriyor. Marksizmin açtığı kilitler var; feminizmin açtığı kilitler var. Onları kullanışlı alanlarıyla bir cepte tutarak geliştirmeye çalışıyor. Bu yüzden de duvarlara çarpıyor. Ama bu tarihsel sürekliliği ve bağı kurmasında altını çizdiği bir nokta daha var ki bence bu, Türkiye'de çok önemli bir eksiklik: Kütüphanecilik. Hatırlıyorsundur kütüphanecilere tuttukları arşiv için teşekkür ediyor. Bizde bu zayıf. Geçmişle bağı kurabilecek, iyi sınıflandırılmış, derinlikli kitapları barındıran kütüphane geleneğinin zayıf olması beni Türkiye'de en çok acıtan durumlardan biri olmuştur. Kitap bulmak, geçmişle bağını kurmak, dağınıklığın içinden çıkmak çok yorucu olabiliyor. Rubin, bir yandan toplumsal hareketlerden, kendi kişisel deneyiminden, yazılmamışlardan antropolojik bir duruşla çok besleniyor; bir yandan da kurumsal alanlardan da çok besleniyor.

– Anlattığı bir Labadie Koleksiyonu var. Aslında bu Labadie Koleksiyonu’na erişmek için akla karayı seçtiğini anlatarak 1970’lerin kütüphaneciliğini eleştiriyor. Çünkü işte o dönem ABD'de de belli ki ayıp mayıp diye sadece özel istekle açılan bir koleksiyonmuş. Niye ayıp mayıp denmiş ya da çok akademik bulunmamış o zaman? Kitabın başlarında Rubin daha önce lezbiyenliği çalışmak, erkek eşcinselleri çalışmak kariyer intiharı gibiydi diyor. Sonundaysa artık bunları yavaş yavaş aşmaktayız diyor. Mesela 1900'lerin başındaki Paris’te yazılmış kadın kadına aşk romanlarını, şiirlerini okumak isteyenler kilitli kapıları özel istekle açtırıp bu arşivleri okuyabiliyormuş. O dönemi bu yönüyle eleştiriyor ama arkasından da kütüphanecilere teşekkür ediyor çünkü bazen de hasbelkader insanlar ona “biz senin ne çalışmak istediğini anladık, sana yardımcı olalım” deyip normal kataloglarda çıkmayan, ama aslında kataloglanmış bazı yayınları gösteriyorlarmış.

Kataloglamanın da ne kadar politik olduğunu görüyoruz. Burada da benzer bir durum var; kataloglamanın aslında akademisyenler ve araştırmacılar için çok yönlendirici olduğunu düşünmüşümdür. Gizli bir sansür, derin devlet gibi bir yönü var. Rubin’in keşfetme azmiyle, bu arşivdeki hafızadan yararlanması da önemli. Buradan feminizm eleştirisine geri dönmek istiyorum. Rubin’in feminizme ve hatta feminizmlere yönelik eleştirilerini senden dinleyebilir miyiz?

– İki çığır açıcı makalesi var Rubin'in: “Kadın Ticareti” (1975) ve “Seksi Düşünmek” (1982, 1984). “Kadın Ticareti” makalesini Emma Goldman'ın “Kadın Ticareti”[1] makalesinden esin alarak adlandırmış. Ancak doğrudan seks işçiliği işleyen bir makale değil Rubin’inki. Her iki makalesinde de Marksizm ve feminizme, evet, belli saygı duruşu var; bunları tamamen yadsımıyor ama bunlara eleştiriler getiriyor ve feminizmin daha da feminizmler olmasına yol açıyor. “Kadın Ticareti” makalesi 1975’te yayınlanmış bir makale. O dönemde mesela performativite kavramı yok. LGBT teorisinde veya feminizmde performativiteyi Judith Butler geliştiriyor. Ama geliştirirken Judith Butler (kitabın içindeki Butler-Rubin söyleşisinde de yer aldığı üzere) Rubin’den esinleniyor. Üçüncü dalga feminizme giden başlıca yollardan birini konuşuyoruz şu an. Kanaatimce şu cümleler çok önemli: “Biz sadece kadın olarak bastırılmıyoruz; kadın (veya duruma göre erkek) olmak zorunda kalarak [da] bastırılıyoruz. Şahsen hissettiğim, feminist hareketin kadına yönelik baskıları sonlandırmaktan daha fazlasını hayal etmesi gerektiğidir. [Feminist hareket] Zorunlu cinselliklerin ve cinsiyet rollerinin ortadan kaldırılmasını hayal etmelidir.” Zorunluluk gibi hissedişlerin ve bu zorunluluğun sevk ettiği yapılagelişlerin eleştirisi (olagelişlerin değil de özellikle yapılagelişlerinin eleştirisi) sayesinde yapa yapa bu rollerin toplumsal cinsiyet biçiminde kemikleştiği varsayımı netlik kazandı. Bunun üzerine, yapmaya yapmaya veya aksini yaparak veya içinden anlık nasıl geliyorsa öyle yaparak akışkan cinselliklerin, akışkan cinsiyetlerin görünürlük kazanabileceği işte böyle kuramsallaştırılmış oldu. Performativite terimini Butler toplumsal cinsiyet bağlamında ortaya attı, ama Rubin'in az önce alıntıladığım cümlelerinden ve makalenin tamamındaki seks hiyerarşisi eleştirisinden esinlendiği sır değil. Feminizmin üçüncü dalgaya evrilişi sadece buradan gelmiyor, eşzamanlı başka teorisyenler de var tabii.

Peki antropoloji veya daha net ifadeyle saha çalışması feminizm eleştirisinde nerede duruyor sence?

