8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Ortadoğu’ya Yeniden Bakmak

8 Nisan, 1990 yılından bu yana, Dünya Romanlar günü olarak kabul ediliyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, geçmişin peri-patetik/göçebe zanaatkâr toplukları, “Opre Roma!” (Ayağa kalk, Roma!) şiarıyla, kendi hakları için, bir araya geliyorlar.

20. yüzyılın başlarında, “Çingeneler” olarak anılan topluluklarla ilgili batıda yapılan çalışmalar çoğunlukla etnografik, folklorik, müzikoloji ve tarihsel köken çalışmalarını içeren ve toplukları egzotikleştiren bir tarzla yapıldı. Günümüzde dahi, bu topluluklara dair sosyal, kültürel, siyasi, dini veya cinsiyet tarihi üzerine yapılan araştırmalar belli önyargı ve kalıp yargılarla yapılıyor. Bu bakış açısı, Romanların ötekileştirmesine ve stereotipleştirmesine hizmet ederek, dışlanmayı ve sistematik ayrımcılığı pekiştiriyor. Rom, Dom, Lom ve yaşadıkları coğrafyalardaki diğer jenerik isimlerle adlandırılan bu topluluklar, yüzyıllardır, neredeyse yaşadıkları her yerde, birlikte yaşadıkları diğer halklar tarafından sistematik bir ayrımcılığa maruz kalıyor, yok sayılıyor.

Tarihsel olarak toplulukların haklar bakımından eşitlik talepleri, insan onuruna yaraşır bir yaşam talepleri, ayrımcılığa uğramama mücadeleleri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayınlandığı 1948’den epeyce sonra başladı. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi kamplarında, Avrupa’da yaşayan Romanlara karşı büyük “Porajmos” (Roma Holokost) soykırım yapıldı ama uzunca bir süre bu soykırım görmezden gelindi. Tüm bu sistematik ayrımcılığa, dışlanmaya ve yok sayılmaya karşın, özellikle Roman sivil toplum kurumları, aktivistlerin verdiği mücadele ve 8 Nisan 1971’de Londra’da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi Roman hakları konusunda bir ilerleme kaydetse de, bugün, hâlâ, Avrupa ve diğer batı ülkelerinde ayrımcılık ve dışlanma devam etmektedir. Diğer tarafta ise, yüz yıllarca süren göçebe zanaatkâr yaşam deneyimi, ayrımcılık ve sistematik dışlanma karşısında oluşturulan “Roman kültürel kimliği” ve bu kültürel kimliği korumak için dış dünyaya kapalı bir toplumsal yaşam stratejisi oluşturulmuş durumda. Romanlar ve Gadjolar arasındaki bu durum ulusal ve uluslararası Roman strateji eylem planlarının işlemesinin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

Bugünün dünyasında bu topluluklar sadece batıda değiller, nerdeyse dünyanın her tarafına dağılmış durumdalar. Örneğin, Lom topluluklar, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye (Kuzey ve Doğu Anadolu) ve geniş Kafkasya coğrafyasında yaşamaktalar. Günümüzde, Lom dili, Lomavren yok olma tehlikesi altındaki diller arasındadır ve Lom kimliği, kültürü ve gelenekleri asimilasyonla karşı karşıyadır.   

Ortadoğu ise büyük ölçüde Dom topluluklarına ev sahipliği yapmaktadır. Dom toplulukları; Güney Kafkasya’dan başlayarak, İran, Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin ve diğer Körfez ülkelerinde yaşamaktadırlar.  Dünyada en fazla Dom nüfusunun yaşadığı ülke Mısır olup, bu ülke üzerinden kuzey Afrika’ya doğru tarihsel göç yolları uzanmaktadır. Kesin bir sayı bilinmemekle birlikte, Ortadoğu ülkelerinde yaklaşık 5 milyon Dom nüfusu olduğu tahmin edilmektedir.

