Bad Bunny ve Tanınmanın Coşkusu
18 Şubat 2026 Çarşamba
Geçici bir süreliğine Brooklyn’in Bushwick semtinde yaşıyoruz. Burası uzun zamandır yaşadığımız Berlin-Kreuzberg gibi bir göçmen semti. Farklı olan göçmen nüfusunun kökeni ve yoğunluğu. Kreuzberg’deki Türkiyeli nüfusundan çok daha baskın bir Latin nüfusu var burda. Öyle ki ana dil İspanyolca. Bakkalda, marketle kasiyerle anlaşamamak rutin bir deneyim. Yolda belde karşılaştığın insanlarla konuşamamak da öyle. Yazın Berlin’den gelip burda yedi ay kalacağımız eve yerleştiğimiz günlerde mahalle tam bir festival havasındaydı. Önce gerçekten bir festival, bayram falan var sandık. Sonradan anladık ki mahallenin rutini bu. Evlerin önünde yakılan mangallar, yüksek sesli müzik, dans (buralarda blok partisi dedikleri), her yerde Ekvador, Dominik Cumhuriyeti, Porto Riko, Meksika bayrakları. Sanki görülmeyen, görünmez kılınan bir topluluk var gücüyle kendini göstermeye çalışıyordu bizim mahallede.
Travmanın İnsandışı Anlatısı: Clara Dupont-Monod’un Taşların Anlattığı Romanı Üzerine
16 Şubat 2026 Pazartesi
Clara Dupont-Monod, çağdaş Fransız edebiyatında özgün bir üslup ve yapı ustası olarak anılır. Romanlarında tarihsel anlatı ile içsel deneyimi, belgesel bir titizlik ve şiirsel yoğunlukla birleştiren bir sanatçı olarak konumlanır. Akademik formasyonu ve eleştirel arka planı, romanlarında açık bir “teori dili” biçiminde değil; anlatısal ve etik bir bilinç olarak belirir. Dupont, S’adapter'de (Taşların Anlattığı) içe dönük ama aynı ölçüde radikal bir deneyimi zorlamış görünüyor. Bu romanda, yazarın anlatı ekonomisini en uç noktaya kadar sadeleştirdiğini; dili, bakışı ve anlatıcıyı minimumda tutarak maksimum etik etki yaratmayı hedeflediğini görebiliyoruz.
Barış Yokuşu
15 Şubat 2026 Pazar
Görüldüğü kadarıyla Kürt hareketi, barış stratejisi doğrultusunda politik-örgütsel reorganizasyonla meşgul. Politik uzlaşma çabasının öncekilerden farklı olarak taktik değil stratejik düzeyde olması, meşguliyetin katalizörü. Farklı ülke deneyimleriyle kıyaslandığında Kürt hareketinin yapısal dönüşümünü kadro kaybı yaşamadan gerçekleştirmesi önemli bir avantaj. Varsayılan veya beklenen kopuşların olmaması, 1999 sonrasında alan açılan özgürlükçü sosyalizm arayışlarının olgunlaşmasıyla da ilgili. 27 Şubat açıklamasında belirtilen kanaatlere kaynaklık eden yaklaşımın evveliyatı uzunken esası sade: Kurumsallaşmalara imkan tanımaksızın geleneksel ikili karşıtlıklar üreterek ilerleyen sınıf savaşı tezlerini geride bırakarak düşmansız ilerleme ve kimseye düşman olmama anlayışı.
