Güncel lise ve üniversite öğrencileri hareketi, Macronizm’in sonunun geldiğini işaret ediyor. Gençlik basit bir şey istiyor: kendini yetiştirmek için gerekli imkânlar ve kaliteli bir öğrenime erişmek. Bunu ifade ederken, öğrenci hareketi iktidarın şüphesiz en bariz başarısızlığına parmak basıyor: 2017’den bu yana kamu bütçesinde görülen öğrenci başına %20’lik, felaket niteliğinde ve eşi benzeri görülmemiş bir düşüş.
Hükümet, oldukça büyük bir samimiyetsizlikle, yükseköğrenimin nominal bütçesinin 2017 ile 2026 yılları arasında 13,3 milyar avrodan 15,5 milyar avroya çıktığını (+%17) zaman zaman seslendiriyor. Bu doğru, ancak aynı dönemde enflasyon %22 olduğu için bütçe reel olarak %5 azalmış demektir. Buna ek olarak, yükseköğrenimde öğrenci sayısı 2,6 milyondan 3 milyonun üzerine çıkmış, yani %15 artış göstermiştir. Sonuç olarak, ekonomist ve Küresel Eşitsizlikler Laboratuvarı eş direktörü Lucas Chancel’in çevrimiçi olarak paylaştığı verilerin de açıkça gösterdiği gibi, yükseköğrenim bütçesi öğrenci başına yaklaşık %20 oranında düşmüştür.
Bu, somut olarak, yüz binlerce gencin lise diplomasını (bakalorya) almak için çok çalışmış olmasına rağmen, onları yükseköğrenime kabul etmek için hiçbir önlemin alınmadığını gösteriyor.[1] Özellikle, teknik ve mesleki lise mezunlarının sayısı önemli ölçüde artmış olsa da, Teknoloji Üniversite Enstitüleri ve Yüksek Teknisyen Sertifikalarındaki kontenjanlar bu artışı karşılayamamıştır; bu nedenle pek çok öğrenci, aşırı kalabalık, daha az maliyetli ve genellikle ihtiyaçlarına ve beklentilerine hiç uymayan üniversite bölümlerine yerleştiriliyor. İnsani ve ekonomik israf muazzam boyutlarda ve büyük bir eşitsizliğin ve hiyerarşi ideolojisinin kanıtı olarak karşımızda duruyor. Macron’un yandaşlarına göre, ulusların refahı, dahice yenilikçilerden ve öncülerden oluşan son derece küçük bir azınlığa bağlıdır. Geri kalanlar ise zenginliklerin kendilerine yukardan damlamasını sabırla beklemelidirler.

Buna ilaveten bir de şunu söyleyelim: Yükseköğretimdeki kontenjan sıkıntısı, öğrenciler, aileler, öğretmenler ve araştırmacıların sistemi değiştirme yönündeki tekrarlanan çağrılarına rağmen, anlaşılmaz bir algoritma (Parcoursup) kullanılarak, çok büyük bir kapalılıkla yönetildi. 2019’da hayata geçirilen reformla uygulamaya giren, lisenin son iki sınıfında yükseköğrenim alanı seçimine yol verecek seçmeli ders kümeleri sisteminin son derece karmaşık olması ve bunun haftalık ders programlarında büyük boşluklar ve düzensizlikler yaratmasıyla, dönemin milli eğitim bakanı Blanquer’in bakalorya sınavı reformu fiyaskoya dönüştü.[2] Bütün bunlar bölgeler arasındaki yapısal eşitsizliklerle damgalanmış bir bağlamda gerçekleşti.
Araştırmacı Asma Benhenda’nın milli eğitim bakanlığı maaş kayıtlarına dayalı olarak yürüttüğü çalışmalar, sözleşmeli veya yeni başlayan öğretmenlerin okullardaki oranı en zengin bölgelerde (Paris, Hauts-de-Seine) %10’un biraz üzerindeyken, aynı oranın en yoksul illerde (Seine-Saint-Denis, Val-de-Marne) %50’ye ulaştığını gösteriyor. Sonuç olarak, ortaöğretimdeki öğretmenlerin ortalama maaşı, [düşük gelirli hanehalklarının çoğunlukta olduğu] öncelikli eğitim bölgelerinde ödenen (cüzi) primler hesaba katıldığında bile, en yoksul bölgelerde en zengin bölgelere kıyasla yaklaşık %20 daha düşük.