Saha, teoriye kolay kolay uymaz; teori sahadan gelir. Akışkanlık zaten var. Nasıl ki kâğıda veya fotoğraf filmine dökülmüş her yaşam bir natürmortsa, bu yaşamın içerisindeki cinselliklerin ve cinsiyetlerin deneyimlenişi de kutucukların, kural ve yasakların hepsine birer çentik açar. Çizginin dışında ve daha renklidir sahada bulunabilen emsaller. Her şey sonradan yazıya dökülür diyelim, olduktan sonra. Kimin lafıydı hatırlamıyorum, akademinin taze cenaze kaldırma servisi olduğu söylenir. Olay yakın geçmişte bile olsa, olup bittikten veya durulduktan sonra kâğıda dökülmesi, belki çevrilmesi, hakem incelemesi, revizyonu derken yayımlanması eninde sonunda olaydan altı ayla iki yıl sonra olur. Rubin'in gözlemlerinin de özellikle bell hooks'la (ikisi tanışıyorlar mı bilmiyorum ama) kurulabilecek bir bağı var. bell hooks, erkekler de feminizme çağrılmalı, erkeklerin de bir kısmı feminist olabilir diyerek ‘90'ların sonuna göre radikal bir çıkış yapıyor. hooks burada biz kadın-erkek ikiliği üstünden yürümeyi bırakmalıyız; biz doğrudan ataerkilliği, onun her yerdeki sirayetleriyle uğraşmalıyız demek istiyor. bell hooks'un tanıdığı başlıca ataerkillerden biri kimi zamanki tavır ve tasarruflarıyla annesi! Ataerkillik kadınların içinde de yaşıyor olabilir, kadınlar arası davranışlarda da baş gösterebilir. Bunun bugünkü güncel tartışması, trans dışlayıcı feminizm (TERF) ve bu ayrımcılığın gündelik yaşamımıza yansımaları… Kimi natrans kadınlar feminizm adı altında trans kadınları ayan beyan ataerkil tutum ve davranışlarla dışlayabiliyor.

Gayle Rubin, cinsiyet dışında cinsel tahakkümle ilgili de feminizmin yetersizliğini öngördü. Cinsel tahakküme dair radikal kuramın feminizmle arasındaki bağın geliştirilmesi gerektiğini öne sürdü. Bu, kitaptaki “Seksi Düşünmek” makalesinin önemli çıktısıdır. Feminizm toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini eleştirmek için geldi ama erotik tabakalaşmalara ve türleşmelere az ışık tutabiliyordu; yetmiyordu. Rubin bunun ayırdına muhtemelen saha çalışmalarında vardı. Erotik tabakalaşma ne demek? Evet, kadın doğarak veya kadın oluşlarımızla bastırılıyoruz. Ama bir de kadınlığın alt kırılımları, alt başlıkları var: lezbiyen kadın, fetişist kadın gibi… Mesela biri 18, biri 60 yaşındaki kadınların arasındaki ilişki. O güne kadarki feminizmler bunları kapsamaya yetmiyordu. Bütün bu erotik arzuların, nesne seçimlerinin, fantezi çeşitlenmelerinin gelişmesini sahada da gördükçe, Marksizm nasıl ki başüstü edilmeli ama geliştirilmeliyse, feminizm de başüstü edilmeli ama bu çağın kimliklerine ve özgürleşimlerine de hitap edebilecek biçimde yeniden işlenmeli. Böyle böyle 1990’ların ortalarına gelindi ve bu gözlemler, bu okumalar üçüncü dalga feminizme kapı araladı.

Kitaptaki bazı makaleler oldukça üzerine çalışılmış saha notları gibi, çok ayrıntılı tasvirler var. Bir yandan Foucault'la da aynı masada oturuyor.

–  Evet, tanışıklığı var.

Tanışıklığı var. Paris'e gidiyor. Bir süre kütüphanede çalışıyor. Kuram var, ama sadece kuramdan oluşmuyor. Üniversitedeki hocalarının zorlamasıyla saha çalışması yapmaya başlıyor ve sonrasında hayatında nesne-özne ikiliği yokmuş gibi… Aktivist ama oraya dair deneyimlerini, başkalarınınkileri de dahil ederek kuramları eleştiren bir yönü varmış gibi hissettim. Rubin'in yaşamını; tanıştıklarını, başka insanları da dahil eden katılımcı gözlemin ötesinde kendi katılımını gözlemlediği bir bakış, yöntem diyebiliriz. Buna katılır mısın

Şunu demeye cüret etmeli miyim bilmiyorum, çünkü o dönemki birçok yazıyı okumamışımdır, ama Rubin fazlasıyla kişiselden yola çıkıyor. Belki de dönemine göre –“belki”yi vurguluyorum, emin değilim– editörlerin, profesörlerin “bunlar akademik değil ki ya” diye yazdığı kâğıtları masadan aşağı atma riskini göze almış gibi. Çünkü, ne bileyim, bir makale yazıyor ve seçkilerde yer alıyor; belki bu çalışmaları en başta bir seçki içerisinde yayımlansın diye de yapmıyor. Çünkü mesela 1982 Barnard Konferansı'nda sunmak üzere (sonradan “Seksi Düşünmek” makalesinin içerisinde basılan) Seks Hiyerarşisi çizimlerini yapıyor, o makale iki yıl sonra basılıyor. Aktivizmle bayağı içli dışlı, ama senin dediğin gibi bir de kişisel bağlantılar ve kendi kişiselliği hiç geri planda kalmıyor. O dönem akademinin kişisel içgörülere karşı ne kadar katı olduğuyla ilişkili kesin bir bilgim olmamakla beraber, mesela, “bir kere lezbiyen olarak açıldım” diye yazıyor. Herkes bunu bir makaleye bu şekilde yazmaz. “Ben lezbiyen olarak açıldım” diye yazarak teorisine giriyor. Sonra birkaç yıl sonra “lezbiyen bir sadomazoşist olarak açıldım” yazıyor ve yine teorisini buradan devam ettiriyor. Açılması, toplumsal zeminde açık yaşamaya başlaması önemli bir eşiktir herkesin hayatında, ancak burada önemli olan hem lezbiyen hem sadomazoşist bir akademisyen olması. Açılması bu varoluşları toplumsala yaymakta ve toplumsal tecrübelerle kendi beynindeki bazı kapıları açmakta iş görüyor, hepsi bu.