Yalom’un Vizöründen Aşka Bakmak
14 Şubat 2026 Cumartesi
Romantizm denen kavramın klişeden kitsch’e çok geniş bir ürün ve deneyim skalasında pazarlandığı bir tüketim çağı ritüeli olan 14 Şubat’ta, aşktan bahsetmeyi değil bahsetmemeyi seçmek anlamlı olabilir, sonuçta bir yılda 364 gün daha var bunun için. Ama, ne yana baksak kalp gördüğümüz böyle bir günde aşka dair bir şeyler düşünmemek o kadar kolay mı? Ve çeşit çeşit çiçek ve çikolata tasarımının arasında yürürken “bu, çikolata kutuları ve güller değil, daha pis bir şey” diyen bir şarkıyı hatırlamamak? Irvin Yalom, 1989 tarihli kitabına adını veren ‘Love’s Executioner’ (Aşkın Celladı) hikâyesine âşıklarla çalışmaktan hoşlanmadığını belirterek başlar ve şöyle der
Bir Söylemsel Biyografi Örneği Olarak Tanıl Bora’nın Demirel’i
10 Şubat 2026 Salı
Bu noktada “mesele etmemiz” gereken, sözün Demirel tarafından gerçekten söylenip söylenmediği de değildir. Günün birinde kenarda köşede kalmış bir gazete küpüründe, unutulmuş bir hatıratta ya da kaybolmuş bir televizyon kaydında bu sözün kaynağına rastlanırsa, bundan herhalde en çok Tanıl Bora memnun olacaktır. Esas “mesele etmemiz” gereken, Demirel’i az çok hatırlayan, yani onun 1950’lerden 2010’lara uzanan siyasal kariyerine tanıklık etmiş, farklı kuşaklardan insanların bu sözü ona yakıştırabilmesindedir. Çünkü Demirel, Türkiye’nin siyasi hafızasında esprili, pragmatik ve çoğu zaman düşündürücü ifadeleriyle yer etmiş bir şahsiyet olarak bilinir. Hatta onu daha iyi hatırlayanlar, iğneleyici karikatürlerin ve acımasız eleştirilerin de hedefinde olmuş olduğu ve bu eleştirileri kimi zaman “mesele etmeyen,” kimi zamansa onlara kendine özgü mizahi ve alaycı üslubuyla karşılık veren bir siyasal figür olduğunu bilir. Bu anlamda, Bora’nın Demirel’i Türkiye’nin kamusal hafızada yerleşik, özgün ve süreklilik taşıyan bir “Demirel söylemi” (veya Bora’nın tabiri ile “Demirel’in ‘kelamı’, sözcesi”) olarak adlandırabilecek bir olguyu analiz eder.
Canavarlar Çağında Suriye ve Kürtler
9 Şubat 2026 Pazartesi
Bu noktada temel bir gerilim ortaya çıkıyor: Rojava’daki Kürt yönetimi siyasal tanınmayı, demokratik ve eşitlikçi değerleri temsil ettiği için mi elde etti; yoksa askerî direnişi Batı’nın güvenlik öncelikleriyle örtüştüğü için mi? Kürt güçleri IŞİD’e karşı belirleyici bir rol oynamamış olsaydı, laik yönetişim, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik sürdürülebilirlik ve katılımcı demokrasi gibi “çağdaş Batılı değerler” iddiasının benzer bir uluslararası görünürlük, olumlama ve takdir sağlayıp sağlayamayacağı belirsizdi. Kanaatimce Batı’daki mevcut teveccüh, önceliklerin acil güvenlik çıkarlarıyla kesiştiğini; bu çıkarlar zayıfladığında ise siyasal desteği sürdürme iradesinin de gerilediğini gösteriyor.
Kurgu ve Gerçeklik Arasında Heated Rivalry
6 Şubat 2026 Cuma
Meşhur sözde dendiği gibi, hiçbir spor karşılaşması yalnızca oynandığı spor değildir; yine de naif ve romantik bir izleyici olsanız, günün sonunda o mücadeleyi zihninizde defalarca yeniden yazsanız bile değişmeyen bir şey vardır. Aksinin mümkün olduğuna dair sayısız tartışma yürütülebilir, hakem kararları konuşulur, kader anlatıları kurulur; ama maç bittiğinde skor tabelası yalan söylemez, kronometre taraf tutmaz, performans ölçülebilir, kazanan bellidir ama iyi bir sporsever için galip gelenin ne olduğu ise her zaman tartışmaya açık, öyle değil mi? Erkek futbolu dışında herhangi bir spora gönül verdiyseniz -biliyorsunuz o da yalnızca asla sadece futbol değil- konuşmalarınıza “rağmen” i sıklıkla dahil etmişsinizdir. Bir sporcuyla bağ kurduğunuz anlar “insan olduğunu” hatırlattığı zamanlar olur.
