Doğru Sözün Tahakkümü

Bir tartışma ânını düşünelim: Birinin söylediği bir cümle daha tamamlanmadan odadaki havayı değiştiriyor. Sözün içeriği değil, söylenebilir olup olmadığı tartışılmaya başlanıyor. Kimileri bu cümlenin zaten hiç kurulmamış olması gerektiğini söylerken, kimileri de söylenmesinin gerekli olduğunu savunuyor. Elbette, o anda mesele artık sözün hangi koşullarda mümkün olduğu sorusuna kaymalıdır. Çoğu zaman fark etmeden içinden konuştuğumuz, söylemin de içinden kurulduğu ve işlediği bir “zorunluluk” alanına açılırız burada.

Zorunluluk nedir? Bir şeyin olduğundan başka türlü olamamasıdır; bir önerme ya da olgu zorunluysa, aksi düşünüldüğünde çelişki oluşur. Mantıksal zorunluluk, kavramların ve önermelerin işleyiş yapısında bulunur, çelişmezlik ilkesine bağlı olduğu için doğruları dile getirir çünkü matematiksel zorunlulukla belirlenmiştir. Maddi ya da fiziksel zorunluluk, etki-tepki, neden-sonuç vb. bağlantılarla doğa yasalarına bağlı olarak meydana gelen doğal zorunluluktur, olguların belirli nedensel koşullar altında farklı gerçekleşememesini ifade eder. Zorunluluk meselesi açısından önemli bir başka alan ise etik alanıdır. Etik zorunluluk, genelde toplumun özelde bireyin uyması beklenen, mevcut ya da yürürlükteki ahlaki ilkelerle ilgilidir. Doğal zorunluluk gibi değildir ya da mantıksal zorunluluğa da benzemez; bir gereklilik, bir görev olarak gerçekleşir, aksini yapmanın yanlışlığından doğar. Evrensel bir etik ilkeye dayanabileceği gibi, bir toplumsal mutabakatın ya da mücadelenin kazanımına da dayanabilir. Dolayısıyla, etik zorunluluğu bir yükümlülük olarak düşünmek mümkün görünüyor.[1]

Zorunluluğun farklı biçimleri arasındaki ayrım politik tartışmalar için de önemli. Mantıksal zorunlulukta “başka türlü olamaz” ifadesi, aksini düşünmenin imkânsızlığı anlamını taşır; etik zorunluluktaysa ihlal edici bulunduğu için kolaylıkla yasaklanan, bir buyruğa dönüşen söz anlamına gel(ebil)ir. Öyleyse, etik zorunluluk ile özgürlük arasında ilişki nasıl kurulacak? Örneğin, kimlik temelli mücadeleler genellikle bir zorunluluk duygusuyla hareket eder, etik bir zorunluluğa yaslanırlar. Bunun riski, etik zorunlulukların sanki mantıksal ya da doğal bir zorunlulukmuş gibi sunularak tartışılmaz hale getirilmesi olabilir. Bana kalırsa, bu denklemde zorunluluğun nasıl kavrandığı, özgürlüğün nasıl düşünüleceğini de tayin ediyor ve aynı zamanda etik zorunluluğun kim tarafından, hangi yetkiyle ilan edildiği sorusunu da. Niyetim, bir özgürlük değerlendirmesi yapmak değil, “geçerken söylüyorum”, etik zorunluluğun söylem ve dil üzerindeki etkisine bakmanın daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Konuyu politik doğruculuk meselesine doğru genişleteceğim. Politik doğruculuk, elbette bir boşlukta doğmadı, dilin dışlayıcı, aşağılayıcı vb. biçimlerine karşı yürütülen uzun mücadelelerin sonucu olarak ortaya çıktı; tarihsel olarak bakıldığında marjinalleştirilmiş grupların kendilerini adlandırma hakkını talep etmesi, ayrımcı söylemlerin dolaşımını kesmeye yönelik çabalar, dilin masum olmadığını, toplumsal gerçekliği kurduğunu gösterdi. Başlangıçta susturulmuş olanın söz alabilmesinin koşuluydu. Tekil ya da homojen bir olgu değil, politik ihtiyaçlar sebebiyle kimi zaman hak kazanımlarını mümkün kılan, kimi zamansa bu kazanımların muhafazasını üstlenen çeşitli biçimleri var.[2]

