Tanıl Bora
4 Kasım 2026 Çarşamba
Sürdürülebilir muhalefet, –ve "sürdürülebilir cesaret"–, kavramın telif hakkını elinde tutan ekolojik düşünceden de ilham almalı değil mi? Ekolojik düşüncenin sadece içeriğini değil, yordamını da kastediyorum. İlişkileri, beşerî sermayeyi, güveni ziyan etmemeyi kastediyorum. Ara ara onların bakımını yapmayı ihmal etmemeyi kastediyorum. Öfkenin de kıymetini bilmeyi, onu da sürdürülebilir kılmayı ve salih kılmayı...
Cuma Çiçek
2 Kasım 2026 Pazartesi
Diyarbakır uzun yıllardır yerelleşme tartışmalarının, hak mücadelelerinin, siyasal itirazın ve toplumsal dayanışmanın önemli merkezlerinden biri. Fakat şehrin bu tarihsel birikimi, tek başına demokratik bir gelecek kurmaya yetmiyor. Bu birikimin şehrin değişen toplumsal yapısıyla nasıl ilişki kurduğu, kimleri kapsadığı, kimleri dışladığı, toplumsal müşterekleri ne düzeyde büyüttüğü ve ortak bir siyasal kapasiteye dönüşüp dönüşmediği önem arz ediyor.
Ömer Laçiner
30 Ekim 2026 Cuma
Burada bu hale gelmenin hukuk devleti kurumlarının çökertilmesi ve çürütülmesi ile demokrasinin eciş bücüş bir şekilciliğe indirgenmiş oluşuyla bağlantısını göstermek gibi sakız olmuş bir açıklama kalıbına girmeyeceğiz. Üzerinde duracağımız nokta, bu rezaletleri ve onlarla eşdeğer kategorideki muktedir davranışları giderek “normal”leştiren zihniyet dönüşümünün mahiyetidir. Çünkü eğer bütün bunlar olabiliyor ve ülke çoğunluğu bunların başrolündekileri defalarca baş tacı edebiliyor ise; ortada büyük ölçüde paylaşılan bir kabuller dünyası, bir zihniyet iklimi vardır.
Osman Özarslan
28 Ekim 2026 Çarşamba
Dolayısıyla mesele “Danimarkalı istedi, Türk çıktı” başlığının ima ettiği gibi bir ulusal kimlik sürprizinden ibaret değil. Asıl mesele, biyolojik kökenin satın alınabilir bir özellikler paketine dönüştürülmesi; beyazlık ve belirli fenotiplerin tercih edilebilirlik ölçütü olarak sunulması; üreme hizmetlerinin sınır aşan piyasalarda dolaşıma girmesi ve çocukların bu piyasanın vaatleriyle damgalanmasıdır. Biyo-kapital, bedeni yalnızca emek gücü olarak değil, hücreleri, dokuları, genetik verileri ve üreme kapasitesiyle değer üreten bir kaynak olarak kurar. Öjenizmle kesiştiği yer de tam burada, yani hangi özelliklerin seçilmeye değer olduğuna karar verildiği noktadadır.
Barış Özkul
23 Ekim 2026 Cuma
Yuval Abraham ve Rachel Szor, İsrail’in üç senedir Gazze’de sürdürdüğü soykırımı içeriden tanıklıklarla belgeledikleri NAZA’da yirmi dört İsrailli asker ve istihbarat görevlisini Tel Aviv’in çatılarında konuşturuyorlar. Kimlikleri gizlenen bu insanların arkasında şehrin ışıkları var. Kamera zaman zaman çevredeki evlere dönüyor; televizyon seyreden, kitap okuyan, egzersiz yapan İsraillileri görüyoruz. Gazze’deki yıkımın yanı başında –60 kilometre kuzeyinde– Tel Aviv’deki hayatın “normal seyri”nde devam etmesi, anlatılanların ağırlığını daha da artırıyor.
Tanıl Bora
21 Ekim 2026 Çarşamba
Özel olarak “meseleyi mesele etmeme” gayretine gerek olmadan da… mesele, mesele olarak durduğu yerde de… yani bir sorunu, bir olayı, bir problemi mesele olarak tanımladığınızda da, konu “mesele olmaktan çıkma” yokuşundan aşağı yuvarlanıyor olmasın? Süreğenleşiyor, sünüyor olmasın; içeriğini deşmekten, çözüm düşünmekten alıkoyan bir kanıksama söylemine dönüşüyor olmasın? Başa dönersek… Fon meselesini, “mesele” diye tekerlemek, tam olarak neler döndüğünü, vurgun çarkını kimlerin nasıl çevirdiğini anlama icabına ve çabasına köstek vurmasın…
Osman Özarslan
20 Ekim 2026 Salı
Devrimciler kitabının içinde bazı sesler daha çok duyulsa da seslerin bir hiyerarşisi yoktur; yöneticiler, kadrolar, militanlar, sempatizanların seslerini kitabın derdi olan 78 ve 78’li kim mefhumlarındaki temsiliyetleri üzerinden duyarız. Tanıl Bora seslere kulak verirken kitabında ayrıntılı bir şekilde ele aldığı sempatizandan yöneticiye, kadrodan militana pek çok şekilde tarif edilen, şu ya da bu şekilde örgütlü ilişkiler içinde bulunmuş olan herkese kulak verir. Burada hazırlop şeflik anlatılarına (iki yönlü) örgütsel resmi tarihlerin konfeksiyon patronajına tamah etmeyen işçiliğin, göz nurunun yanına hakkaniyeti ve ilk göz ağrımız, eşitlik-özgürlük-kardeşlik tutkumuzu da eklemeliyiz.
