Biyoçeşitliliğin Dar Koridoru: Özgürlük, Kurumlar ve Doğanın Geleceği Üzerine

Biyoçeşitliliği çoğu zaman türlerin sayısı, ekosistemlerin zenginliği ya da doğanın korunması gereken kırılganlığı üzerinden düşünürüz. Bir ormandaki kuşları, bir meradaki çiçekleri, bir göldeki balıkları, bir toprağın içinde görünmeden çalışan mikroorganizmaları… Bütün bunlar bize yaşamın çoğulluğunu gösterir. Fakat biyoçeşitlilik yalnızca canlıların çeşitliliği değildir. Biyoçeşitlilik aynı zamanda o canlıların birbirleriyle, yaşadıkları yerlerle ve insan toplumlarıyla kurdukları ilişkilerin toplamıdır.

Bu yüzden biyoçeşitlilik meselesi yalnızca biyolojinin konusu olarak görülmemelidir. Biyoçeşitlilik ekonomiyle, siyasetle, hukukla, toplumsal normlarla ve özgürlük fikriyle de doğrudan ilişkilidir. Çünkü insanın doğayla kurduğu ilişki, bireysel tercihlerin toplamından ibaret değildir. Bu ilişkiyi devlet kurumları, piyasa düzeni, kalkınma anlayışı, mülkiyet biçimleri, tüketim alışkanlıkları ve toplumun ortak değerleri belirler.

Tam da bu nedenle şu soruyu sormak gerekir: Biyoçeşitlilik yalnızca korunacak bir doğal miras mıdır, yoksa özgürlük denklemine dahil edilmesi gereken temel bir yaşam koşulu mudur?

Bu soruyu birkaç yıl önce Antroposen Sohbetler’de Daron Acemoğlu ile yaptığım söyleşide[1] tartışma fırsatı bulmuştum. 10 Ağustos 2022’de o zamanki Açık Radyo’da (bugünkü ismiyle Apaçık Radyo) yayımlanan programın başlığı “Biyoçeşitliliği özgürlük denklemine almak: Daron Acemoğlu ile ‘Dar Koridor’ teorisine farklı bir bakış” idi. Programda, Acemoğlu ve James A. Robinson’un geliştirdiği “Dar Koridor[2]” teorisinden yola çıkarak toplumların özgürlüğü ile biyoçeşitlilik arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğini konuştuk.

“Dar Koridor” teorisi, özgürlüğün kendiliğinden ortaya çıkmadığını söyler. Özgürlük, ne yalnızca güçlü bir devletle ne de yalnızca güçlü bir toplumla mümkündür. Devlet çok güçlenir, toplum onu denetleyemezse baskı doğar. Toplum güçlü ama devlet zayıf kalırsa bu kez ortak düzen, haklar ve kamusal yarar korunamaz. Özgürlük, devlet ile toplum arasındaki hassas dengenin içinde, yani dar bir koridorda gelişir.

Bu düşünceyi biyoçeşitliliğe uyguladığımızda karşımıza ilginç bir sonuç çıkar. Doğayı yalnızca bireylerin iyi niyetine bırakamayız. Çünkü bireyler, şirketler ve hatta toplumlar çoğu zaman kısa vadeli çıkarlarını önceleyebilir; daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek, daha fazla büyümek, daha fazla inşa etmek isteyebilir. Ama doğayı yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen devlet kurumlarının korumasına da bırakamayız. Çünkü toplumun katılımı, yerel bilgi, yurttaş bilimi, ekolojik duyarlılık ve kamusal denetim olmadan koruma politikaları çoğu zaman eksik kalır.

Biyoçeşitliliğin dar koridoru tam da bu iki uç arasında, güçlü kurumlar ile güçlü bir ekolojik toplum arasındaki hassas dengede belirir.