Politik doğruculuk, etik zorunluluğun güncel ve epey belirleyici bir görünümü, çoğunlukla ayrımcı dil ve pratiklere karşı etik bir zorunluluk söylemi üzerinden şekilleniyor; belirli ifadelerin kullanılmaması, temsillerin sorgulanması ya da söylemlerin dönüştürülmesi vb. bir tür etik zorunluluk olarak ortaya konuyor. Hareket noktasında şaşırtıcı ya da kuşkulu bir şey yok, üstelik etik zorunluluğun politik bir değeri de var. Fakat bu değerin kendisi, zamanla araçsallaştı. Dilin düzenlenmesi, sözü iktidarın elinden kurtarmak amacıyla devreye girdiğinde özgürleştiriciydi ama aynı hareket, söylemin sınırlarını önceden belirlenmiş meşruiyet ölçütlerine göre kapattı, artık bir denetim mantığı da üretiyor.[3] Kaçsam da yine özgürlük konusuna geliyorum.

Mesele benim açımdan politik doğruculuğu basitçe reddetmek ya da kabaca mahkûm etmek değil, hangi ihtiyaçlardan doğduğunu ve hangi hak mücadeleleriyle iç içe geçtiğini göz ardı etmeden, hatta tam da bu nedenle, başlangıçta “doğruyu söylemek” için devreye giren bir sözün, zamanla bir dokunulmazlık halesi örebilmesi, eleştiriden muaf tutulmak istenmesi. Hemen itiraz gelecektir, genelde bir dışarı sorunu, dışsal sorun olarak görülüyor eleştiriye kapalı olmak meselesi. Düşünce yerini teyide, eleştiri yerini sadakate, siyaset de yerini ahlaki aidiyetin daha steril ama daha dar alanına çoktan bıraktı. Böyle bir durumda, ne söylenebilir sorusu, aynı zamanda kimin adına ve hangi zorunlulukla söylenebilir sorusunu da doğuruyor. Kim konuşuyor, nereden konuşuyor ve daha da önemlisi konuşma hakkını hangi sebeple kendinde buluyor? Doğru söz kim tarafından, hangi koşullarda ve hangi zorunluluk adına kurulabiliyor?

Daha radikal bir perspektife geçersek eğer, politik doğruculuğun sınırlarını aşarak bizzat etik zorunluluğun kendisinin politik olarak nasıl kurulduğu sorusunu sormamız gerek. Meşruiyeti belirleme yetkisi kimdedir? Çoğu zaman görünmez olan bir otorite, kim adına nasıl konuşulacağına karar verir, fakat kendisini sıklıkla sorgulanamaz bir etik konuma yerleştirir bu otorite, genellikle kurumsal bile değildir, anonim ve kolektif bir duyarlılık olarak cereyan eder. Belki de bu yüzden daha güçlüdür ve sorgulanması güçleşir çünkü kimse adına konuşmaz, herkes adına konuşuyor gibidir.

Kuşkusuz, tüm bunlar rastlantısal değildir. Dil üzerindeki mücadele siyasal olanın merkezinde yer alan bir mücadeledir; modern politik mücadeleler uzun süredir toplumsal gerçekliğin kuruluşuna katılan etkin bir kuvvet olduğunu gösteriyor dilin. Öyle ya, dilde hem tahakküm ilişkilerini yeniden üretebilir hem de bu ilişkileri tersyüz edebilir, hatta bozabiliriz, dolayısıyla dil üzerinde yapacağımız her düzenleme iki karşıt istikametle sonuçlanır. Dışlayıcı söylemi etkisizleştirmek, aşağılamaların dolaşımını kesmek isteriz mesela. Ama işte, dilin belirsizlikle, kaymayla, çokanlamlılıkla ve kendi sınırını aşma kapasitesini daraltma riskini de göze alırız aynı anda. Ezcümle, politik doğruculuk tartışmasının kalbinde, dil ile ne yapılabilir sorusu yatıyor.