Kuraklık: Bir Sonraki Pandemi  - İklim, Su ve Geciken Siyasetin Ortak Krizi
4 Şubat 2026 Çarşamba
Ankara, kuraklığın “geleceğe ait” bir risk olmadığını gösteren çarpıcı bir kentsel laboratuvar. Son elli yılın sıcaklık ve yağış verileri, kentin 1990’lardan itibaren belirgin bir ısınma ve kuraklaşma eğilimine girdiğini ortaya koyuyor. Özellikle 2000 sonrası dönemde sıcaklık anomalileri kalıcı hale gelirken, yağış miktarından çok yağışın zamanlaması ve mekânsal dağılımı bozuluyor. Bu iklimsel baskı, hızlı nüfus artışı, geçirimsiz yüzeylerin çoğalması ve yeraltı suyu beslenmesini kesen kentsel altyapı tercihleriyle birleştiğinde, Ankara’yı yüksek bir kırılganlık eşiğine taşıyor. Meteorolojik kayıtlar, kentte sel, sıcak dalgası ve kuraklık gibi afetlerin sıklığının arttığını gösteriyor. Kuraklık burada yalnızca bir doğa olayı değil; kentleşme biçimi ve yönetim tercihlerinin iç içe geçerek derinleştirdiği yapısal bir risk olarak karşımıza çıkıyor.
Poggioli’de Avangard: Hareket, Kopuş ve Dil
1 Şubat 2026 Pazar
Renato Poggioli, Avangard Sanat Teorisi adlı eserinde avangardı bir üslup, teknik ya da biçim birikimi olmaktan ziyade, tutum biçimi olarak ele alır. Avangard onun için, modernitenin krizlerine verilen estetik bir yanıt mıdır, dünyaya karşı geliştirilen etik bir duruş mudur, bunun cevabını çalışmasında bizimle paylaşmaktadır. Merkezinde “eylemcilik”in (activism) yer aldığını anladığımız ve başından beri bir duruş olarak bize sunulan avangardda sanatçı, üretimini sessiz ve içe dönük bir faaliyet olarak göstermez. Poggioli’ye göre o, ürettiği her ne ise zamana ve mevcut düzene yönelik bir müdahale içindedir. Manifestolar, polemikler ve provokatif yaklaşımlar, bu “eylemci” yönelimin görünür şekilleridir. Poggioli için “hareket”in ilerleme düşüncesinin doğal bir sonucu olmasından çok mevcut duruma katlanamamanın ifadesi olarak ortaya çıktığını, bundan mütevellit sanatçının ilerlemek istemesinin ötesinde bulunduğu yerde kalamadığı fikriyle “hareket” ettiğini kavrarız.
Yalnız "Dişi"lerin İdrak Edebileceği Bir Hikâye: Aslı Tohumcu’nun Öylesine Bir Sevgili Romanı Üzerine
30 Ocak 2026 Cuma
Aslı Tohumcu’ nun Öylesine Bir Sevgili adlı romanının hikâyesi, kendini“ Öylesine bir sevgiliyim ben. Böyle seslen bana sen de lütfen. Öylesine bir sevgili…” cümleleriyle duyurur okuruna. Bu seslenişten, metnin kendi içinde bir vasiyet tonu taşıdığı duygusuna kapılıyoruz ilkin. “öylesine” diye küçültülen ama aslında bütün bir hayatı devreden bir teslimiyet bu. İsimden feragat, benliğin tek anlatı altında erimesi, sevgiyi mülkiyet değil emanet olarak kuruyor. Bu başlangıçta sevgi, edilgen bir vazgeçiş ya da sessiz bir feragat olarak değil; bilinçli bir yer açma ve yük devretme hamlesi olarak kurulur. Anlatıcı, kulübe, yetenek ve isim gibi imgeler aracılığıyla yalnızca sahip olduklarını değil, bir ilişki içinde nasıl var olunacağını da karşı tarafa bırakır.