Özgürlük kavramını yalnızca “istediğini yapabilmek” olarak tanımlarsak, doğayla kurduğumuz ilişkiyi anlamakta zorlanırız. Çünkü modern dünyanın çevre krizleri, çoğu zaman sınırsızlaştırılmış özgürlüklerin sonucudur. Sınırsız üretme özgürlüğü, sınırsız tüketme özgürlüğü, sınırsız büyüme özgürlüğü, sınırsız dönüştürme özgürlüğü… Bunların her biri, ilk bakışta insan refahını artıran imkânlar gibi görünebilir. Fakat bu özgürlükler başka canlıların yaşam alanlarını daraltıyor, türlerin yok oluşunu hızlandırıyor, ekosistemlerin işleyişini bozuyor ve gelecek kuşakların yaşam koşullarını zayıflatıyorsa, artık özgürlük değil, ekolojik tahakküm üretir.

Acemoğlu söyleşide özgürlüğün tek başına iyi sonuçlar üretmeyeceğini özellikle vurguluyordu. Ona göre özgürlüğü geliştirdikten sonra onu doğru şekilde yönlendirmek gerekir. Radyodaki söyleşi notlarında da bu vurgu açık biçimde yer almıştı: “Özgürlüğü geliştirdikten sonra onu doğru bir şekilde yönlendirmek gerekli.” Aynı söyleşide sanayileşmenin milyarlarca insanı yoksulluktan çıkardığı, fakat aynı zamanda doğa üzerinde ağır olumsuz etkiler yarattığı da vurgulanmıştı.

Bu, biyoçeşitlilik açısından çok önemli bir nokta. Çünkü insanlık tarihi, doğaya hiç dokunmadan yaşamanın tarihi değildir. İnsan türü var olduğu andan itibaren çevresini değiştirdi. Avcılık, ateşin kullanımı, tarım, yerleşik yaşam, kentleşme, sanayileşme ve küresel ticaret bu değişimin farklı aşamalarıydı. Bu nedenle mesele, insanı doğanın dışına yerleştirmek ya da doğaya hiç müdahale etmemek değil. Asıl mesele, insanın doğanın içinde hangi sınırlarla, hangi sorumluluklarla ve hangi kurumlarla yaşayacağını yeniden düşünmektir.

Bu noktada “biyoçeşitliliği maksimize etmek” ile “biyoçeşitliliği yok saymak” arasında bir ayrım yapmak gerekir. İnsanlık tarımı geliştirdiğinde belirli ekosistemleri dönüştürdü; kentler kurduğunda başka canlıların yaşam alanlarını değiştirdi; yollar, barajlar, limanlar ve sanayi bölgeleri inşa ettiğinde doğayı yeniden şekillendirdi. Dolayısıyla mutlak anlamda hiçbir müdahalenin olmadığı bir dünya, insanlık tarihi açısından gerçekçi olmazdı. Fakat bunun tersi de kabul edilemez: Doğayı yalnızca hammadde, arazi, enerji ya da ekonomik büyümenin sessiz zemini olarak görmek, biyoçeşitliliğin taşıdığı yaşamsal ilişkileri görmezden gelmek olurdu.

Biyoçeşitlilik burada yalnızca korunacak bir “varlık” değil, yaşamı mümkün kılan ilişkiler ağıdır. Bu ağın bozulması yalnızca türlerin azalması anlamına gelmez. Tozlaşmanın, toprağın, su döngüsünün, iklim düzenleyici süreçlerin, besin ağlarının ve insan sağlığının kırılganlaşması anlamına gelir. Bir kuş türünün azalması yalnızca kuş gözlemcilerinin üzüleceği bir kayıp değildir. Bu türün kaybı bir ekosistemdeki enerji akışının, tohum yayılımının, böcek popülasyonlarının ya da kültürel belleğin de değişmesi demektir.

Bu yüzden biyoçeşitliliği ekonomi denklemlerine dahil etmek, doğayı romantik bir dış dünya olarak görmek değil, toplumsal refahın temel koşullarından biri olarak kabul etmektir. Bugüne kadar ekonomik büyüme çoğu zaman doğadan eksilterek hesaplandı. Orman kesildiğinde kerestenin değeri yazıldı; ama o ormanın tuttuğu karbon, barındırdığı türler, koruduğu toprak, taşıdığı su, beslediği kültür ve verdiği yaşama hissi çoğu zaman hesaba katılmadı. Ekonomi defterine gelir olarak yazılan birçok şey, ekoloji defterinde kayıp olarak birikti.