Sonra dönüp dolaşıp “The Catacombs” (1990, 1991) makalesinde de Steve’in fantezi zindanını anlatıyor. Zindan, o dönemde erkek eşcinseller için –kendi tabiriyle– çölde vaha. Orada gördüklerini çok güzel not etmiş: saat 10'da kapı açılıyor ama 11'den sonra kimse alınmıyor. Bunun ne önemi var da denebilir. Ama şöyle bir önemi var: Sonra ayinselleşme var. Bu dinsel ayinselleşme değil, özellikle bir yoldan çıkma anlamında sapıklık değil. Çünkü daha sonra tam odaklanarak bir fantezi yaşanacak orada, 11'den sonra dikkatler dağılmasın, 11’e kadar tanışanlar tanışsın, kolileşenler kolileşsin, herkes bir şekilde partnerlerini bulsun… Bunu vurgulamak için kapı kapanış saatini söylüyor, bunu gözlemlemiş ve bize aktarıyor. Konunun bağlamını yakalayabiliyoruz. Karşılıklı rızalar dahilinde yapacağınız fanteziler için ek ödeme yok, bir partner ve cinsel zevk çizgisi tutturduysanız zindanı kullanabiliyorsunuz. Rubin bunları anlatıyor bize. Dünyada böyle mekânlar şu anda da var: fetiş barlar, zindanlar (karşılıklı rızaya dayalı işkence odaları), deri barlar vs… Ve bu mekânsallıkların anlatılmasının, kaydının tutulmasının önemi, ancak bu mekânların tamamı dünyadan silinirse tam idrak edilebilir.

Biraz çeviriye gelmek istiyorum. Çeviri yönteminden söz edebilir misin, nasıl çalışıyorsun? Hatta yaptığın işe “çalışma” diyor musun?

Ben de kişisel gireyim o zaman cevaba. Mesela annem beni bilgisayar başında gördüğünde ona işim olduğunu söylüyor, çeviri kelimesini kullanıyordum bir şekilde. Ofisteyim ya da iş hayatı gibi kullanmıyordum ama çeviriye devam etmem lazım, zaman daralıyor gibisinden. Yine onun bir iş yönünü vurgulayan bir yerden bu işleri yapıyordum. Sen de sağ ol; mekân sağladın bana. Çevirimin bir kısmını burada, Sultanahmet’te yaptım. Hem alan hem de zaman olarak serbestisi olan bir iş bu. Dolayısıyla istediğiniz mekânda çevirinizi sürdürebilirsiniz. Bazen editör, bazen çevirmen son tarihleri esnetebiliyor. Dolayısıyla hem zaman hem mekân olarak esnekliği olan ve sonunda çok güzel meyveler veren bir iş olarak görüyorum. Dediğim gibi aktivist yönünü çok seviyorum. Bu yüzden yapıyorum, yaptım. Soruyu belki böyle başka şekillerde çeşitlendirebiliriz.

Mesela gece mi çalışırsın, gündüz mü çalışırsın, günde kaç saat çalışırsın? Ve aplikasyon kullanır mısın?

Evet evet, çok güzel detaylar. Adım gibi gececiyim, daha çok gece odaklanıyorum. Gecenin o sessizliğini, huzurunu çok seviyorum. Daha çok benim tezimi de yazdığım, hatta en geri gideyim, üniversiteye, liseye hazırlanırken test de çözeceksem hepsinde genelde saat 11-12'den sabah 4-5'e kadar odaklanabiliyorum. Sarkıtırsam sabahın ilk ışıklarına da kalıyorum bazen ama daha çok bu saatlerde güzel ilerleme kaydediyorum çalışmalarımda. Genelde kendim evdeyken, saat serbestisi bendeyken de olsa her zaman part-time çalışmayı severim. Günde maksimum 3 ila 5 saat çalışırım. Böyle tercih ederim. Çeviri yaparken hangi uygulamaları kullandığımla ilgili soruna da şöyle yanıt vereyim: Word sağ olsun. Hani tezimi yazarken de, çevirileri yaparken de o ileri derece, ileri düzey uygulamalarla pek yıldızım barışmadı. O yüzden salt Word ve benzerlerini kullandım.

Daha çok zanaatsal usullerle çevirdin, tamamen eski usul diyebileceğimiz.

Eski usul Microsoft Word ve Firefox. Firefox'u açıp çeşitli sözlüklere oradan ulaşıyordum: İngilizcedeki, Türkçedeki etimoloji sözlüklerinden tutun da psikanaliz sözlüğüne, Kubbealtı Sözlüğü’ne, İslâmi sözlüklere kadar bir sürü sözlüğü Firefox üzerinden internetten açıyordum. Yeri gelince Ekşi Sözlük, yeri gelince Wikipedia. Hepsine sadece Firefox üzerinden erişiyordum.

