Öteki, gölge ya da kötü ikiz örnekleri her ne kadar içerik açısından farklılıklar taşısa da özü, karşıtların birliği şeklinde ifade edilebilir. İnsan, Aydınlanma ve modernizmin iddia ettiği gibi bütünsel, yekpare ve akli bir varlık değildir. O bir çelişkidir ve davranışları çoğu zaman rasyonel anlamda açıklanamaz. Modern dönemde kurgulanan varlık tasarımlarına taban tabana zıt olan edebiyattaki bu yaklaşım, genel anlamıyla sanat ve estetiğin görece özgür, ayrıcalıklı ve zamanın ruhu dışında olmasıyla ilişkilidir.
Gülabi Aksu ve elbette diğer Migros işçileri her şeyden evvel “öteki”ne/“biz”e hitap etmiştir. Ve davet etmiştir aynı zamanda “öteki”ni… Ancak ötekinin, ötekinin (biricik ve de çıplak) yüzünün, bu bahisle gözyaşının da bizi davet ettiği etik sorumluluk hemhal olmakla alakalı değil ve tabiatı icabı olamaz da. Zira başkası aynılığı, aynının egoizmini o tekinsiz ve/veya diferansiyel gelişiyle sarsandır.
Kendi yüzümüzü, yansımasını değil, bizzat yüzümüzü, yine bizzat kendi gözlerimizle göremezken ötekinin yüzü bize nasıl da kuvvetlice dahil olur. Ve işte o “yüz”ün sahibi hiç ölmemiş gibi yaşayabilir miyim ben artık, o cinayet hiç işlenmemiş gibi? Hem de bana, yüzüme karşı seslenirken Öteki, Afgan ya da değil...
Egemenlerin "medenileştirme" hikâyeleri genelde bu kurgu üzerinden ilerler. Hikâye, ötekinin vahşiliği, barbarlığı, çirkinliği, bedenen sıradışı, fikren sapkın olduğu anlatısıyla başlar, aile mefhumundan, adalet duygusundan, acımadan ve ahlâktan yoksunluğu üzerine abartılı sözlerle devam eder. Öteki, korkunç, hain ve sinsidir aynı zamanda. İnsan bile denemez onun için. Bu yüzden öldürülmesi değil ancak yok edilmesi mümkündür.
Toplumların neyi hatırlayacağına ya da neyi unutacağına her türlü iktidar odağı karar veriyordu. Bu yüzden bir ülkenin tarihine bakacaksak eğer sadece popüler tarihine değil, kişisel tarihlere, ötekileştirilmiş azınlıkların tarihine de bakmak gerekir. Bu sebeple Benjamin’in önermesiyle tarihçi, (tarihsel maddeci-entelektüel-bilincinde olan-belki de bir fotoğrafçı) “tarihin tüylerini tersine fırçalamayı kendisi için görev sayan” kişi olmalıdır.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısından geriye doğru baktığımızda, kaba bir hesapla, son iki yüz- üç yüz yılı, insanlığın genel anlamda bilgilenmek, özgürleşmek, eşitlenmek, adalet arzusuna karşılık bulmak, yerel ve genel despotik yapılara karşı korunmak ve elbette her konuda ilerlemek ve karanlık geçmişin tasallutundan kurtulmak için yoğun bir uğraş içinde olduğunu ve başkaldırılarda bulunduğunu görürüz.
Olumsuzu söylememe biçimlerimiz, bizi oluşturan fikirlerden kaynaklanır. Bunun her zaman bilinçli geliştiğini söylemek zor. Ama tarihin ve dilin hafızasına baktığımızda “söylenegelme” durumunun bir başlangıcı olduğunu, güzel manadan olumsuza doğru kelimenin yapısal değişiminde ve bu halde kalıcılaşmasındaki en büyük katkının “öteki” kavramına bakışımız olduğu söyleyebiliriz.