Politik doğruculukta doğru söz ile yanlış söz, meşru ile yasak adlandırma arasındaki sınırlar keskindir. Başlangıçta susturulmuş, bastırılmış, aşağılanmış öznelerin söz alabilmesinin koşulu olan etik zorunluluk, zamanla sözün kendisini riskten arındırmak isteyen bir emniyet düzenine dönüşmüştür. Aciliyetle, dilin politik denetimi ile dilin politik sorumluluğu arasında ayrım yapmak gerekiyor, ayrımlar silikleştirildiğinde kimin haklı, kimin haksız olduğunu hızla tayin etme imkânı elde ediyoruz ve bu da kimsenin hayrına değil! Dil, dünyayı açan araç olmaktan çıkıp aidiyet bildirmeye başladığında, bir tür ahlaki pasaporttan farksızdır. Kimin doğru sözü söylediği, kimin yeterince “hassas” olduğu sözün önüne geçerse, belki de doğru sözü bulmak düşünmekten daha kolay hale gelir, “olaylar, olaylar üzerine düşünceden her zaman daha hızlı ve daha sıkışıktır” (s.36).[4] Çoktan belirlenmiş ayrımlara göre doğru yerdeyizdir zaten, düşünceye pek ihtiyaç yoktur.

Böyle bakıldığında, politik doğruculuğun ürettiği sorunlardan biri de dil ile hakikat arasındaki ilişkinin biçim değiştirmesi. Hakikat artık güvence altına alınmış bir doğruluk gibi işliyor. Özgürlük ile dil arasındaki ilişkiyi politik doğruculuk bağlamında yeniden düşüneceksek, özgürlüğün sık sık zannedildiği gibi sınırsız konuşma hakkı anlamına gelmediğini bir kez daha hatırlamak gerek. Dilin büsbütün emniyete alınması, eleştirinin, ironinin, tereddüdün, öz-eleştirinin, hatta bazen kurtarıcı olabilecek yanlış anlamanın da tasfiyesi anlamına gelir, yani politik alanı fakirleştirir ve bu denli güvence altında olması, aslında hakikatin ortadan kaldırılmasıyla aynı kapıya çıkar. Hakikat için seferber edilen söz, kendi sınırlarını bekleyen muhafız gibidir.