Ortadoğu’nun Son Yüzyılı ve Domlar

Modern Ortadoğu tarihi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillendi. Savaşın galipleri olan Fransa ve İngiltere’nin çıkarları gözetilerek, Sykes-Picot Antlaşması’yla Osmanlı toprakları bölünerek mandaların sınırları oluştu ve bu sınırlar Irak, İsrail, Filistin Ürdün, Lübnan ve Suriye'nin modern sınırlarına yol açtı. Sykes-Picot Antlaşması'nın belirlediği sınırlar, antlaşmanın imzalandığı 1916 yılından 21. yüzyıla kadar, Ortadoğu coğrafyasında devam eden çatışmaların ana kaynağını oluşturdu. Coğrafyanın en büyük toplum kesimi olan Arapları farklı ülkelere bölerken, Kürtler, Dürziler gibi halkları; etnik, dinsel ve kültürel grupları farklı ülkelerdeki azınlıklar durumuna getirdi. Ortadoğu’da göçebe ve yarı göçebe bir yaşam süren zanaatkâr Dom topluluklarını sınırlar içine hapsetti.  

yüzyılda yağlı kalemle, düz çizgilerle çizilen bu harita; mezhepsel, aşiretsel, etnik ve inançsal bir ayrışmayı getiriyordu ve kısa sürede bu ayrışma çatışmaya dönüştü. Coğrafya uluslararası güçlerin desteğiyle kurulan ülkeler, monarşi, krallık, otokrat ve diktatörlerin yönetimindeki rejimlere bırakıldı. Geçen yüzyılda Ortadoğu halklarının yaşadığı çok sayıda travmatik deneyim, coğrafyanın yakın tarihiyle yakından bağlantılıdır.

1948 yılında Filistin topraklarına kurulan İsrail, 1973 yılına kadar Mısır, Suriye ve Ürdün de dahil olmak üzere Arap komşularıyla dört büyük savaş yürüttü.

Tarihsel olarak Ortadoğu, Kudüs Dom toplukların yaşadıkları önemli merkezlerden biriydi. İsrail ile Filistin arasında süren uzun süreli çatışma, Filistinlilerle birlikte Domların da Ortadoğu’nun diğer ülkelerine sığınmalarına sebep oldu. Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan’da Filistin mülteci kampları ve Filistinlilerin yaşadığı bölgelerde pek çok mülteci Dom derin yoksulluk içinde yaşamaktadır. Bu ülkelerde elli yılı aşkın süredir yaşayan topluluk üyelerinin önemli bir bölümü vatandaşlık dışında farklı statülerde yaşamakta, azımsanmayacak bir bölümü ise vatansız olarak yaşamlarını sürdürmektedir. Filistin ve İsrail’de yaşamaya çalışan topluluk üyeleri hem İsrail hem de Filistin’de gündelik hayatta sık sık ayrımcılıkla karşılaşmaktadır.

Bölgede İsrail’in saldırganlıkları, başta Lübnan olmak üzere diğer ülkelerdeki, mezhepsel, etnik ve dinsel fay hatlarını da harekete geçirdi. 1975 yılında Lübnan’da başlayan iç savaş yaklaşık 15 yıl sürdü ve bir milyonu aşkın insanı yerinden etti. Lübnanlı Domlar, Suriye, Ürdün gibi komşu ülkelere sığındılar, kentlerin çeperlerinde ve Bekaa Vadisi ve Ürdün Vadisi’nde ucuz işgücü olarak, mevsimlik tarım işçiliği yapmaktalar. Geri dönenler ise Beyrut başta olmak üzere Lübnan kentlerinin çeper mahallerinde, Ayn el-Helva, Şatila, Burc el-Baracne gibi Filistinli mülteci mahallerinde barınma, gıda, elektrik, temiz su, kanalizasyon gibi temel insani yaşam koşullarından uzakta bir yaşam sürmeye çalışmaktalar.

