Tanıl Bora
21 Ekim 2020 Çarşamba
Entelektüel faaliyetin, modern entelektüellerin ilk yetiştiği zamanlardan itibaren had safhada araçsallaştırılmasını anmalıyız herhalde önce. Yusuf Akçura’nın, sosyoloji öğrenimi gördüğünü söyleyen Mehmet İzzet’e “bize sosyolog değil demirci lazım” ayarı verişi, sevilen bir anektoddur. Akçura’nın Paris’te soğuk dökümcülük değil sosyal bilim tahsil ettiğini unutmayalım. Entelektüel “lüzumsuzluğa” karşı uyaranlar, genellikle kendileri de entelektüel faaliyetle iştigal edenlerdir.
Emel Uzun
18 Ekim 2020 Pazar
Stalkladığın kadınlarla/erkeklerle kendini kıyasladığın bitimsiz bir karşılaştırmanın neden yapıldığını anlamak istiyorum örneğin. Kim olduğunu, kim olmadığını, kim olmak istediğini başka hesaplara bakarak, gün boyu karşılaştırarak anlamaya çalışmak diye özetliyor konuşmacılardan biri mealen. Güzel kadınların hesaplarına bakarak eksiklenmek, eski sevgilinin yeni manitasını kendinden daha güzel/yakışıklı bularak içlenmek.
Derviş Aydın Akkoç
17 Ekim 2020 Cumartesi
Okyanuslar bitimsizdir. Varoluş kitabının, insanın çehrelerinin sonu yoktur. Bile isteye sonu olmayan bir yola revan olmak, delilik mi akıllılık mı bu? Bu sorular zaman kaybıdır, zira ölüm ve yaşam, akıl ve delilik arasındaki sınırları çoktan geride bırakmışlardır. Yolun sonundaki hedefe varmak değil, toplanan hasadı ikram etmek içindir belki de tüm o zahmet ve feragat. Nietzsche’nin Zerdüşt’ü yıllar yılı tefekküre çekildiği inzivasından bir sabah çıkmak ister, fazla bal toplamış bir arıya dönüşmüştür, yeryüzünü kızıla boğan güneşe seslenir
Barış Özkul
16 Ekim 2020 Cuma
Şem’i Molla’nın her devirde göz doldurabilmek için geliştirdiği karakter özellikleri vardır; ispiyonculuk ve casusluk gibi. Yeni efendilere ilk peyda olan his, “nefsinin ve mevkiinin muhafazası kaygısıdır. Uğramak üzere olduğu yahut uğrayabileceği tehlikeleri hemen öğrenmek isterler.” Bu yüzden Şem’i Molla iktidar açısından bir kullanım değerine sahiptir; geçmişteki hizmetleri, eski efendilerinin kanatları altında ettiği laflar, işlediği kabahatler hemen affolunur...
Erdoğan Özmen
14 Ekim 2020 Çarşamba
Konuşan bir varlık haline, bir özne katına yükselmek, bir iç dünyaya sahip olmak: İnsanın büyük hikayesidir bu. Demek annenin memesinden annenin diline geçerek, o büyük ayrılığa maruz kalarak ve tahammül ederek, bundan böyle dilin/sözcüklerin emzirdiği ve beslediği sonsuz ve ölümsüz varlık yaparız kendimizi. İnsana en eşsiz bağıştır anadili.
Aksu Bora
13 Ekim 2020 Salı
Taşranın kadınları ve erkekleri üzerine bir şey söyleyemem, muhtemelen binbir yüzlü, binbir katmanlı bir mesele o. Ama “çalışmayı iş olmaktan çıkarıp eyleyiş haline getirme”nin sıkıntının ilacı olduğundan eminim. Birikim’in Haftalık köşesinde yazıp durduğum, etrafında dönüp durduğum şey, tam olarak bu işte. Eylemsizliğin bütün kötülüklerin anası olduğu! Eylemi Arendt’in söylediğiyle, politikayla sınırlasak bile, politikanın mahiyetine ilişkin feministlerin söylediklerine kulak verdiğimizde, manzara epey değişiyor. Birlikte mısır kıran kadınların “iş”iyle Arendt’in “eylem”i arasındaki bağlantıları ve süreklilikleri düşünmeye değmez mi yani?