Ben kitap olarak ikinci çevirini okuyorum. Çeviri dilini biraz değişmiş buldum.

Öyle mi? İlk kitabı iki kişi çevirmiştik; ondan olabilir mi acaba?

Bilmiyorum. Çevirmeni çok duyduğumuz bir metin olmuş. Hatta Etin Cinsel Politikası’nı tekrar açıp baktım, çevirmeni orada da o kadar duyuyor muyduk diye.

Benim sesimi de mi duyuyorsunuz Rubin’in satırları arasında?

Evet, sesini de çok duyduğumuz, özellikle dipnotlarla çok zenginleştirdiğin bir metin olmuş. Ayrıca çok daha cesur buldum çeviriyi, hatta bir yerde “çevirme cesareti” diyorsun (s. 330). Nâzım Hikmet'in sözünü kullanıyorsun, orada çevirmenin çevirme cesaretini Türkçedeki bir duyguyla, büsbütün bambaşka bir çeviriyle karşılıyorsun.

Mao Zedong'un sözünü Nâzım’ın dizesiyle karşıladım. En azından kuşak kardeşi bu iki isim.

Evet, sen kendi çeviri deneyimine nasıl bakıyorsun? Şiir çevirileri de var içinde.

Of, ne kadar zordu onlar benim için.

Hâkim kullanımın dışına çıktığın, hâkim sözcükleri kırdığın fidelity mesela. Kendi çeviri deneyimine nasıl bakıyorsun?

Açıkçası çeviri ilmiyle ilgili iki ilkeye inanıyorum. Bir tanesi yazarın personasına sadık kalmak, saygı duymak. Dolayısıyla Carol Adams mesela dindar tonunu kitabının sonuna doğru iyice vurguluyor. O personayı metinden dışarı atarak olmaz. Carol Adams –örneğin– reformist bir dindar, reformist bir Hıristiyan, feminist, vegan bir Hıristiyan. O personanın dışına çok taşamazdık. Orada onun personasına saygı duymak gerekli. Gayle Rubin'in –dindar mı değil mi bilmiyorum ama– en azından kitabında öyle bir vurgu yok. O yüzden persona diyorum. Person demiyorum, kişiliği değil de kitapta bizim karşımıza çıkan personalarının dışına çok taşmamaya özen gösteriyorum. İkincisi de bir çevirmenin İngilizceden Türkçeye çeviriyorsa en iyi bilmesi gereken dil tabii ki İngilizce değildir, Türkçedir. Ben buna inanıyorum. Fransızcadan çeviriyorsa, yine Türkçedir. Hedeflenen dil çok daha önemli. Çevirmen tabii ki anlayacak Fransızcayı, İngilizceyi; ama bunları diğer dile alışı daha önemli. Bu dili doğru düzgün anlamayan biri bu kitapları buraya doğru düzgün aktaramaz. Mesela ne kitap ismi ne de çevirmen ismi vermeyeceğim için kimse kırılmaz. “It is a boy”. Çocuğu havaya kaldırırdı ebe. “Aaa erkek doğdu” veya “oğlunuz oldu” derdi eskiden. Bunu bir çevirmen, geçenlerde okuduğum bir kitapta, “O bir erkek” diye Türkçeleştirmiş. Dilbilgisi olarak doğru: O bir erkek. Ama biz öyle demiyoruz ona, ebe de öyle demiyor… Birebir çevirinin böyle sorunları var. İşte Türkçeyi iyi yakalayamazsak “it's a boy”, “o bir erkek” diye çevrilir. Bu dili bilmek çok önemli. Benim çeviriden anladığım, ilke olarak benimsediğim personalara saygı duymak ve hedeflenen dili (yani buradaki bağlamda Türkçeyi) çok iyi bilip o dilde güzel söyleyebilmektir.

Peki, benim çeviri tonumun değişmesi neden acaba? Aradan geçen on yılla ilgili olabilir. Etin Cinsel Politikası 2012'de çevrildi, bu 2022'de çevrildi. Yazarlar farklı yazarlar, teoriler farklı teoriler. Belki onunla ilgili olabilir. Üçüncü olarak sen söyle, belki neyle ilgili olabilir?

Bilmiyorum. Bir yerde male-identified kısmında “Türkçeyi ekşitmek pahasına” erkek kimlikli cinsiyet kavramını iliştirmek gerekli diye yazmışsın. Sexual orientation'da da benzer: Cinsel yönelim yerine aykırı cinsel ilgi. Aykırılığı da pozitif bir şekilde kullanıyorsun. Mevcut oturmuş çevirilere de müdahale ettiğin ve kendi yorumunu kattığın bir çeviri olmuş. Kitabın adı için de aynısını söyleyebiliriz.

Hızlı hızlı açıklamaya çalışayım bu ince noktaları. Kitabın adına yayıneviyle birlikte karar verdik. Ben iki öneri sunmuştum. Biri Deviations’ı birebir çevirip Sapmalar adıyla çıkarabilirdik kitabı. İkinci ihtimal ise kitabın Cinsel Aykırılıklar adıyla piyasaya çıkmasıydı. Cinsel Aykırılıklar başlığının satışları artırma olasılığı gibi artı bir yanı var. Hafif sapıyorduk kelimenin gerçek anlamından ama kitabın meramını anlatıyordu. Gelgelelim, bunun eski bir yönü de var: Deviations –kitabın tüm içeriği göz önüne alındığında– sadece cinsel aykırılıklara işaret etmiyor, çünkü kitap aynı zamanda cinsiyet aykırılıklarını da anlatıyor. Kitabın adında, dolayısıyla, cinsiyet aykırılıkları hususunu okura iletememiş olduk. Bunu da eksi hanemize yazıyorum. İlla sapmalar demeyeceksek, aykırılıklar diyebilirdik ki bu da kelimesi kelimesine çeviri olurdu. Biz bu riski göze aldık. Kitabın özgün ismindeki bağlamdan çok uzaklaşmasak da cinsiyet aykırılıklarını kitabın adına yedirememiş olduk.