1980 yılında başlayan Irak-İran savaşı, Ortadoğu’da yüz yıllardır süren Sünni-Şii geriliminin 20. yüzyılda çatışmaya evrildiği, devletler arası ilk savaştı. Sekiz yıl süren savaşta yaklaşık bir milyon kişi hayatını kaybetti. Elimizde bu savaş süresince İran ve Irak topraklarında yaşayan, Ghorbati, Kowli, Kawliya, Gajar, gibi jenerik isimlerle adlandırılan Dom topluklarıyla ilgili çok fazla bilgi bulunmasa da son yıllarda bu topluluklarla yapılan hafıza çalışmaları, toplukların yaşadıkları acı olaylar ve yaşananlara dair veriler sunuyor.  

2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra olanlar, bu ülkede yaşayan Dom, Hıristiyan, Süryani ve diğer gayrimüslim toplulukların çeşitli baskı ve yıldırmalara dayanamayarak, binlerce yıldır yaşadıkları toprakları terk etmelerine sebep oldu. Rejimin yıkılmasıyla birlikte kamu ve özel kurumlar isyancılar tarafından talan edildi. Rejim yandaşlarının, etnik ve inanç azınlıklarının evleri ve işyerleri, dini mekânları tahrip edildi. Bu talandan Gajarlar da nasiplerini aldı. Gajarların yaşadıkları mahalleler tamamen talan edilip, evleri yakıldı. Kadın- çocuk demeden şiddete maruz kaldılar. Kadınlara cinsel şiddet de dâhil olmak üzere her türlü şiddet uygulandı, evler buldozerlerle yıkıldı, insanlar göç etmek zorunda kaldılar. Domlar Irak genelinde şehirlerde Şii militanlar ve El-Kaide gibi radikal gruplar tarafından çok sayıda vahşi saldırıya maruz kaldılar. Bu saldırılar sonucunda binlerce kadın, çocuk ve erkek, hayatını kaybetti. Irak yönetimi bu saldırılara sessiz kaldı. Bu gün Irak’ta her Çingene ailesinden bir ya da iki kişi bu fanatik gruplar tarafından katledilmiştir. Bazı Domlar, topluluklarını terk etmek ve yeni bir yaşam arayışı için Irak'ın başkentine ve diğer büyük şehirlere taşınmak zorunda kaldılar. Diğerleri yoksulluk ve tacizden kaçmak için Suriye, BAE ve Ürdün gibi komşu Arap ülkelerine kaçtılar. Topluk üyeleri sığındıkları ülkelerde, dilencilik, hırsızlık, fuhuş gibi yasal olmayan işler yapmak zorunda bırakıldılar. Büyük bir bölümü de, gittikleri her yerde, bu topluluklara uygulanan ayrımcılık yüzünden yeniden göçebe hayata geçmek zorunda kaldılar. Irak’ta bugün yaşayan Domlar en temel hizmetler olan içme suyu, elektrik, sağlık gibi yaşamsal gereklerden yoksun olarak yaşamaya çalışıyorlar. 2005 yılından bu yana, Irak'ın büyük şehirlerinin Bağdat, Al Diwaniya, Diyala, Musul ve Mothana gibi sınırlarında ayrı ayrı gruplar olarak yaşayan Dom toplukları, resmi hükümetin sistematik ırk ayrımcılığından mustaripler ve sosyal dışlanmaya uğramakta; anayasa ile güvence altına alınan haklarından mahrum edilmektedirler.

Arap Halk Ayaklanmalarından Bugüne Domlar

2010 yılının baharında Tunus’ta başlayan ve tüm Ortadoğu’ya yayılan halk ayaklanmaları, Arap sokağını hareketlendirdi; yıl boyunca süren gösteriler Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki otokratları devirdi. Suriye’de ise yıllara yayılan bir iç savaşa dönüştü. Körfez ülkelerindeki petrol zengini otokrasiler, büyük paralar harcayarak ülkelerini bu ayaklanma rüzgârından koruyabildiler. Lübnan, İran, Cezayir, Sudan gibi ekonomik bakımdan yoksul ülkelerde artçı ayaklanmalar oldu; bazılarında yönetim değişti, İran gibi ülkelerde meydanlar şiddetle susturuldu. Devrilen otokratlar, diktatörlüklerin yerine gelenler, Arap sokağının demokrasi taleplerine kulak vermeyip öncekilerin taklidine dönüşünce Arap sokağı sessizleşip, sustu.