İşte tam da bu defterlerden söz ettiğimizde, biyoçeşitliliği özgürlük denklemine almak, bu muhasebeyi değiştirmek anlamına gelir. Çünkü yaşam ağını ve geçmişten bugüne uzanan yaşam ağacının mirasını korumak, yalnızca doğayı korumak değil; toplumun nefes alabileceği, kendini yenileyebileceği ve geleceğini kurabileceği özgürlük alanını da korumaktır.

Burada devletin rolü kaçınılmaz. Çünkü biyoçeşitlilik, yalnızca bireysel tercihlerle korunamaz. Bir insan plastik kullanmamaya dikkat edebilir, kuşları gözlemleyebilir, bahçesine yerel bitkiler dikebilir, tüketimini azaltabilir. Bunlar şüphesiz değerlidir. Ama sulak alanları koruyacak yasalar, tarım politikalarını dönüştürecek teşvikler, pestisit kullanımını sınırlayacak düzenlemeler, kent planlamasını ekolojik ilkelerle uyumlu hale getirecek kararlar, maden ve enerji projelerinde kamusal yararı gerçekten tartacak kurumlar olmadan bireysel duyarlılık sınırlı kalır.

Öte yandan devlet kurumları da toplumun denetimi ve katılımı olmadan yeterli değildir. Koruma politikalarının tepeden inme, yerel bilgiyi dışlayan, insanları doğanın karşısına yerleştiren bir anlayışla kurulması da başka sorunlar yaratır. Doğa koruma, yalnızca yasaklar ve sınırlar üzerinden değil, ortak yaşam fikri üzerinden gelişmelidir. Yerel halkın, bilim insanlarının, çiftçilerin, öğrencilerin, kent sakinlerinin, sivil toplumun ve karar vericilerin birlikte kurduğu bir ekolojik kamusallığa şüphesiz ihtiyaç var.

Biyoçeşitliliğin dar koridoru burada belirginleşir: Ne sınırsız piyasanın insafına bırakılmış bir doğa, ne de toplumdan kopuk, yalnızca bürokratik kararlarla yönetilen bir koruma anlayışı. İkisi de eksik kalır. Gereken şey, ekolojik bilgiyi, demokratik katılımı ve güçlü kurumları aynı zeminde buluşturabilmektir.

Acemoğlu’nun söyleşide söylediği en önemli cümlelerden biri şuydu: Dünya çok hızlı değişiyor; ama değişmeyen şey kurumların önemi. Eğer dünya değişiyor ve kurumların önemi devam ediyorsa, yeni kurumlar yaratmamız gerekir.

Bugün bu cümleyi biyoçeşitlilik açısından yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü mevcut kurumlarımız, çoğu zaman 20. yüzyılın kalkınma anlayışıyla şekillendi. Doğa, bu kurumların gözünde çoğu zaman kaynak, arazi, üretim girdisi ya da yönetilecek bir çevre sorunu olarak kaldı. Oysa Antroposen çağında doğa artık arka planda duran sessiz bir dekor değil. İklim krizinden salgınlara, gıda güvenliğinden su krizine, kent yaşamından göçlere kadar her alanda doğanın işleyişi insan toplumlarının kaderini belirliyor.

Bu nedenle yeni kurumlara ihtiyacımız var. Ama bu kurumlar yalnızca daha fazla yönetmelik, daha fazla kurul, daha fazla teknik rapor anlamına gelmemeli. Yeni kurumlar, yaşamın çeşitliliğini karar alma süreçlerinin merkezine koyan yapılar olmalı. Biyoçeşitliliği yalnızca bakanlıkların ya da birkaç uzman komisyonun konusu olmaktan çıkarıp eğitimden ekonomiye, tarımdan sağlığa, belediyecilikten kültür politikalarına kadar her alana dahil eden bir anlayışa ihtiyaç var.

Çünkü biyoçeşitlilik kaybı, yalnızca doğanın sessizleşmesi değil. Aynı zamanda toplumların yoksullaşmasıdır da. Bir kuşun adını unutmak, bir bitkinin ne zaman çiçek açtığını bilmemek, bir derenin eski canlılığını kaybetmesi, bir çocuğun böceksiz, kuşsuz, kokusuz bir kentte büyümesi, yalnızca ekolojik değil kültürel bir kayıptır. Biyoçeşitlilik, yaşamın hafızasıdır. Bu hafıza kaybolduğunda, insan da kendi yerini kaybeder.