Victor Wallis'le söyleşi - "Kapitalizm Varoldukça Devrim Gündemde Kalacaktır"
27 Ocak 2026 Salı
Sınıf mücadelesinin önemini ekolojik mücadeleninkiyle karşılaştırmak mümkün değildir. İkisi el ele gider. Ekolojik mücadele tür olarak hayatta kalmamız için gereklidir. Bu, sınıfı ne olursa olsun, tüm insanların ortak çıkarınadır. Ancak ekolojik mücadele başarılı olmayacaktır; ta ki insanın çevreyle etkileşimi, sonsuz genişleme, tahakküm ve savaş buyurganlıklarını dayatan sermaye zorunluluklarından kurtulana kadar. Bu itici güçler, sermayenin geçmişte toplumsal hareketlere karşı verdiği tavizleri –ister kamusal hizmetlerin iyileştirilmesi ister yıkıcı iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybını sınırlamaya yönelik önlemler olsun– geri almaya yönelmesiyle birlikte günümüzde doruk noktasına ulaşmaktadır.
Onat Kutlar’ın Öykülerinde Huzursuzluk Biçimleri Ya da Duyguların Dolaşıklığı
25 Ocak 2026 Pazar
Onat Kutlar’ın öyküleri kırılgan sınırlarda, başka kapılara açılan eşiklerde, dışarısı ile içerinin sınır boylarında, ihlallerin mümkünlerinde ve bunların her an birbirine akabilme, karışabilme ya da birbirini yıkabilme ihtimallerinde dolanıyor. Zira Kutlar kendine, yerine yerleşememiş, yerleşmesi engellenmişlerin huzursuzluğunu yaşayanları, alışılageldik bakış ve algı tarafından tuhaf, tekinsiz olarak etiketlenenleri konu ediyor. Bu kişileri ıstırap çeken, buna kapanan, bunda kaybolan özneler/öznellikler olarak kurgulamıyor. Aksine kimi zaman sinir bozan neşeyle kimi zaman kendine dönen şiddetle kimi zamansa düş-gerçek arasındaki müphemlikle bu kişilerin yaygın, yerleşik, tanıdık ve otoriter gerçeğin, nizamın bünyesindeki problemleri ortaya çıkarmasını sağlıyor.
Cevat Çapan ile F. R. Leavis ve Eleştirinin "Büyük Geleneği" Üzerine Söyleşi
24 Ocak 2026 Cumartesi
Leavis’i okumanın en büyük kazancı, metinle teması sıkılaştırmasıdır. Bugün herkes hızlı hüküm veriyor. Leavis ise hızı sevmez. Cümlenin içine girer, kelimenin ağırlığını tartar, sesin ritmini duyar. Bir romanı ya da şiiri konusuyla değil, diliyle, yapısıyla, iç gerilimleriyle kavramaya çalışır. Bu, bazen didaktik görünebilir ama eleştiriyi ciddiye alan biri için, kıymetli bir çabadır. Genç bir okura şunu derdim: Leavis ile kavga edin, itiraz edin, eksiklerini gösterin ama onu okumamazlık etmeyin. Çünkü eleştirinin omurga meselesi olduğunu, bir standardın, bir dikkat terbiyesinin gerektiğini, metnin kolay lokma olmadığını Leavis çok güçlü biçimde öğretir.
Öfke Tuzağı, Troller ve Başkalaşan Sosyallik
23 Ocak 2026 Cuma
Bu ve bunun gibi olaylar da bize gösteriyor ki, sosyal medyadaki öfke iklimi; bize yan mahallelerimizi önceden planlanmış bir formatta sunarken aslında bir yankı odasına da hapsetmiş olur. "Düşmanlarımızı“ görebilmemizle kendimize korunaklı bir köşe seçeriz; bu köşe, öfkenin yol göstericiliğinde idealize edilmiş konforlu bir köşedir. Burada istediğimiz gibi olabilir, istediğimiz kadar özgür ve rahat şekilde hükümler verebiliriz – ve işte gerçeklik de bu köşede bulanır. Nicel ve nitel verinin istismar edilerek yansıtıldığı bir sanal meydan kavgasında kendilerine yeni bir anne karnı inşa eden bireyler; mecburen gerçek dengelerin hüküm sürdüğü reel toplumsal alanlarda bulunduklarında sağlıklı kalabilecekler midir? Tabii ciddi toplumsal kutuplaşma ve nefretin yaşamlarımıza sinmesi, yalnızca dijital platformların mevcudiyetiyle açıklanamaz.