Murat Belge
12 Ekim 2020 Pazartesi
HDP Kürt partisi, değil mi?  Öyle. İyi Parti de, “Türk” partisi. Dediğim şu durumu bu etnik (dolayısıyla “doğuştan”) kimlikler belirliyor. Oysa asıl sorun “demokrasi/faşizm” kutuplaşmasında. Bunu böyle görmemekte ya da görse de buna göre tavır almamakta direnen yurttaşlarımız var, sayıca az da değil.  Bu da zaten toplumun siyasi kültürü ve geleneklerinin sonucu. Bu nedenle, burada önemli bir “durduru”nun toplumun kendisinden geldiğini söylüyorum.  Düzenli seçimlerle iktidarın belirlendiği toplumlarda siyasi partiler toplumun derine inen yargılarına (ve önyargılarına) aldırış etmeden davranamazlar.
Tanıl Bora
7 Ekim 2020 Çarşamba
Ama kendi gündemine sahip olmadan, kendi gündemini kurmadan, kendi gündemiyle meşgul olmadan da, olmaz. İkinci noktayı tekrarlıyorum aslında - yani yapmak, eylemek: meselesini inatla takip etmek, sadece tekrar etmeyip derinleştirmek, yaygınlaştırmak için uğraşmak, başka meselelerle iğreti ve yüzeysel olmayan bağlantılar kurmak, başka sorunsallara tercümelerini yapmak, türlü türlü söylemenin yollarını bulmak, sadece anlatmayıp yankısını, cevabını, mukabelesini dinlemek…
Sezen Ünlüönen
5 Ekim 2020 Pazartesi
Kendi eylemini, kendi ilke ve değerleriyle uyumlu hale getirmek, edimlerini dünya üzerinde yarattığı sonuçlar üzerinden değerlendirmek yerine sürekli adı kah devlet, kah iktidar, kah kapitalizm olan bir odağa karşıtlık üzerinden kurulan bir nihilizm: kapitalizm üretkenlik “seviyor” diye işini yarım yamalak yapmayı, devlet tütün sevmiyor diye sigara içmeyi savunan;  “bireylerin eylemlerinin bir manası yok” diye geri dönüşüm çöpüne evsel atık atan bir devrimcilik çeşidi.
Ahmet İnsel
4 Ekim 2020 Pazar
Emek piyasasının esnekleştirilmesiyle, yarım zamanlı işlerde çalışma zorunluluğunun artması, ücretli emek ilişkisinin serbest meslek görünümüne çevrilmesi, hatta “sıfır süreli iş sözleşmesi” gibi, başta İngiltere olmak üzere gelişmiş Batı ekonomilerinde giderek yaygınlaşan uygulamalar (Ken Loach’un Ben, Daniel Blake filmi bu gelişmeyi ele alıyor), işsizlik tanımı içinde yer almayan işsiz sayısının hızla artmasına yol açtı. ABD’de resmi işsizlik oranı gerçek işsiz ordusunun takriben yarısını yansıtıyor. Diğer birçok ülkede de durum benzer. Ama gerçek işsiz sayısı azalsa da ücretler artmıyor çünkü bu ücret artışlarını savunacak sendikalar güçlerini kaybederlerken, şirket yoğunlaşmaları şirketlerin emek piyasasında daha da güçlenmelerine yol açıyor.
Erdoğan Özmen
30 Eylül 2020 Çarşamba
Şunu da eklemeliyiz demek ki: “Beden kayıt tutar” filan denilerek, bedeni, bedenin güçlerini ve acılarını öne çıkartan, “bedenin özgürleşmesine” vurgu yapan, söz karşısında bedeni yücelten çağdaş terapi biçimlerine ihtiyatlı yaklaşılmalıdır. O bağlamda terapinin vaat ettiği şeyi çoktan/zaten biz kendimiz yapmışızdır ve analizin/terapinin başlangıç noktası tam da burasıdır. Klasik psikanaliz ve psikanalitik psikoterapilerde analistin/terapistin seanslarda esas olarak dinleyici konumunda bulunması, sesiz kalması ve pek konuşmamasının bir sebebi de budur
Kemal Can
29 Eylül 2020 Salı
İyi Parti, seçmeni ile teşkilat ilişkisi en zayıf parti görüntüsünü hâlâ devam ettiriyor. Bunun elbette doğuş koşullarıyla çok yakın ilgisi var. Olağanüstü ve sıkıştırılmış bir takvim içinde, siyaset alanı kalmamış (açamamış) profesyoneller ile kendini ifade etme ihtiyacına cevap bulamamış seçmen kalabalıkları hızlı biçimde buluştu. Kendi sınırlarında epey ciddi bir başarı sayılabilecek bir de sonuç alındı. Fakat geçen sürede, tabanın partiye oy vermekten daha fazla dahil olma (sahip olma) iştahını kabartan bir süreç işlemedi. “Tabanının biçimlendirmesine en açık ama tabanının partiyi biçimlendirmeyi öncelik olarak görmediği şekilsiz bir parti” olarak kaldı.