Diğer noktalara gelecek olursam… Dipnot biçiminde ufak cesaretler, editörden geçiyorsa veya diğer akademisyenler, diğer çevirmenler kitap çıktıktan sonra çok büyük bir fırtına koparmıyorsa tatlıdır.… Kitap kendini yaşatır, okurlar onu yaşatır. Diğer baskılarda da bazı şeyler düzeltilebilir. Nâzım Hikmet'in dizesi Mao Zedong'la ne alaka diye belki çığ gibi büyüyen bir eleştiri olursa –değişir demiyorum da– değerlendirmeye alınabilir. Bu teoriler, bu çeviriler karşılıklı diyalogla yaşıyor.

ACİ’ye geleyim, aykırı cinsel ilgi kavramına. Burada oturmuş çeviriyi beğenmedim de dışarı aldım diye bir şey yok. Ben bunu başka bir röportajda da açıkladım, burada da açıklayayım. Orada çok ilginç bir nüans var. O satırlarda Gayle Rubin, arkadaşımın cinsel yönelimi yüzünden gözaltına alındı, medyada taşlandı derken şunu kastediyor: Arkadaşım, fantezi odası kurmuş. Bir sevgilisiyle kendi özel mülkündeki fantezi odasında deri fantezisi ve sadomazo fantezisi yaşıyormuş. Burada partnerinin yanında kalp krizi geçirmiş. Medya hemen “sadomazoşist ayinde ölüm” diye başlık atmış. Buna karşılık Rubin de “arkadaşım sexual orientation’ı yüzünden medyada hedef tahtası haline getirildi” diyor. Şimdi sadomazoşizme cinsel yönelim derseniz, cinsel yönelimin Türkçedeki ve İngilizcedeki ana kavramının dışına çıkmış olursunuz. İngilizcede demek ki bir kavram eksikliği var. Çünkü İngilizcede sexual orientation’ın anlamına bakıldığında biseksüel, aseksüel, düzcinsel, eşcinsel diye sıralanır. Burada sadomazoşizm sayılmaz. Rubin burada kavramı İngilizcedeki, Türkçedeki saydıklarımın dışına çıkan bir şekilde kullanıyor. Bu sözlüklerin dışına çıkan kullanımı ve sadomazoşizmin Türkçe akademide henüz oturmamış olması ile birlikte benim de içime en azından Türkçe diline yeni bir kavram kazandırabileceğimle ilgili bir cesaret doğdu. Bu cesaret nereden geliyor gibi bir soru gelirse… Kink hakkında böyle bir kitabın Türkçede pek var olmayışı, çeviri anlamında otörlerden biri oluşum bana cesaret veriyor olabilir. Kendi şahsi tecrübelerim, kendi cinsiyet kimliğim ve cinsel kimliklerim, toplumsal cinsiyet konusunda naçizane çalışmışlığım veya bu yönde bir miktar aktivist girişimlerim… bunların hepsi bana güç veriyor. Buralardan cesaret alarak Türkçeye yeni bir kavram önerdim. Türkiye'deki BDSM camiası veya Türkiye'deki fetişistlerin hepsiyle tabii ki tanışmadım ama benim bugüne kadar gördüğüm onlar sadomazoşizme, alt ve üst biçimindeki rol bölüşümüne cinsel yönelim demiyorlar, oryantasyon diyorlar. Onlar da bu konunun yönelimden başka bir şey olduğunun farkındalar. Konuyu yerelleştirelim: İstanbul'da bir gey ile tanışıyorsunuz, “yönelimim eşcinsel” diyebiliyor. Aynı İstanbul'da bir mazoşistle tanışıyorsunuz, o ise “Peki senin oryantasyonun mazoşizm mi sadizm mi?” diye sorabiliyor. Bu camia dolayısıyla ayrımın farkında. Nasıl ki saha bize yol gösteriyor diye başladık… Ayrımın farkında olunduğu için birinde Türkçesini kullanıyoruz, birinde İngilizcesini kullanıyoruz. Ama aslında bunlar eş kelimeler; biri İngilizceden, biri Türkçeden geliyor. S/M’ye yönelim dediğimizde kafalar karıştığı için LGBT camia cinsel yönelim diyebiliyor rahatlıkla, BDSM camia ise oryantasyon demek durumunda kalıyor. Yönelimin İngilizcesini kullanarak demek istediğini kendince pekiştiriyor. Rubin bununla ilgili herhangi bir dipnot düşmemiş ve ikisine de oryantasyon demiş. Biz hemen İngilizceden bir şeyler almaya meyilli bir topluluğuz, buradaki akademisyenler de bu zamanda İngilizceden birçok kelime ödünç alıyor. Ben de oradaki ayrımı o zaman bir şey önererek temize çekelim diye ufak bir cesaret örneği sergiledim.

Aslında çevirmenin çevirdiğiyle bağı, hatta belki onun öznesi olması veya öznesi olanlarla tanışması çeviriyi oldukça güçlendiriyor. Çevirinin niteliğini, zenginleşmesini, kelime dağarcığımızın da zenginleşmesini sağlayan bir yönü var. Öyle hissediyorum. O yüzden ben çeviri dilinin değişmiş olduğunu, daha cesur derken senin buradaki bağı başka türlü kurduğunu söylüyorum.