Nazi Teorisyeni Carl Schmitt'in Fikirlerinin Yeni Sözcüsü Donald Trump mı?
19 Ocak 2026 Pazartesi
Son yıllarda Schmitt’in fikirleri yeni destekçiler buldu ve özellikle Batı’ya “meydan okuyan” devletlerde –başta Rusya olmak üzere– yeniden gündeme getirildi. Batı evrenselciliğine karşı çıkışı ve dış müdahaleden azade “büyük mekânlar” anlayışı, Moskova ve Pekin’de kolayca alıcı buldu. Örneğin, Putin üzerinde büyük etkisi olan, Ukrayna’ya yönelik saldırının entelektüel mimarlarından ve ünlü Avrasyacı ideolog Aleksandr Dugin, Schmittçi düşüncelerin hararetli bir savunucusudur. O da, tıpkı Schmitt gibi, Rusya’nın muhafazakâr ve Ortodoks Hıristiyan ilkelerini komşu ülkelere yaymasını ve Batı etkisini –özellikle de Anglo-Saksonları– “mekânsal olarak yabancı” sayarak dışlamasını savunuyor.
Komünal Devlet Mümkün mü?: Venezuela Komünlerinin Yükselişi ve Düşüşü
17 Ocak 2026 Cumartesi
3 Ocak 2026 gecesi ABD’nin Caracas’a dönük saldırısı ve Nicolas Maduro ile Cilia Flores’in ABD’ye kaçırılması, Venezuela krizini “yaptırım–ambargo” çizgisinden çıkarıp doğrudan egemenlik ve rejim değişikliği tartışmasının merkezine yerleştirdi. Bu olayın asıl sarsıcı tarafı, hamlenin gözü kara cüreti kadar, Venezuela’nın bir zamanlar “Komün ya da hiçbir şey!” sloganıyla dalga dalga yükselen komünal ufkundan bu kırılma anına, beklenen ölçekte bir taban seferberliği doğurmadan gelmiş olmasıdır. 2002’deki darbe girişimi sırasında, emekçi sınıfların sokağa inip Chavez’i geri getiren toplumsal refleksinin 2026’da aynı yoğunlukla tekrarlanamaması, yalnızca yoksullaşmaya, politik yorgunluğa, göçe bağlanamayacak kadar derin bir siyasal boşluk hissi yarattı.
“Sağın Kasveti” Üzerine Notlar
15 Ocak 2026 Perşembe
Kimbilir, belki de lider demokrasileri, ana akım partilerin içinden çıkan ve yaptıkları marjinal müdahalelerle geleneksel siyasi repertuvarı ıskartaya çıkaran, muhalif karizmatik liderlerin hiç alışılmadık bir biçimde sergileyeceği demokratik performansla aşılır. New York Belediye Başkanı olarak seçilen Zohran Mamdani’nin seçim kampanyası performansı ve Türkiye’deki çeşitli muhalif belediyelerin takip ettiği politikalar, merkezî devletlerin uzun süredir sırt çevirdiği eski bir reçetenin, yerel yönetimler düzeyinde güçlü bir karşılık bulduğuna işaret ediyor.
Fahrenheit 98.6: Üniversite Nasıl Çözülür?
13 Ocak 2026 Salı
Akademiyi ayakta tutanlar, çoğu zaman sessizdir. İşini iyi yapanlar, hakkı gözetenler, karar süreçlerini kolektif hafızaya dayandıranlar, yetkiyi değil, sorumluluğu önceleyenler, hız yerine anlamı, nicelik yerine niteliği, metin sayısı yerine metnin içeriğini, konfor yerine etik yükü seçenler… Ancak üniversitenin çöküşü de sessizlerin karşısında yine sessizce olur.