Bunun sanat tartışmalarındaki karşılığı açıktır. Bir sanatçıya ya da esere yönelen kolektif hüküm çoğu zaman estetik bir değerlendirmeden önce dil operasyonu içinden başlıyor. Bir roman örneği: Eserin kendisi üzerine konuşmak yerine, yazarın daha önceki bir açıklaması, bir imzası ya da ait olduğu varsayılan kimlik üzerinden problemli ilan ediliyor ve ardından roman artık okunmuyor, hakkında kurulmuş hazır cümleler tekrar ediliyor. Etik tahkikat denilebilir. Ya da bir film: Eserin ne yaptığı, hangi anlam katmanlarını açtığı tartışılmadan, önce filmin yeterince “hassas” olup olmadığına dair bir hüküm veriliyor, bazı adlar devreye sokuluyor, ardından o adların taşıdığı etik zorunluluk, böylelikle eserin etrafında dolaşan bütün anlam ihtimalleri bastırılıyor. Fikirler diyemiyorum. Somut iki örnek üzerinden gidelim. Emir Alper’in Kurtuluş filmi gösterime girdiğinden beri filmdeki Kürt ve devlet temsilini sorunlu bulan sert eleştiriler yazıldı ve kısa sürede bu sorun üzerinde ortaklaşıldı. Filmin sanatsal katmanlarının çoğu bu tek merceğin arkasında kaldı, konuşul(a)maz oldu. Eleştirilerin haklı/doğru olup olmaması bir yana, filmin tek politik ve etik soru etrafında bütünüyle mahkûm edilmesi ve bunun etik zorunluluk adına yapılıyor olmasıyla karşı karşıyayız. İkinci örnek, Murathan Mungan’ın 995 km romanına bakalım. Roman yayımlandığında büyük beğeni topladı, ödül aldı, gördüğüm kadarıyla neredeyse hiç eleştirilmedi. Burada da aynı mekanizma devrede, eser eleştirel mesafenin bertaraf edildiği bir etik zorunluluk alanına yerleştirildi. Fark sadece işaretin yönünde, mahkûmiyetin yerini bu kez dokunulmazlık aldı. Ortaklaşan sözün başka yüzleri, olumlu da olsa olumsuz da olsa, politik doğruculuğun ta kendisi. Şunu belirtmekte fayda var; söz konusu eserler değil, onları birer dava dosyasına dönüştüren alımlayıcılarıdır politik doğrucu olan, bir etik kapan ören. Eğer her eser daha en baştan doğru kategorisine, doğru etik konuma, doğru politik yere yerleştirilecekse, sanatın sunduğu o “fazlalık” ortadan kalkmayacak mı? Sanatın yaptığını, yap(a)madığını tarif edecek ikinci, üçüncü, dördüncü dili kurma sabrını kaybetmiş durumdayız, hükmün dili çok hızlı.

Kamusal alan teyidin alanına dönüştükçe herkes yerini bilsin, herkes tarafını hemen seçsin isteniyor. Böyle bir yerde sanatın otonomisinden söz etmek de zorlaşıyor. Bana öyle geliyor ki, sorumsuz bir ifade özgürlüğünü savunmak yerine dilin bozan, açan, yanılabilen, meşru görünen ayrımları bile yerinden edebilen yanını, bir başka deyişle kaderini savunmak gerekiyor. Elbette burada kastedilen, dilin hiçbir etik sınır tanımaması değil. Nefret söyleminin karşısında dilin sorumluluğunu almak kadar sorumluluk ile denetimi birbirine karıştırmamak da elzem. Asıl güçlük şu: Ayrımın kendisi kavramsal olarak kurulabilir, ancak işletilebilir ölçütleri her durumda geçerli olacak bir biçimde belirlenemez, pratikte her zaman açık ölçütler bulunamaz. Sözün kapatılmasına razı olmayarak henüz tamamlanmamış sözün hakkını savunmak gerek, doğru sözün değil. Kekeleyenin, dolananın, geri alanın, yeniden kuranın, bir hüküm vermeden önce fikrin çevresinde dolaşan sözün hakkını. Hemen adlandırmamak, hemen mahkûm etmemek; sözü örten hüküm perdesini bir anlığına aralamak, eleştirinin en eski, en zor görevi hâlâ budur.

Jacques Ellul’a göre modern zamanlarda sözün düşüşü ile teknolojinin yükselişi arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Teknik zihniyet, dilin tartışma, paradoks ve muamma gibi kendine özgü niteliklerini, statüsünü, gücünü tasfiye eder (Argın, s.57). Bugün politik doğruculuğun pratiğinde de benzer bir işleyişi gözlemliyoruz. Dijital devrimin hızlandırdığı anlık tepki düzenekleri, düşüncenin doğasını devre dışı bırakıyor. Argın’ın Ellul’dan aktardığı gibi, “teknisyeni ne nihai durumlar ne de anlam ilgilendirir; ideal olan, var olan her şeyi bir makineye dönüştürebilmektir: dil, iletişim ve bütün ilişkiler, makineler haline gelirler” (s.56). Bir paylaşıma hemen reaksiyon vermek, bir açıklamayı bağlamından koparıp anında yargılamak, bir eseri tek etik meselenin altına yerleştirip kapatmak, Heidegger’in “hesapçı düşünme” dediği şeyin ta kendisi.[5] Düşünce zaman ister. Düşünce, yanılma hakkını da içerir, geri adım atabilme lüksünü de, henüz karar vermedim demeyi, diyebilmeyi de. Politik doğruculuğun yarattığı denetim düzeni, bu zamanı ve lüksü elimizden alıyor.