Şimdiki Milli Eğitim Bakanı, televizyon programlarında [Paris’in işçi ve göçmen nüfus yoğunluklu banliyösü] Seine-Saint-Denis’in Paris’ten daha iyi donanımlı olduğunu söylerken, yalnızca sınıflardaki öğrenci sayısını dikkate alıyor. Buna karşılık öğretmenler arasındaki maaş farklarını görmezden gelerek, görevine yakışmayan bir tutum sergiliyor. Gerçek şu ki, dezavantajlı bölgelerde sınıflar (biraz) daha az kalabalık, öğretmenler ise (çok) daha az eğitimli ve deneyimsiz. Bu iki olgunun birleşiminin bu öğrencilere bir fayda sağladığı hiç de kesin değil.
Eğitim kaynaklarındaki yetersizliği ve özellikle öğrenci başına harcamalardaki düşüşü haklı göstermek için iktidar, Fransa’nın daha fazla yatırım yapacak imkânı olmadığını öne sürüyor. Ancak bu, çifte bir mantık hatasının ifadesidir. Kamu borcu, 1970’te GSYİH’nin %20’si iken bugün %120’ye vardı. Ancak aynı dönemde özel servetler çok daha fazla arttı: GSYİH’nin %300’ünden %600’üne çıktı ve en büyük finansal servetler bakımından aşırı bir yoğunlaşma gerçekleşti. Başka bir deyişle, Fransa’nın ulusal serveti, yani özel ve kamu borçları düşüldükten sonra özel ve kamu servetlerinin toplamı hem mutlak rakam olarak hem de GSYİH yüzdesi olarak hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Ayrıca GSYİH’nin kendisi de hiç bu kadar yüksek olmamıştı.
Başka bir deyişle, Fransa hiç bu kadar zengin olmamıştı. Dolayısıyla çözmemiz gereken sorun bir bölüşüm meselesidir. 1945’te durum çok daha zordu; o zamanlar kamu borcu bugünkünden daha yüksekti ve özel servetler tükenmiş durumdaydı. Bu durum, en yüksek servetlere yüzde birkaç on oranında uygulanan bir ulusal dayanışma vergisinin getirilmesini engellemedi; bu vergi bugün çok daha fazla gelir getirebilir. Bu girişimden kayda değer bir şey beklenemeyeceğini durmadan tekrarlayanlar, tarih konusunda olduğu kadar aritmetik konusunda da pek zayıflar.
İkinci hata ise daha da vahim. Herkes biliyor ki önümüzdeki on yıllarda eğitim ve sağlık harcamaları GSYİH’den daha hızlı artacak. Ancak garip bir şekilde, bazıları bunun özel sektör harcamalarıyla karşılanmasının daha verimli olacağını düşünüyor. Oysa elimizdeki tüm tarihsel ve karşılaştırmalı veriler, tam tersine, kamu sektörü, dernekler ve kâr amacı gütmeyen sektörlerin birçok alanda, özellikle de eğitim ve sağlıkta, klasik kapitalist mantıktan daha iyi sonuçlar verdiğini gösteriyor. Bugün bu sektörlere yeniden yatırım yapmak, sadece bölgeler ve sosyal sınıflar arasındaki eşitliği sağlama meselesi değildir. Aynı zamanda, farklı bir kalkınma modeli inşa etmek amacıyla ekonominin meta üretiminden daha fazla uzaklaşması ve kademeli olarak gayrimaddileşmesi için de bu yatırımlar merkezî önemdedir.
Umarız ki, şu anda devam eden toplumsal hareket, bu konuların yaklaşan seçim gündeminin merkezine yerleştirilmesine katkıda bulunur.
Fransızcadan çeviren: Ahmet İnsel
Le Monde'un 18.10.2026 tarihli nüshasında yayınlanmış ve yazarın izniyle çevrilmiştir.
[1] Fransa’da 1808’de Napolyon Bonapart’ın ihdas ettiği, lise eğitimi sonunda üniversiteye kaydolma hakkı veren sınavlar. Bakalorya o tarihten beri yükseköğrenimin ilk diplomasıdır. Bu nedenle bütün bakalorya sahibi öğrencilerin bir yükseköğrenim kurumuna kaydolma hakkı vardır ve milli eğitim bakanlığının bölge temsilcileri kayıt talepleri reddedilenlere bir eğitim kurumu bulmak zorundadır. İkinci dünya savaşına kadar çok küçük bir elit azınlık (takriben on beş bin kişi) her yıl bakalorya diploması alıyordu. Eğitimin demokratikleşmesiyle birlikte şimdi on sekiz yaş kuşağında bakalorya sahibi olanların oranı %8o. (çevirenin notu).
[2] 2018’de uygulanmaya başlayan yükseköğrenim seçme ve kayıt sistemi Parcoursup, seçim sisteminin kapalılığı ve belirsizliği nedeniyle bugün lise öğrencileri ve velilerinde büyük endişe ve gerginlik yarattığı için öğrencilerin şikayet listesinde en üst sıralarda yer alıyor [çevirenin notu].