10. Yılında Barış için Akademisyenler Davası
10 Ocak 2026 Cumartesi
Üniversite rektörleri, örneğin 2017 yılında isimlerimizi ihraç listelerine iletirken, 2025 yılında katılacağımız bir eylemi, bir etkinliği ya da yapacağımız bir sosyal medya paylaşımını öngörmüş olabilir mi? Kuşkusuz hayır. İhraç işleminin tek sebebi Barış Bildirisini desteklememizdi. Buna rağmen, dava konusuyla ilgisi bulunmayan her türlü bilginin değerlendirme dışı bırakılması gerekirken, bugün bu unsurların mahkeme kararlarında yer aldığını ve dava esasıyla ilgisiz olmasına karşın ret kararının sebebi olarak yer aldığını görüyoruz.
“Suça Konu Bildiri”nin 10 Yılı
10 Ocak 2026 Cumartesi
On yıla yayılan baskı mekanizmaları, bireysel yürüyen hukuki, idari süreçler, belirsizlik, yıllara yayılan kararlar, yalnızlaştırma üzerine kurulu sistemin sonucu. Bu sistemin oldukça başarılı olduğunu teslim etmek lazım. Buna karşı verilecek en büyük yanıt hiçbir şeyi değiştirmese de sesini duyduğunu yanındakine hissettirmek sanırım. Umarım her söz karşılığını bulur. Yalnız değiliz ve buradan devam edebiliriz.
Metazori Normalleşme
9 Ocak 2026 Cuma
Siyaset, seçmenlerin ve tabanın gözünde sıklıkla etik kaygıları gözeten bir mekanizma olsa da siyasi partileri yönetenler etik kaygılara mebni bir romantizmin tesirinde kalmaksızın rasyonel şekilde karar almalıdırlar. Tabii bu, etiği yok sayıp çöpe atar bir bakış açısı değil; bana göre bireyler, metalik bir çıkar hesabıyla siyasi yapılarla empati kurarak etik kaygıları hiçbir zaman terk etmemelidir ve sistemin sigortası da budur.
Serbest Ticaret, Egemen Eşitlik, Trump ve Venezuela Petrolü
8 Ocak 2026 Perşembe
Irak’ın işgali, Irak’ın petrolüne “el koymaktan” ziyade onu ABD’nin çıkarları doğrultusunda uluslararasılaştırmakla ilgiliydi. Tıpkı bugün Venezuela örneğinde olduğu gibi. Bu bağlamda Trump’ın Venezuela’ya yaptığı saldırının en temelinde sermayenin uluslararasılaşması sürecinin, yani emperyalizmin önündeki tüm engelleri yıkmaya yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Maduro’nun otoriter rejiminde soldan geriye ne kaldığı tartışmalı olsa da Bolivarcı iktidar ABD’nin çıkarlarına meydan okumaya devam ediyordu.
Venezuela Meselesi İklim Meselesi mi?
6 Ocak 2026 Salı
3 Ocak’ın ilk saatlerinde Venezuela’nın başkentine ABD ordusunun askeri saldırısı ve beraberinde devlet başkanının kaçırılmasına tanık olduk. O gece yaşananlar ve sonrasındaki gelen haberler uluslararası hukuku, emperyalizmi, Amerikan zorbalığını, enerji savaşları gibi pek çok şeyi tartışmayı gerektiriyor. Bu tartışmaların biri de iklim meselesi. Tartışmanın öznesinin eksik ve yanlış “iklim değişikliği” meselesi mi yoksa öznesi genelde belli ve bu olayda bağlantıların nicelikleştirilmesini gerektiren “iklimi değiştirme politikaları” mı olacağı burada önemli.
“15 Dakikalık Kent”in Eşitsiz Coğrafyası: Kuzeyde Hak, Güneyde Lüks mü?
4 Ocak 2026 Pazar
15 dakikalık kent savunusu romantik bir yürüyüş hayalinin ötesinde tüketimi ve gündelik yaşamı yeniden mekânsal adalet ekseninde örgütleme teklifidir. Temel iddiası, kentleri hem çevresel hem toplumsal açıdan daha sürdürülebilir kılmaktır. Ancak bu vizyon, “yakın” olma vaadini herkes için erişilebilir kılabildiği ölçüde anlamlıdır -özellikle de kent yoksulları için.