Bir kenti anlamak, ona karışarak, sokaklarında kaybolarak mümkündür. Şehirlerin ruhu, plazaların lobilerinde, AVM’lerin koridorlarında ya da güvenlikli sitelerin otoparklarında değil; sokaklarında yankılanan seslerde, kaldırımlara sinmiş ayak izlerinde, havaya karışan kokularda saklıdır. Zaman, mekânda kendini en çok duyusal bellek yoluyla kentte hissettirir; geçmiş deneyimlerin gündelik yaşamın kültürel ritmine işlenmesi, bireyin hafızasında kolektif bir topluluk kimliği ve aidiyet duygusu oluşturur. Oysa modern kentler, insanı yürüyüşten uzaklaştırarak bu duyusal hafızayı yok etmiş; geniş yollar ve hızın kutsandığı kent tasarımları, şehri çabuk tüketilen bir fon haline getirmiştir.
Hem uzak, hem de yakın taşrayı neo-liberalizmin işleyiş biçiminden, etkisinden ayrı düşünemeyiz. Merkeze taşınmak, bir anlamda akmak, kadim bir öykü elbette. Burada akla merkez neresidir sorusu geliyor ister istemez. Geçmişte İstanbul’du, Cumhuriyet’le birlikte Ankara. (Kimilerinin yeniden İstanbul olsun arzusu malum; bir türlü tatmin edilemeyen o fetih duygusuyla birlikte. Aslında onlar için mesele akmak değil, akın etmek galiba.) Ancak, yeni dönemde metropolleri de merkez saymayı düşünmek gerekiyor gibi görünüyor.
Çok geçmeden Gökçek ve onun etrafındaki rantsever kümenin bir eseri olarak Batıkent ve Eryaman arasında boş araziye bir metro istasyonunun kurulduğunu gördük. İstasyonun yakınlarında herhangi bir yerleşim bölgesi yoktu. Bu inşaattan bir süre önce Susuz Göleti yeniden düzenlenerek Göksu adıyla Ankara’nın Gençlik Parkı ve Gölbaşı’yla birlikte sayılı durgun su ortamlarından birisi olarak belirdi.
Bu yıl öykü günlerinin odağına bu temaları almamızın nedeni, uzun zamandır gündemi belirleyen olgulardan biri olan göçün tarihine, edebiyattaki karşılığına öykülerden bakmak istememizdi. Böylece gurbetçi işçilerin, gurbete gelin gidenlerin, tehcire, sürgüne, mübadeleye maruz kalanların, iltica etmeye mecbur bırakılanların öykülerdeki görünürlüğü sayesinde çok yönlü bir bakış elde etmeyi umduk.
11 Ağustos’taki pogrom girişiminden sonra bölgedeki gerilime daha fazla seyirci kalamayan kamu otoritelerinin göçmenlere yönelik politikaları tamamen değişti. Suriyelilere yönelik saldırılara katılanlara yönelik yaptırımlar yasal işlem başlatmak ile sınırlı kalırken, aldıkları bir dizi kararla devletin sağ elini bu sefer Suriyeli sığınmacılar için harekete geçirmiş olan idarecilerin uygulamaya koydukları bir dizi karar, pogrom gecesinin mağduru olan bölgedeki Suriyeliler için hayatlarını daha da zorlaştıracak sonuçlar doğurdu.
Savcılık sekiz ay boyunca, “gizlilik kararı verdim bakamazsınız. Siz benim hazırlığımı bekleyin” dedi. Sekiz ay sonra çıkan iddianame, felaket bir iddianameydi. Oysa dava açıldığında Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi “ülkenin en büyük katliamı” diye ifade etti. Ülkenin en büyük katliamının iddianamesi, çok kötü hazırlanmış bir soruşturmanın sonucu. Her açıdan baştan savma, yetersiz ve eksik.
Fakültede öğrenciyken ne Ankara'yı seviyordum ne fakülteyi. Sürekli kaçamak yapıp soluğu memlekette alıyordum. İsmet Özel okuyup, sabahlara kadar tarih konuşup bekâr evlerinde demleniyorduk. O gecelerin birinde dediler ki bir vatandaş gelmiş İstanbul'dan ve bize bir şeyler anlatmak istermiş. Anlatacağı ne ise çabuk söylesin, bozkır çocuğu sıkıya gelemez, tez sıkılır diyerek yola düştük.