Haftalık
Tanıl Bora
24 Haziran 2026 Çarşamba
Derin devletin meşruiyeti, devletin bekası fikrine dayanıyordu ki o zaten hep meşhurdu. Devletin mevcudiyetinin, bütün öncelikleri bertaraf eden aslî öncelik olması. Son yıllarda kimi milliyetçi-muhafazakâr âlimlerin canlandırdığı deyimle: fenâfiddevle – devlette erimek, devletle hemhal olmak... "Şeyhülmuharrirîn" Ahmet Kabaklı’nın ta ne zaman yazdığı gibi: “İnsan ölecek ki devlet yaşasın… Sen öleceksin, devlet yaşayacak. Şehit olacaksın, çalışacaksın, canlar bağışlayacaksın.”
Kenan Erçel
23 Haziran 2026 Salı
ABD’de 4 Temmuz 2026 tarihinde, Bağımsızlık Bildirgesi’nin (Declaration of Independence) ilanının 250. yıldönümü idrak edilecek. Bu çeyrek binyıllık kutlamanın Trump’ın başkanlığına denk gelmiş olması tarihin bir cilvesi. Zira 1776 ile 2026 arasında manidar karşıtlıklar ve koşutluklar var. Bütün insanların eşit yaratıldığı ve Yaratan tarafından Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk Arama gibi devredilmez haklar bahşedildikleri düsturuyla başlayan, Britanya Kralı III. George’un bu hakları nasıl çiğnediğini 26 maddede sıralayan metin, o güne kadar koloni olagelmiş 13 eyaletin bağımsızlığının ilanıyla sonlanıyor.
Osman Özarslan
21 Haziran 2026 Pazar
Türkiye’deki siyasal kriz yalnızca bir iktidar-muhalefet çatışması değildir. Bu kriz, neoliberal finansallaşmanın yarattığı görünmez sermaye biçimleri ve ağları, bu ağları görünür kılan “fenomen”ler, siyasetçiler, bürokratlar ve akgezen lejyonlarıyla birlikte, gayri resmi güç ilişkileri ve temsil krizleri etrafında şekillenen bir “okült siyaset” tablosudur. Bu ortamda siyasal aktörler giderek mimetik bir biçimde birbirlerine benzemekte; benzemeyenleri öperek ya da ısırarak kendilerine benzetmekte; her aktör hem vampirin hem zombinin hem ucubenin özelliklerini bünyesinde barındıran hibrit bir figüre dönüşmektedir. Spekülatif sermayenin ve finansallaşmanın siyaseti ele geçirdiği bir düzende devlet aklı da spekülatifleşmektedir: kısa vadeli, değer üretmeyen, meşruiyet biriktiremeyen, ama varlığını sürdüren bir hayalet kurumlar bütünü.
Cuma Çiçek
17 Haziran 2026 Çarşamba
CHP etrafında yürüyen tartışmayı yalnızca bir liderlik veya kurultay meselesine indirgemek mümkün değil. Nitekim, iktidar çevreleri dışında kimse meseleye böyle bakmıyor. 19 Mart operasyonundan bu yana CHP’ye dayatılan krizler, Türkiye'nin son on yılda yaşadığı rejim dönüşümünün muhalefet alanındaki yansıması olarak okunabilir. 15 Temmuz sonrası inşa edilen yeni rejimin etkileri bürokrasiden parlamentoya, üniversitelerden medyaya, siyasi partilerden sivil topluma birçok alanda yansımasını buldu. Bugün bu dönüşümün bir devamı olarak bir yandan Kürt siyasal alanı bir yandan da ana muhalefet partisi yeniden kuruluyor.
Işıl Kurnaz
30 Mayıs 2026 Cumartesi
Peki bu tedbir kararı, tedbiren gelen yönetimin kurultaya gitmesini engeller mi? Tedbir kararı, kongreye gidilmesini engellemeyeceği gibi, tedbiren göreve gelen eski yönetimin görev süresi 2023’te dolmuş olduğu için bu kongreye gitmesini de zorunlu kılar. Dolayısıyla verilen tedbir kararında bir ikili durum da yer almaktadır. Çünkü tedbir, eski yönetimi göreve getirse de CHP'ye kurultaya gitme yolunu da açmıştır. Tedbir kararı, bu açıdan hemen kurultaya gidilmesini gerektiren bir sonuçtur.