Bütün bu tartışma, baştaki o ayrımı yeniden düşünmeye zorluyor bizi. Mantıksal zorunlulukta itirazın anlamı yok, doğal zorunlulukta ise kaçışın, etik zorunluluksa kendisini ne kadar “zorunlu” gibi sunsa da, her zaman kurulmuş, dolayısıyla yeniden kurulabilir olandır. Bir kesinliğe dönüştüğünde zorunluluk, doğru söz hızla bulunuyor, yanlış söz hızla ayıklanıyor, düşünce de hızla ortadan kayboluyor. Zorunluluğun diliyle konuşmak kaçınılmaz olabilir, yine de o dili her seferinde yeniden sorgulayabilmek, Spinoza’nın deyişiyle “aklın kılavuzluğunda” düşünmeye alan açabilmek, bu belki de gerçek özgürlüğün tek imkânıdır, eğer hâlâ böyle bir imkân kaldıysa.


[1] Yazıda zorunluluk kavramının felsefe tarihindeki bütün veçhelerini irdelemeye imkân yok. Yazının sınırlı amacı, mantıksal, doğal ve etik zorunluluk arasında temel bir ayrım yaparak etik zorunluluğun söylemde kendisini nasıl mantıksal/doğal bir zorunluluk kisvesiyle sunduğunu göstermek.

[2] Yalnız şu da var; ezilenden yana olmak, doğruda durmak vb. niyetler, ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, bizi politik doğruculuğun dışında tut(a)maz. Ne zaman kendimizi orada bulacağımız, nasıl diyelim, bir an meselesidir.

[3] Süreyyya Evren’in bu konuda güzel bir yazısı var, politik doğruculuk meselesinin özündeki sansür-otosansür mekanizmasının nasıl çalıştığını anlatıyor: “Mutlak politik doğruculuk çağı ve sol liberalizm”, (Birikim 393-394). Bu yazıya tek itirazım, faturayı sadece sol liberallere kesmiş olması, oysa hangi ideolojik konum olursa olsun benzer bir tahakküm biçimi üretilebiliyor.

[4] Umberto Eco’dan akt.: Şükrü Argın (2003), Nostalji ile Ütopya Arasında, İletişim.

[5] “Aydınlanma'nın en tekinsiz modern eleştirmenlerinden biri olan Heidegger'in söylediği gibi, bu modernite hali, ‘hesapçı düşünme biçimi'nin, 'tamamen teknolojik bir nitelik taşıyan ve tek derdi dünyaya insan iradesini dayatmak olan bir düşünme biçiminin tahakkümü' altındaki 'ruhsuz' bir dünyadır. Ve bu 'ruhsuz dünya', kuşkusuz, damgasını toplumsal, siyasal ve kültürel hayatın tüm alanlarına acımasız bir biçimde vurmuştur. Her şeyin kendi üzerine kapanmasında; örneğin, siyasetin, kamusal bir faaliyet değil de, salt bir 'idare etme' işi haline gelişinde; sanatın, giderek kendi kendine oynanan bir oyun haline gelişinde; bilimin, salt bir teknik haline dönüşünde; felsefenin, giderek bilgelikten arınmış 'mesleki' bir uğraş haline gelişinde, bu damgayı görmek mümkündür.” (Argın, s.41)