Akademisyenlerin çalışmaları ciddi şekilde itibarsızlaştırılmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı yöntemlere dayanan yeni bilgi üretim biçimleri tarafından da sorgulanıyor. Sosyal bilimlerin doğuşundan bu yana edindiği güçlü bilimsel otoriteye, diğer kültürel aracılar lehine, özellikle kamusal alanda meydan okunuyor. Bilimin bütünü bu anti-entelektüel dalganın yoğunluğu tarafından tehdit ediliyor olsa da, sosyal bilimler bu itibarsızlaştırma ve yeni rekabete daha fazla maruz kalıyorlar. Ortada önemli bir paradoks var: bilimsel topluluklar niceliksel olarak, yayın sayısı ve yayın araçları (dergiler, basın, bloglar) açısından hiç bu kadar büyük olmamışken, ABD'de kamusal alanda hiç bu kadar zayıflamamışlardı.
Birlikte örgütlendiğimiz insanları sadece bir aracı olarak görmemeli, onlara kendi içlerinde bir amaç olarak muamele edip değer vermeliyiz –Kant'ın dilini kullanmak istemezdim ama bunu doğru söylemiş. Başka insanlar bizim politik amaçlarımıza ulaşmamıza aracılık eden insanlar değildir sadece, değil mi? Adaleti önemsiyorsak ve günün sonunda adalet dediğimiz şey başka insanlara verdiğimiz önemin somutlaşması ise, o zaman insanlara aletler gibi yaklaşmamız çok anlamsız.
“Özgür üniversite mümkün mü?” sorusunu, “ancak toplum özgür olduğunda” şeklinde cevaplamak, fikrimce isabetli olacaktır. Üniversitelerin özgürlükleri/özerklikleri, toplumların üzerindeki baskının şiddeti ile doğru orantılıdır. Dolayısı ile burada yanıt aranan mesele, toplumsal özgürlük mücadelelerinde, devlet ideolojisi ile güdümlü kurumsal yapıların ne derece sorgulanacağıdır.
“Eğitim” ve modern anlamıyla akademi, yukarıdaki daracık analizle işaret ettiğim üzere, gökten tanrı eliyle indirilmiş bir kurum, fikir veya prensip değildir. Bu nedenle de, mütemadiyen var olacağı varsayımı ile düşünmeye başlamak bir hatadır. Bugün bu kavramın hâlâ daha dünyayı anlamaya yardımcı olması, yarın da bunun bu şekilde devam etmesi gerektiği anlamına gelmez. Post-truth kavramının tartışmaya açtığı, bu bağlamda, “eğitim”dir de diyebiliriz.
Malum, Gürpınar’ın da bahsettiği ve Türkiye’de eski kuşağın sahip olduğu iş güvencesi ve rahatlık bizim kuşağımız için ancak bir hayal. Henüz doktora öğrencisiyken Türkiye’de benim de mezunu olduğum bir üniversitede ders vermem ilk teklif edildiğinde çok sevindiğimi hatırlıyorum. Gözüm kapalı kabul ettiğim o dersten saat başına 50 lira almıştım.
Tüm dünyada akademik özgürlükler tehdit altındadır. Bu tehdit, kimi zaman üniversite kapatma, akademisyen ve öğrencilere yönelik ölüm tehditleri veya şiddet gibi açıktan, kimi zaman projelere bağımlılık, öncelikli çalışma alanlarının belirlenmesi, mobbing (bezdirme/yıldırma), dışlama gibi daha örtük yöntemlerle kimi zaman da akademisyenlerin ve öğrencilerinin kendi kendilerini sansürlemeleriyle kendini gösterir.