Derviş Aydın Akkoç
25 Mayıs 2026 Pazartesi
Boşluktan duyulan bir şikâyet Behçet Necatigil şiirinde de görülür, zarif imgeleri ve yatışmış sesleriyle; hatta bir tek onda vardır her türden yakınmanın yanı başına onu dengelemek, hırçınlıklarını törpülemek üzere gösterişsiz bir tevekkülü de iliştirmek. Boşluk duygusuyla mücadele edilmez Necatigil’de; yazgının irili ufaklı tüm hamleleri gibi bu yıkıcı duygudan gelen ataklar da sakince karşılanır, bazen misafir edilir. Talihin, hayatın salvolarına karşı Necatigil şiirinin öznesi göğüs germe, katlanma mevzisine çekilenlerden. Seçilen değil, içine doğulan bir oyukta münzevi bir hayat sürdürülür.
Mete Çubukçu
30 Nisan 2026 Perşembe
Asimetrik savaşların en önemli kuralı “kazanamıyorsan kaybetmeyeceksin”dir. Dünya genelinde de öyle olmuştur. Bu yaklaşım genelde isyancı, ayrılıkçı hareketler için söz konusu olsa da son yaşanan İran-ABD-İsrail savaşı için de kullanılabilir. Kazanmak kaybetmek tabii ki göreceli kavramlardır. Ancak, iki ülke arasındaki askeri güç dengesi ve mevcut durumda ateşkes sonrası görüşmelerdeki tıkanmalar ve pazarlıklardan yola çıkarsak “İran askeri olarak kaybetmiş olsa da stratejik olarak kazanmıştır”. Ya da şöyle söyleyelim: İran “kazanamamış olsa bile kaybetmemiştir.” Oysa “ABD kazanamadıysa kaybetmiş” demektir.
Güncel
İki Liste ve Kaybeden Bir Örgüt: Türk Tabipler Birliği Adaylarına Dair
25 Haziran 2026 Perşembe
26-28 Haziran’da Ankara’da gerçekleştirilecek olan Türk Tabipleri Birliği (TTB) 78. Büyük Kongresi’nde delegeler, TTB’nin 2026-2028 döneminin yönetim kurullarını da seçeceklerdir. Seçimin ağırlıkla “Meslek örgütümüzün karar süreçlerini katılımcı, demokratik ve etkin biçimde işletebilmeye” vurgu yapan Etkin Demokratik (Mücadeleci) Grup ile “Demokratik, şeffaf, katılımcı bir Türk Tabipleri Birliği”ne ve “Hekimlerin sözüyle güçlü TTB”ye vurgu yapan Tabip Odaları İnisiyatifi arasında geçmesi bekleniyor. Bu yazı, her iki grubun açıkladığı Merkez Konsey ve Yüksek Onur Kurulu aday listelerini analiz etmeyi ve bu bağlamda her geçen gün otoriterleşen Türkiye’de, sağlık hakkı ve demokrasi mücadelesinin nasıl şekilleneceğini öngörmeyi hedeflemektedir.
Arnavutluk’un Özsaygı Dersi
25 Haziran 2026 Perşembe
Arnavutlar, devlet desteğinin olmadığı bir ortamda gayrimenkul spekülasyonunun sıradan yurttaşlar için ev almayı da kira ödemeyi de güçleştireceğini biliyorlar. Lüks turizmin, insanın kendi ülkesinde tatil yapmasını küçük bir azınlığın ayrıcalığına dönüştürdüğünü de biliyorlar. Kayda değer sendikaların olmadığı, işçi hareketinin ise ancak komünist dönemden kalma 1 Mayıs geçit töreni görüntülerinde karşımıza çıktığı bir ülkede çalışma koşulları öylesine sömürücü ki, mevcut işleri ancak daha da çaresiz ülkelerden gelenler kabul ediyor. Arnavutlar ise eşyalarını toplayıp başka ülkelere gidiyor; gittikleri yerlerde hakaretle ve yabancı düşmanlığıyla karşılaşıyorlar. Çocuklarına bir gelecek kurmak için ödenmesi gereken bedelin bu olduğunu bilerek başlarını eğip yollarına devam ediyorlar.