Daha mı sıkı sıkıya tutmuşum gibi mi?

Daha cesur, bağını daha belirginleştirmiş ve çeviriyi zenginleştirmiş. Mesela şöyle diyebilirdin: “Türkiye’de bu topluluk orientation diyor. Ben de o yüzden içerikte bir şekilde orientation şeklinde bırakıyorum”. Bunu yapabilirdin ama sen aslında orada bir duruş geliştirerek, bakın bunu böyle diyebiliriz, aykırılığa da pozitif bir anlam, daha olumlu bir anlam yükleyerek böyle de denebilir diyerek okuyucuyla konuşuyorsun.

Bir de ilgi sözcüğü önemli orada. Oradaki oryantasyondan kasıt şudur: Kimileri cinsellikteki alt ve üst rollerini kink gibi, sekse renk katan bir fantezi olarak ele alır, kimisi içinse neredeyse doğuştan ölüme kadar süren, kurucu bir cinsel arzudur. Sekse renk katma değil de seksin olmazsa olmazı gibi düşündüğümüzde daha içten gelen, daha kamçılayan, daha geçmişten gelen oluşu öne çıkar. Sadomazoşizm cinsel yaşamın belirleyici ana unsuru olduğunda, onu cinsel arzu veya aykırı cinsel ilgi terimleriyle ifade etmek bana daha açıklayıcı geliyor. Öyle kink fanteziler vardır ki kimisi için korkunç ve iğrençtir; kimisi için yeri gelince denenebilir renklerdir. Bakın ne kadar farklı.

Ben bir de çevirmen merakı gördüm. Bazı yerlerde hatta dipnotlarla açmışsın. Bir anket paylaştığın bir yer var. Senin için bu kitap nasıl bir zemini açtı araştırma açısından?

Bunların hepsi devam eden diyaloglar, devam eden müzakereler. Onun için sanki Gayle Rubin, Gece Tezcan, yayınevlerimiz, hatta okurlar hepimiz aynı masada önümüzdeki kâğıtları birbirimizin önüne sürerek, birbirimize bir şeyler gösterip birbirimizden geri alıp okuyarak, öğrenerek devam ediyoruz gibi. Bu masayı paylaşmayı ve birlikte geliştirmeyi sürdürüyoruz gibi. O yüzden belli şeyleri okurun daha iyi anlaması, okurdan geri bildirimlerin gelmesini çok önemsiyorum. Bazı şeylerin teyidi için veya ufacık bile olsa muğlaklık kaldıysa onu açabilmek için bazen ben de kendim tekrar birtakım sözlük linkleri verdim, anket linkleri verdim, güncel kamuoyu araştırmalarının linklerini verdim. Sağ olsunlar, yayınevi de olur verdi. Evet, mücadele sürüyor, diyalog sürüyor, çünkü meseleler de sürüyor. Ben de metindeki dipnot numaracığının konduğu yerle bağını koparmadan ve yazarın koskoca emeğini perdelemeden sundum ekstra katkılarımı.

Bence güzel, hoş katkılar olmuş. Merak ettiğim bir konu daha var. Rubin bu kadar güçlü bir şekilde normatifliği kırma konusunda bir yetenek geliştirmiş ve bir sürü farklı kaynaklardan da beslenen biriyken hiç hayvan meselesine değinmemiş. Hayvan meselesiyle feminizmin bağını kurmamış. Bunu neye bağlıyorsun?

– Rubin, yaşamdan yola çıkıyor (özellikle ‘60'lardan ‘80'lere diyelim). O yaşantıların, o aykırı mekânların sonra sıradanlaşmasına akademik katkı sunmuş. Mekânlar aykırıydı; kapılarının, camlarının yüzü kartonlarla kaplıydı. Artık camlar daha şeffaflaştı ve bu camların şeffaflaşmasına akademi yardımcı oldu. Bakın, içeride canavarlar yok. İçeride yine birtakım sıradan insanlar, birtakım arzularını veya cinsiyetlerini ve onların yaşama sirayetlerini, yaşama tekabüllerini yaşıyorlar; pek korkmayın dercesine… Buna akademi yardımcı oldu. Gayle Rubin belki o dönemde vejetaryen topluluklarla –o zaman hayvan kurtuluş mücadelesinde vejetaryenlik çok daha yaygındı– denkleşmemiş olabilir, bu insanlar önüne çıkmamış olabilir. Ürkek bir lezbiyen olarak kapıları titreye titreye çaldım ve lezbiyen barlara giriş yaptım diyor. O ürkek, titreyen eller belki vejetaryen kafelerin kapısını tıklatmamış veya o dönem sesi gür çıkan hayvan hakları protestolarının dövizlerini tutmamıştır. Çünkü denk geldiğinde bu kadar mücadeleler arası köprü kurmaya yönelen biri muhakkak ucundan da olsa değinirdi. Hayvan özgürlüğü, veganizm gibi kavramlar ve bu alandaki teoriler de çok yeniydi… Ryder, türcülük terimini ‘70’lerde üretti; Hayvan Özgürleşmesi kitabını Peter Singer aynı şekilde ‘70'lerde yazdı. Bu insanların hepsi Rubin ile çağdaş, neredeyse aynı yıllarda doğmuş kişiler. Birbirlerinin teorileriyle tanışamadan bir akademik hayat geçirmiş olabilirler. Bu kesişim eksikliklerine bağlı olabilir. Bir de kimisi akademiyi, niş çalışmayı sever. Nasıl ki Marksizmi çokyönlü masaya yatırdığı halde güncel işçi hareketlerine değinmemişse cinsel yelpaze terimiyle feminizmi ileri taşımakla yetinip diğer mücadele alanlarını oraların gediklilerine bırakmak istemiş olabilir.