Cuma Çiçek
13 Ekim 2026 Salı
DEM Parti kongresi vesilesiyle yeni Kürt siyasetini tartıştığım bir önceki yazıda, özetle, Kürt siyasetinin geleceğinin formasyonunda üç kritik meselenin altını çizdim: geçmişin eleştirel ve cesur bir muhasebesini yapmak; Kürt sokağında yeni bir hareketlilik yaratacak, geniş kesimleri motive edecek yeni bir siyasi ufku bu muhasebeye dayalı olarak inşa etmek ve son olarak bu çoklu hareketliliği bir politik öznelliğe dönüştürecek kapsayıcı, çoğulcu ve özgürlükçü yeni bir siyasi örgütlenme alanı geliştirmek.
Tanıl Bora
9 Ekim 2026 Cuma
Bu tasavvur, Murat Bjeduğ’un yine “bu topraklarda” maalesef nadirattan olan bir başka meziyetine de mükemmel uyuyordu. O meziyet, Murat’ın solu-sosyalistleri bir geniş aile gibi görmeye yatkınlığı idi. En “keskinlerden” mutedillere, o cenahtan bu cenaha, sol-sosyalist yelpazenin hemen her köşesine, (yeşil-)kızılın her tonuna açıktı. Elbette ayırdığı sempati payları farklı farklı olsa da, hemen hepsine asgari bir dostlukla, asgari bir sevgiyle, asgari bir krediyle yaklaşırdı. Memleket solu içerisindeki ayrışma-bölünme haritasını en iyi bilenlerden biriydi, asla bunun gafili değildi, fakat sanki gafiliymiş gibi davranmaya amadeydi.
Tanıl Bora
7 Ekim 2026 Çarşamba
Sarıldım Çiftliği’nin fonunda ince bir sis gibi süzülen, seçmenlik ‘durumuna’ dair bu hicviyeyi neye yormalı? Siyaset bıkkınlığına, “seçimlerden umudunu kesmeye” mi? Veya, esastan, yazarın başka bir kitabındaki aforizmasıyla siyaseti “boş bir heves, pis bir salya” sayan bir anti-politik sinizme mi? (“Büyükler,” takım elbiseliler,” “televizyonda hızlı hızlı merdiven çıkanlar,” iktidar mı, yoksa tümüyle ‘siyaset esnafı’ mı?) Bozgunculuk mu? Kaçışçılık mı? Eğer öyleyse, bir zamandır ince bir sis gibi görünür olan bir ruh halinin tasviridir.
Orhan Koçak
30 Eylül 2026 Çarşamba
Geçmişle Gelecek Arasında kitabını oluşturan makalelerin hepsi, bu kabullenilmiş “referans çerçevesinin” –ki Arendt için de Gramsci için de “otorite” ve “gelenek” kavramlarıyla birdir– bütün bir modernlik süreci boyunca kültürel, dinsel ve siyasal alanlarda geçirdiği zayıflama ve hükümsüzleşmenin görünümlerine ayrılmıştır. (Burada biri gidince öbür ikisi de tutunamayan bir üçlüyü tanımlar Arendt: otorite-din-gelenek. O telaffuz etmiyor ama bunlar bir Borromeo düğümü oluşturmaktadır: iç içe geçmiş üç halka ki birini çıkarınca öbürleri de birbirinden ayrılıyor.) Öyleyse otoritenin bu uzun sürmüş aşınması mı yol açmıştır tarihteki (ve kronolojik zamandaki) bu kesintiye, bu aralığa, bu kopmaya?
Tanıl Bora
23 Eylül 2026 Çarşamba
Kavramın müellifi Cohen’le konuşmayı sürdürelim. O, “geleneksel ahlâkî paniklere acınası bir kolaylık ve ahmaklıkla kapılsa da uzaklardaki işkence, siyasî katliam ya da toplumsal acılar konusundaki bir ahlâkî paniği desteklemeyi reddeden” yerleşik tutumdan söz ediyor. “İyi” ahlâkî paniklerin eksikliğinden yakınıyor. Devam ettirerek soralım: Asıl bizzat LBGTİ+’ların maruz kaldığı ahlâk paniği harekâtı değil mi, ahlâk paniğine sevk etmesi gereken?