CHP’nin Gölgesinde Muhalefet ve Solun Krizi
24 Haziran 2026 Çarşamba
Son on yıldır, CHP ciddi hiçbir muhalefet pratiği göstermedi. Toplumsal talepleri, siyasal ufku ve motivasyonu sandıklara ve liderlik tartışmalarına hapsetti. Sadece seçim merkezli bir siyaset güderek, kitlelerin oy vermek dışında irade ve öznellik gösterecekleri siyasal alanlar yaratmadı. Kitlesel hoşnutsuzluk ve talepleri önce bekletti, ardından mücadele “anı” olarak bir sonraki seçimleri hedef gösterdi. Seçim günlerinde ise ya kurtuluş ya kıyamet havası yarattı. Sonuçlar hezimetle sonuçlanınca da hiçbir sorumluluk almadan ve özeleştiri vermeden, bir sonraki seçimleri işaret etti. Türkiye’de rejim seçimlerde sürekli oy kaybederken ve toplumsal meşruiyeti daralırken, güvenlik-baskı aygıtlarıyla iktidarını sürdürürken buna denk muhalefet yükselemiyor.
Rekabetçi Otoriterlikten Çıkış Örneği olarak Macaristan
23 Haziran 2026 Salı
O tarihe gelindiğinde Macaristan, Avrupa’nın en yüksek enflasyon oranına sahipti; ekonomik büyüme durma noktasına gelmiş, eğitim ve sağlık sistemleri gözle görülür biçimde kötüleşmişti – hastalar hastaneye giderken kendi tuvalet kâğıtlarını bile götürmek zorunda kalıyordu. Hükümet kendi ölçütlerine göre de başarısızdı: doğum oranı düşmeye devam ediyordu. Yine de Orbán’ın muhalifleri, yaygın hoşnutsuzluğa rağmen onun neredeyse sarsılmaz görünen bir sistem kurmuş olmasından ötürü umutsuzluğa kapılıyordu. Seçim kuralları sürekli Fidesz lehine değiştiriliyor; muhalefet adayları kamu medyasından fiilen dışlanıyor; herkes rejimi eleştirmenin kariyerlerini mahvedebileceğini biliyordu.
Cehaletin Yeni Yüzü: Bilenin Körlüğü
21 Haziran 2026 Pazar
Modern çağın cehaleti ise teknolojiyle biçimleniyor. Jeffries'in anlattığı çarpıcı bir örneği düşünelim: Elektrik ampulünü gündelik yaşamda kullananların büyük çoğunluğu, bunun nasıl çalıştığını açıklayamaz. Araç kullanıyoruz ama nesneyi anlamıyoruz. Bu, bilgi eksikliğinden değil, anlamayı gereksiz kılan bir konforun ürünüdür. Dijital çağda bu konfor katlanarak büyüdü. Bilgiye erişim kolaylaştıkça anlama arzusu törpülendi. Rothman'ın dikkat çektiği nokta da tam burada: Bugün cehaleti artıran şey bilgi yokluğu değil, aptallık biçimlerinin çoğalmasıdır. Her araç her platform her arayüz yeni bir kör nokta biçimi taşıyor yanında.
Yakup Coşar’la Söyleşi: Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim Üzerine
20 Haziran 2026 Cumartesi
Bölünme ve parçalanmanın panzehiri insanların kendilerini iyi hissedecekleri koşulların sağlanmasıdır. İsviçre dört ulusal dilin konuşulduğu (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanşça), bunlardan üçünün (Almanca, Fransızca ve İtalyanca) resmi dil olarak kabul edildiği bir ülkedir. Bu düzenlemenin pratikteki ifadesi İsviçre Devleti’nin (Federal Devletin) tüm resmi evraklarında üç resmi dilin zorunlu olarak kullanılması, bu dillerin tümünün, bölgesine göre eğitim dili olmaları, ikinci dil olarak öğretilmeleri, devlet denetimindeki radyo ve televizyon yayınlarının bu dillerin tümünde yapılmasıdır. İsviçre’de çok dillilik bir dezavantaj olarak değil, avantaj olarak görülür. Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya ile sınırları olan İsviçre’de ayrılıkçı akımlar, yani İsviçre’den ayrılıp bu dillerin konuşulduğu ülkelerle birleşmeyi savunan akımlar yoktur.
Ozan Güven meselesi: Linç mi Adalete Çağrı mı?