Evet, ama kuramsal olarak da sanki hiç ilham almamış gibi. Marksizmden ilham alıyor, ancak hayvan meselesine değinmemiş.

Son olarak bir cümle ekleyeyim. Yerleşik olanın, yerde olanın “üzerine koyarak ilerlemek” olgusunun terimini bulamadım şu an, basamakları bir bir çıkmak… Rubin yerbilimlerinden terimleri kendi alanına taşımayı seviyor: Bunlar birer kalıntıdır, fosildir; yok olmaz, gerekirse üstüne kum örtülür, taş örtülür ama yeraltından çıkarıldığında görülür ki o teoriler var. Üstüne koyarak gitmeyi sevdiği için dedim. Gerekirse kazı yapıp o teorileri yeniden keşfedip üzerine koyarak ilerlemeyi sevdiği için çalışmalarının bazen tarihi epey geriye giden referanslarını veriyor, ben aslında Magnus Hirschfeld, Havelock Ellis gibi kuramcılardan yola çıktım diyor. Hayvan kurtuluşunun kuramları ‘70-‘80'lerden sonra güçlü şekilde geldi. Özcesi, akademik mirasın niteliği bakımından hayvan çalışmaları Rubin’i öncelemiyor. Unutulsa da unutulmasa da miras devralıp üzerine arı gibi çalışmayı sevdiği için o mirasları önünde bulamaması da onu önlemiş olabilir. Son ihtimal bu.

Peki sen hayvan meselesiyle ilgili düşünen ve yazan, hatta duruşu olan birisisin. Cinsel Aykırılıklar kitabındaki yaklaşımlar, teoriler, kavramlar sadece hayvan meselesini teorize etmek açısından bir şeyler sunuyor mu?

Bayağı bir şey sunuyor. Önce çok zor bir soru olduğunu teslim edeyim. Yani pattadanak… Ne desem çok yüzeysel kalacak ama anahtarı yakaladım.

Bence bunu ileride geliştiririz.

Geliştiririz. Anahtarı havada yakaladım. O anahtarı kullanınca odanın içinden ne örümcek ağları ne küflü köşeler çıkacak bilmiyorum ama en azından attığın anahtarı havada yakaladım. Şöyle söyleyeyim, bari anahtarı sallayayım, parlaklığını göstermiş olayım. Ve orada kalayım. Çünkü çok derin bir soru. Şöyle, feminizmin dalga dalga ilerlemesi bir savrulma yahut önceki kuramları yok sayma değildi. Daha çok üzerine koyma biçimindeydi. Kadınlık yaşanırken bu çağda ya da kinklik yaşanırken, eşcinsellik yaşanırken –kitaba göre tek tek söylüyorum bu kavramları– bakıyoruz ki artık mevcut kuramlar yetmiyor. Bu noktada dalgalar devreye girdi feminizmde. Tabii ki bir de iç tartışmalardı ağırlıklarını hissettiren.

Şimdi hayvan mücadelesine doğru nasıl yansıyabilir bu? En çok da insan olmayan hayvanların eziyetlerine geliyoruz şu an konu olarak, hayvanlar olarak bize yaşatılanlar değiştikçe veya katmerlenip şiddet oranı iyice yükseldikçe –eski kuramlar her zaman başüstüdür ama– mevcut yaklaşımların yetersiz kaldığı noktalar olacak. İşte bu noktalarda bu kuramların açımlanması, eleştirilmesi ve tıpkı Rubin'in yaptığı gibi yeni dalgaların üzerine konması çok önem kazanacak. Bu çağı daha çok çağrıştıracak ve açıkçası daha çok heyecan verecek. Bazen seksiliğini yitirir. Evet, özellikle halka ve öğrencilere konuşurken kuramların seksiliği de önemlidir. Seksiliğini yitirdikçe mesela onların çağa uyarlanıp, çağdaki meselelerin üzerine “evet artık bu bize tercüman oluyor” dedirtmesi gerekir; ancak o zaman bir öğrenci o seksiliği görüp “işte bizi anlatıyor bu. Bu kitabı sıkılmadan okuyup ben de artık derste bunun sunumunu yapayım” der ki bu akademi için önemlidir. İlk önce sunumunu yaparsın, sonra tezini yazarsın, en son o konuda âlim olursun. Öğrencilikte böyle başlıyor genelde. O yüzden bu heyecanını yitirmemesi de çok önemli.