Ortadoğu’da en çok Dom nüfusunu barındıran Mısır’da rejim değişikliği olsa da ülkede yaşayanlar ve Dom topluklar açısından iyi yönde pek bir değişiklik olmadı. Bugün Mısır’da yaklaşık iki buçuk milyon Dom yaşamasına rağmen büyük çoğunluğu kimliksizdir ve özellikle devlet tarafından kayıt edilmemişlerdir. Doğum kayıtları ve kimlik kartları resmi olarak yoktur. Kahire ve İskenderiye gibi pek çok şehirde nüfusları yüzbinleri bulan Dom grupları yaşamaktadır. Sosyal olarak izole edilen Dom grupları Mısır’ın yoksul bölgelerinde yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Nil Vadisi’nde, kirli su kanallarının çevresinde son derece kötü evlerde yaşamakta; daha çok metal işçiliği, dansçılık, falcılık gibi gündelik işlerde çalışmaktadırlar.

Dom toplulukları, tüm Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi tarihsel olarak Suriye’de de yaşamıştır. Suriye iç savaşının başlaması, 2011 yılında Domlar da dâhil olmak üzere birçok topluluğun kitlesel olarak yerinden edilmesine yol açtı. Çatışma ve istikrarsızlıktan kaçan çok sayıda Dom, komşu ülkelere, özellikle de Türkiye’ye sığındı. Ancak buraya vardıklarında ciddi zorluklarla karşılaştılar. Komşu ülkelerdeki birçok Dom mülteci, temel olanaklara erişimi olmayan geçici kamplara veya terk edilmiş binalara sığındılar. Sağlık hizmetleri, eğitim ve istihdam fırsatları gibi temel hizmetlere erişimde önemli engellerle karşılaştılar. Tarihsel olarak topluluklar sığındıkları ülkelerde, hem genel mülteci nüfustan hem de ev sahibi topluluklar tarafından sıklıkla sistematik ayrımcılık ve sosyal dışlanmaya maruz kaldıkları ve marjinalleştirildikleri için haklara ve hizmetlere erişimde önemli sorunlar yaşadılar; çoğu zaman yaşadıkları ülkelerde Suriyeli sığınmacılara tanınan statülerden mahrum tutuldular.

6 Aralık 2024’te, Suriye’de Baas rejiminin yıkılmasıyla yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönem, komşu ülkelere sığınmış milyonlarca Suriyelinin geri dönüşü için de yeni bir dönemin başlangıcını işaret etti. Günümüzde, Suriyeli mültecilerin yaşadığı ülkeler, özellikle de Suriye’nin komşu ülkeleri, geri dönüş koşullarının oluştuğu gerekçesiyle mültecilerin geri dönüşü için çabalarını yoğunlaştırdı. Son zamanlarda, mülteci topluluğunun ana gündem maddesini geri dönüş ve topluca sınır dışı edilme riski oluşturuyor.

Suriyeli mültecileri barındıran ülkeler, mülteci nüfusunu azaltma çabalarını artırdıkça, Domlar sınır dışı edilme riskiyle giderek daha fazla karşı karşıya kalmaktadır. Marjinalleştirilmiş durumları, karmaşık koruma çerçevelerinde yol almayı zorlaştıran sistemik engellerle birleştiğinde, onları zorla geri dönüşe karşı özellikle savunmasız hale getirmektedir.