18 Haziran 2026 Perşembe
Öncelikle ortada ünlü bir erkek var; şiddet faili bir erkek; birlikte olduğu kadına fiziksel şiddet uyguladığına dair kesinleşmiş bir mahkeme kararı var. Diğer tarafta, ezilen, ayrımcılığa ve yüz yıllardır devam eden şiddete maruz kalan sessizleştirilmiş kadınları temsil ettiğini iddia eden bir protesto/tepki var. Öte yandan dikkatlerimize sunulan medeniyetin en olumlanan özelliklerinden biri olarak ihkakı hak yasağı var. Bu yasağın meali, cezalandırma yetkisinin üçüncü ve üstün taraf olarak devlete bırakılmasıdır ki bu işlev modern devletin temeli sayılır. İşte bu nedenledir ki protesto gösterisi, bir ihkakı hak, hatta kimilerince linç ve dolayısıyla medeniyet kaybı olarak görüldü. Bu değerlendirmeyi yapanların temel dayanağı, protestoya maruz kalan  Güven’in halihazırda bu eylemi nedeniyle yargılandığı ve cezalandırıldığı, dolayısıyla bir nevi adaletin tecelli ettiğiydi.
K-Tipi Şiir: Etten Kurgu Üstüne
18 Haziran 2026 Perşembe
Zafer Zorlu’nun şiir serüveni, 2019’da Edebi Şeyler’den çıkan Oğul Sırtlanı’yla başladığında şair dilin keskinliği ve imge yoğunluğuyla dikkatleri çekmişti. Yedi yıl sonra, Mart 2026’da Everest Yayınları’ndan yayımlanan ikinci kitabı Etten Kurgu, şairin poetikasını daha kuramsal ve politik bir zemine taşıyor. Kitap, hem bireysel deneyimi hem de kolektif hafızayı sorgulayan bir şiir dili ve içeriğiyle çağdaş Türkçe şiirde özgün bir yer edinme arayışında. Kitabın sekiz numara-başlıktan oluşan |K-TİPİ-KAVGA| adlı ilk bölümüyle üç alt parçadan meydana gelen KAPALI K-BAHÇE adlı ikinci bölümü birbirini tamamlayıp nihayetinde yekpare bir düzen teşkil ediyor.
Otoriterliğin Kentleşmeyle Sınanması: Orban’dan Urban’a, Şehirden Kente bir Siyaset Dersi
17 Haziran 2026 Çarşamba
Bu sonuç yalnızca Orbán’ın yenilgisi ya da muhalefetin başarısı olarak okunmamalı. Daha derindeki soru şudur: Kentleşen toplumlar nasıl bir yönetim biçimi talep eder? Bugün siyasal sistemleri ideolojik rekabet kadar kentleşmenin yarattığı yeni toplumsal yapı da sınıyor. Kentleşme, sadece nüfusun şehirlerde yoğunlaşması anlamına gelmez. Ekonomik ilişkilerin, gündelik hayat pratiklerinin, beklentilerin ve kolektif hareket imkânlarının yeniden örgütlenmesini de içerir. Buna karşılık devlet sistemleri –özellikle merkeziyetçi ve otoriter eğilimler taşıyanlar– bu dönüşüme aynı hızla uyum sağlayamaz. Ortaya çıkan şey, klasik anlamda bir siyasal krizden çok yapısal bir uyumsuzluktur: mekân değişir, fakat yönetim mantığı aynı kalır.
Zenginleri Yemek: Z Kuşağı Sosyalizmi ve Ahlaki Panik
16 Haziran 2026 Salı
“Zenginleri Yiyin!” Bu slogan sadece sosyal medyada dolaşan bir “meme” değil. Aynı zamanda eylemlere katılan Z Kuşağı gençlerinin ellerindeki dövizlerde, attıkları sloganlarda, üstlerindeki tişörtlerde, taşıdıkları bez çantalarda dolaşıyor. “Zenginleri Yiyin” sloganıyla Z kuşağı gençleri sadece bir espri yapmıyor, aynı zamanda çağımızın en keskin sınıfsal öfkelerinden birini dile getiriyorlar. Kuşkusuz "Zenginleri Yiyin" sloganı, milyarderlere yönelik yemeklik bir çağrı da değil. Bilakis “sermayenin yamyamca yediği yemeğin ana yemeği” olmaya yönelik kesin bir ret. Onlar konut krizinin gençliği fırsatsız bıraktığı, ücretlerin durgunlaştığı, servet eşitsizliğinin olağanüstü boyutlara ulaştığı bir dünyada birikmiş öfkeyi ifade ediyorlar.