Bu yüzden özgürlük fikrini yeniden düşünmek zorundayız. İnsan özgürlüğü, başka türlerin yaşam alanlarını yok etme hakkı olamaz. Kalkınma, ekosistemleri sessizleştirme pahasına ölçülemez. Refah, yalnızca gelir artışıyla tanımlanamaz. Gerçek refah, temiz suya, sağlıklı toprağa, işleyen ekosistemlere, canlı kentlere, kuş seslerine, güvenli gıdaya, iklimsel istikrara ve gelecek kuşakların yaşam hakkına bağlıdır.

Biyoçeşitliliği özgürlük denklemine almak, insanı sınırlamak değil; özgürlüğü daha olgun, daha sorumlu ve daha yaşanabilir bir zemine taşımaktır. Özgürlük, yalnızca insanın önündeki engellerin kaldırılması değil, birlikte yaşadığı dünyanın sürekliliğini gözetebilmesidir. Bu dünya yalnızca insanlardan oluşmaz. Ağaçlar, kuşlar, böcekler, mantarlar, mikroorganizmalar, akarsular, denizler ve toprak da bu ortak dünyanın parçasıdır.

Dar koridor burada yalnızca siyasal bir metafor değil; ekolojik bir uyarı niteliğindedir. Doğa ile toplum arasındaki denge geniş bir otoyol değil, dikkatle yürünmesi gereken dar bir geçittir. Bu geçitte kalabilmek için güçlü kurumlara, katılımcı toplumlara, yeni ekonomik ölçütlere ve daha derin bir ekolojik sorumluluk duygusuna, insanın merkezde olmadığı bir anlayışa ihtiyacımız var.

Biyoçeşitlilik krizi bize şunu gösteriyor: İnsan özgürlüğü, yaşamın geri kalanını hesaba katmadığında kendi zeminini de aşındırır. Oysa özgürlük, ancak yaşamı mümkün kılan ilişkiler ağı içinde anlam kazanır. Bugün ihtiyacımız olan şey, doğayı özgürlüğün dışında değil, tam merkezinde düşünmektir.

Çünkü geleceğin sorusu yalnızca “İnsan ne kadar özgür olacak?” sorusu değildir. Aynı zamanda şudur: İnsan, kendi özgürlüğünü başka canlıların varoluş hakkıyla birlikte düşünebilecek mi?

Biyoçeşitliliğin dar koridoru, işte bu sorunun içinden geçiyor.


Not: Bu yazı, Utku Perktaş’ın Antroposen Sohbetler kapsamında Prof. Daron Acemoğlu ile yaptığı ve 10 Ağustos 2022’de Açık Radyo’da yayınlanan “Biyoçeşitliliği özgürlük denklemine almak: Daron Acemoğlu ile Dar Koridorteorisine farklı bir bakış” başlıklı söyleşiden hareketle kaleme alınmıştır.


[1] Biyoçeşitliliği özgürlük denklemine almak: Daron Acemoğlu ile “Dar Koridor” teorisine farklı bir bakış. - https://acikradyo.com.tr/antroposen-sohbetler/biyocesitliligi-ozgurluk-denklemine-almak-daron-acemoglu-ile-dar-koridor

[2] Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un The Narrow Corridor kitabında geliştirdiği “dar koridor” kavramı, özgürlüğün güçlü devlet ile güçlü toplum arasındaki hassas dengede mümkün olabileceğini ifade eder. Bu yazıda kavram, biyoçeşitlilik korumasının yalnızca devlet politikalarına ya da bireysel/toplumsal iyi niyete bırakılamayacağı; kurumlar, yurttaş katılımı ve ekolojik denetim arasındaki dengeyle sürdürülebileceği fikrine uyarlanmıştır. Bkz. Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, The Narrow Corridor: States, Societies, and the Fate of Liberty, Penguin Press, 2019; Türkçesi: Dar Koridor: Devletler, Toplumlar ve Özgürlüğün Geleceği, çev. Yüksel Taşkın, Doğan Kitap, 2020.