Nitekim son bir yılda, gönüllü olarak ya da zorla geri dönenlerin içinde çok sayıda Dom aile de bulunuyor. Geri dönme kararı alanlarla yapılan görüşmelerde, Suriye’nin mevcut ekonomik ve güvenlik koşulları ailelerin yaşamlarını sürdürmeleri açısından önemli riskler barındırıyor. En başta barınma, gıda, temiz suya erişim gibi temel yaşamsal gereklilikler konusunda acil desteğe ihtiyaç duyuluyor. Halep’teki Haydariye ve Şam’da ki El-Zatt gibi tarihi Dom mahalleleri, son on beş yıllık çatışmalar sebebiyle nerdeyse harabeye dönmüş durumda ve geriye dönenlerin barınabileceği koşullar bulunmuyor. Gönüllü olarak geri dönenlerin büyük bir bölümü, imkân bulsa yeniden sığınmacı olarak komşu ülkelere dönmek istiyor.

ABD ve İsrail’in İran Saldırısı ve Yeni Dönem

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, sadece İran açısından değil, Ortadoğu’nun geleceği için de yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülebilir.

Ortadoğu’da, 2010 yılında başlayan halk ayaklanmalarının yaşandığı ülkelerde yeni muktedirlerin geçmişi aratmaması, Arap sokağını büyük ölçüde ıssızlaştırmış durumdaydı ve İran dışında, Arap coğrafyasında derin bir sessizlik hakimdi. Tarihsel olarak Arap sokağının sustuğu dönemler ülkeleri yöneten rejimlerin güçlendiği, otoriterliğin statükolaştığı dönemlerdir. Halk ayaklanmalarının yaratığı şoktan sonra bölgede, Batılı güçlerin desteğiyle, otoriter rejimlerin canlanacağı ve yeni bir dönemin başlayacağının belirtileri görülüyordu.

1 Martta, ABD-İsrail ikilisi İran’a saldırdı; İran saldırılara karşılık veriyor olsa da, rejim ekonomik ve insan kaynağı açısından büyük yara alıyor. Saldırıların ülkeyi fiziki bir yıkıma götürmesinden öteye, Lübnan’dan Yemen’e uzanan ve rejimin Ortadoğu ve Arap coğrafyası üzerinde egemenlik kurma politikalarının jeopolitik etki alanı, Şii hilali, büyük yara alıyor. Önümüzdeki dönem, savaşın kazananı kim olursa olsun, sosyo-ekonomik olarak daha güçsüz, Şii hilali üzerindeki etkisi azalan bir İran olma ihtimalini artırıyor.

Bu yeni dönem, Ortadoğu’da yaşayan, etnik, dinsel, inançsal, ekonomik, sınıfsal olarak farklı toplum kesimlerine nasıl bir hayat getirecek? Geçmiş ve mevcut deneyimler ve hafıza çalışmaları, bu tür çatışma ve çatışma sonrası durumların, bu toplum kesimleri üzerindeki etkilerini soykırımlara varan katliamlar, sürgünler, kitlesel göçler, derinleşen yoksulluk, sistematikleşen ayrımcılık olarak karşımıza çıkarıyor.

Ortadoğu’daki belirsiz gelecek, barış ya da savaş ve çatışma durumları, savunmasız bir azınlık olarak Domlar, Abdallar ve diğer Roman gruplar açısından büyük riskler taşıyor. 8 Nisan Dünya Romanlar Günü vesilesiyle şunu söylemek gerekir ki, Ortadoğu’da yaşayan Dom ve diğer Roman toplulukların görünmezliğe terk edilmesi, onlar açısından yaşamsal sorunlara yol açacaktır. Ortadoğu’da Roman topluluklarının savaş ve çatışma dönemlerinde yaşadıkları deneyimler, bu yeni dönemde, Roman Hareketi, karar alıcılar, sivil toplum kurumları, hak savunucuları, ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşlarınca fark edilip görünür olmaları, bölgede sürdürülebilir barış ve adaletin, en görünmez kesimden başlayarak, kapsayıcı olması ve bu savunmasız toplulukların korunmasının önemini, Avrupa ve Ortadoğu’daki geçmiş deneyimler bize göstermektedir. Özellikle, küresel İnsan Hakları ve Roman Hareketi’nin, Ortadoğu ve Batı dışındaki topluluklar için de “Opre Roma!” demesinin tam zamanıdır.