Bu bağlamda son olarak şunu söyleyeyim. Mesela 2013 yılında hayvan kurtuluşu Google taramalarında çok az yer alıyordu. Google Trends'e giriyor, hayvan hakları yazıyorduk ve trend hiç ışık vermiyordu. İnsanlar bunu internette Türkçe olarak doğru düzgün aratmamış. Hayvan özgürlüğü yazıyoruz, trend olarak karşımıza çıkmıyor; ama veganizme bir bakıyoruz, büyük çıkış! 2010’ların başından beri ucu gözüküyordu ki veganizm patlaması geliyordu. Google'da inanılmaz bir kelime alışverişine konu oluyordu veganlık: Twitter'da, forumlarda var, Ekşi Sözlük’te, Türkçe internet kaynaklarının bütününde öne çıkıyordu. Buradan şu eleştiriye gelmiştik ve bunu küçük bir tartışma topluluğu olarak “Rahatsız Veganlar Manifestosu” başlığıyla yazmıştık:[2] Veganlık iyi, güzel ama hayvan özgürlüğü kavramı gitgide arka plana atılırsa on yıl sonra vegan kek tarifleri her yerde elden ele dolaşacak ama diğer hayvanların kafeste oluşu konusu, tartışması keklerin tariflerinin yaygınlaşmasıyla fazla değişemeyecek. İnsanlar arası veganlık asla önemsiz demiyorum ama hayvanlar olarak hepimizin özsel haklarının –özgür kalma, dövülmeme, aşağılanmama gibi– tartışılmasının vegan kek tarifiyle küçük illiyeti var, hepsi değil. Ama hayvan hakları teorisini geliştirmemizin yolu; sahada hayvanların savunusu ya da hayvanlığımızla bastırılmamızın eleştirisi tek başına veganlıkla olmaz. İşte böyle bir ufuk açmak için hayvan hakları hareketine ikinci dalga çağrısı yapmıştık. Rubin'in çalışmaları –biraz dolaylı oldu ama– kavramları doğrudan reddetmeden üzerine koyarak ilerlemek için bize ilham veriyor.

Son olarak çevirmen duruşunu düşünerek, sence bu kitabın Türkçe okura ne katkısı olacak ve nasıl bir seyri olacak?

Kitap bir yandan ‘80’lerin, ‘90’ların ABD’si araştırmalarını içeriyor. Bu dönemde neler tartışıldığını görüyoruz. İlk bakışta biraz tarihsel veya nostaljik gibi gelebilir. Ama bir yandan da özellikle radikal meselelerin Türkiye politik topluluklarına geç sirayeti, politik mücadelelerin geç sirayetini de unutmayalım. Daha yeni (Ekim 2024) İstanbul Beyoğlu’ndaki bir BDSM oyun gecesine, bir Kinky Turkey etkinliğine polis “baskın” yaptı, insanları gözaltına aldı, bunlardan bazılarını sınırdışı etti, basit fantezi aletlerine bile el
koydu; duymuşsundur. Bu gelişmenin en hayret verici yönü, Rubin’in kitapta anlattığı devlet baskısı mekanizmalarının neredeyse tıpatıp
aynısının on yıllar sonra burada da insanların cinselliklerini özgürce yaşamamaları için devreye alınmasıdır. Bu kadar mı benzerlik olur! Sağcı politikacılar 20-30 yılda bir –özellikle ekonomik krizlerde, ta Emma Goldman zamanından beri– böyle mal bulmuş gibi üzerine atlayıp “ya ekonomik krize bir çözüm bulamadık ya da işte ekonomiyi biz mahvettik; bari ahlâkçı politikalardan, bari kültür savaşlarından gidelim ki kulp olsun. Yoksa isyanlar büyüyecek, bari öfkeyi kanalize edelim. O öfkeyi de aa kadınlara döndürelim, aa işte eşcinsellerin gözüne ışık tutalım” gibi fütursuz, umarsız düşüncelerle nefret politikalarını devreye alır. Türkiye'de de tekrar böylesi bir dönemden geçiyoruz. LGBT mücadelesi ve diğer cinsel özgürleşme mücadeleleri ne kadar uluslararasıysa tam karşısında duran –benim tabirimle– nefretçi tayfa da uluslararasılaştı. Erdoğan'dan Putin'e, Viktor Orbán'dan Trump'a kıta tanımaz biçimde uluslararası bir nefret koalisyonu oluştu. Açıkçası tek dertleri seçimde paçayı kurtarmak ve kendilerinden soğumuş seçmene “Vay sapıklar iktidarı mı almak istiyormuş? O zaman artık merhem olmasa da ben bu sağcıları yine seçeceğim” dedirtmek. Bu düzenek kısmen çalışıyor. Macaristan'da işe yarıyor, Türkiye'de işe yaradı, Amerika'da bir daha işe yarayıp yaramayacağını hızlıca göreceğiz birkaç ay içinde. İngiltere'de ise son seçimde işe yaramadı. Resmen meseleyi kaşıdıkça kaşıdı Rishi Sunak seçim öncesi. “Transları kadın tuvaletine almayacağım” gibi abuk subuk noktalardan dem vurup oy toplamanın yollarını aradı. Ama İngiliz seçmen dedi ki “Sen o tarafı bırak, başka dertlerimiz var bizim, sen bu tarafa bak.” Sunak’ı iptal ettiler orada mesela. Ama belli ülkelerde işe yarayabilen ve habire dirilmesiyle ünlü söylemsel bir düzenektir bu. O yüzden bu kitap, evet ‘70'lerin, ‘80'lerin teorileri ama günümüze ışık tutabiliyor. Dolayısıyla hem Türkiye'deki kuir yazın ve LGBT kuramları halen gelişme aşamasında olduğu için hem de politik iklim tekrar ahlâkçılığa, “kuşa bak” yöntemlerine tevessül ettiği için bu kitap günceldir. 2030'a kadar tekrar açıp bakabileceğimiz, yolumuzu bulabileceğimiz kilometre taşları içermektedir.


[1]Türkçesi: Anarşizm ve Diğer Makaleler, çev. H.Ö. Erden, Dorlion Yayınları, Ankara, 2023.

[2] “Rahatsız veganlar ‘Hayvan Özgürlüğü’ hareketini ikinci dalgaya çağırıyor”, Yeryüzüne Özgürlük Derneği, 5 Kasım 2013, https://yeryuzuneozgurluk.wordpress.com/2013/11/05/rahatsiz-veganlar/