Kendi dilevini yapılandırmak isteyen yazar o en temeldeki soruyu sormaktan vazgeçmez: Neden yazıyorum ben? Yazmaktaki muradım ya da bana yazdıran ne? Cevaplar sürekli değişse, net olmasa da bu arayışın kendisi, sürekliliği esastır. Arayış yüzeyde, derinde devam eder. Bu, yazar personası/pozu inşa etmenin, ona yerleşmenin, oradan doğru konuşmanın ve bunların doğuracağı türlü yanılsamanın önüne geçerek sadece yazma eylemine odaklanmayı da olanaklı kılar bana kalırsa.
Sahi, Neden Yazarız?
Audre Lorde Bahisdışı Kızkardeş’te “Sessizliklerim beni korumamıştı. Sessizliğin seni de korumayacak,” der. Korkmamanın durmaksızın salık verilmesine rağmen korkuyu anlamlandırmanın kendisini güçlendirdiğini söyler. Ölme korkusuyla konuşmamayı değil; bu korkudan bir dil, söz kurmayı tercih ettiğini belirtir. İşte benim için de yazmak en temelde -yazdığım öykü, inceleme, eleştiri vb. her ne olursa olsun- sessiz kalmama; sessizliklerden, suskunluklardan doğru dile gelme, buralardan bende kalanları dile getirme arzusu demek. Türlü şekilde ve kumaşla dokunmuş kalın sessizlik perdesini aralamak anlamına da gelen bu yaratıcı eylem/hamle epeyce vaatkâr. Nilüfer Güngörmüş, Sanatçının Kendine Yolculuğu’nda, vaat ya da imkân, bunu şöyle açar:
Yaratıcı hamle ötekiyle bir arada yaşayabilmenin ve ötekinin kaynaklarından faydalanabilmenin; dürtülerin istilasına karşı ayakta kalabilmenin; ilk dönemlere özgü doğal yıkıcılığın kötücül saldırganlığa dönüşmesini engellemenin; dış dünyanın değiştirilemeyen koşullarına, engellenmeye, gecikmelere tahammül etme kapasitesini artırabilmenin yoludur.
Böylesi bir yaratıcı hamle/yazma eylemi dayanıklılığı sağlamlaştırırken bilinmeyene, öngürülmeyene, açıklığa doğru bakabilme cesareti de verir. Yazar, salt başkasının hikâyesine değil kendi hikâyesine, tecrübesine, kendisine de çekinmeksizin yaklaşır. Güngörmüş kitapla ilgili kendisiyle yapılan bir söyleşide[2], “bilinçdışı alanları görsel ve sessel imgelerle ve dilin sözcükleriyle temsil etme ihtiyacı[ndan]” söz eder. Zira bu, temsil edilmediğinde temsilin sesi, dili, sözcükleri bulunamadığında bilinçdışı alan “bedensel duyumlar, ham algılar, adsız duygular, coşkular ve duygulanımlar olarak” hissedilebilir ve evet bu sahiden epeyce “kaotik olacaktır.” “Anlamların oluşmaması“ endişe vericidir. Yazma eyleminin kendisi, yazma çalışması, bu çalışma süreci aynı zamanda “bu kaosa biçim vererek anlamlar oluştur[mak]” demektir.
Audre Lorde
Tüm bunlardan bana kalan, öğrendiğim; sabrın ve cüretin birbirini beslediği telaşsız yazmak. İlla ve hemen yayımlamak değil, bekleyişe bırakarak, bekleyişten beslenerek yazmak. Sezgilerin yazılan metnin yazardan çıkacağı, uzaklaşacağı doğru zamanı fısıldamasını beklemek de dahil buna. Yazmak bana kalırsa ancak böylesi bir bekleyişle/te mümkün. Borges ile Ferrari’nin kısa radyo konuşmalarını içeren Diyaloglar’da, Borges yayımlamakla ilgili şöyle söyler: “Yani birisi bir kitaptan kurtulmak için yayımlar, benim de başıma gelen bu.” Kurtulmak için yayımlamak! Kendinden artık çıkarmak, ötekiyle buluşmak. İşte tam bu anda neden yazıyorum sorusunun cevapları yeniden önem kazanır. Zira yayımlama sonrasının talepleri karşısında, şirâzenin hele ki bu kadar kaydığı zamanda, yazarın nasıl konumlanacağını belirleyenlerden biri, neden yazdığına dair cevaplarıdır. Borges, kurtulmak için yayımlamak iddiasına şöyle devam eder:
Ve buna kanıt olarak da bir kitabım yayımlandığı vakit hakkında menfi ya da müspet eleştiriler olup olmadığını, övgüye mazhar olup olmadığını, ne kadar satıldığını bilmemem olduğunu söyleyebilirim. Tüm bunların hepsi... kitapçıların, belki yayıncıların meselesidir, ama yazarların değil.
Okurun Gölgesi Yazarken Nereye Düşer?
Buradan hizalanarak bakarsak okur yazma eyleminin, bu sürecin neresinde, nasıl konumlanır? Konumlanır mı? Bir öteki, başka olarak okura konuşuyor olmanın gölgesi -eğer ki sahiden de bir yaratıcı hamle ise yazmak da- buna ne kadar düşer? Ferrari’nin Borges’e sorusu:
Şimdi, işitsel ya da görsel aktarımı bir iletişim biçimi olarak düşündüğümüz veya bahsettiğimiz bu çağı göz önünde bulundurarak, eğer dinleyicinin varlığı hissediliyorsa, yazarken okurun varlığını nasıl sezinliyorsunuz?
Borges bu soruyu yazmanın kendisini merkeze alarak cevaplar:
Ah, bilmiyorum. Ben yazdığımda sanki bir şeyleri serbest bırakıyorum. Yazmak hoşuma gidiyor. Bu, yazdıklarımın değerine inandığım anlamına gelmiyor, fakat yazmanın hazzına inanıyorum. Yani eğer Robinson Crusoe olsaydım, kendi adamda yazardım.
Serbest bırakmak, yazmanın kendi hazzı; yazdığımızın değeri her ne olursa olsun, bundan tamamen bağımsız. Borges yazdığımızı biricik ve dokunulmaz, olmuş, tam ve mutlak addememeye de işaret eder. Övgüden de yergiden de muaf kalarak, kendini muaf tutarak sadece yazmak. Okurun varlığından, okunacak olmaktan da muaf. Elbette yazar, bir ötekine, kendisi dışındakine, türlü başka’ya nihayetinde okura yazar. Ama işte bu okunmak arzusu -ki bugün görülmek ve gösterilmekle de eşdeğer neredeyse- ve okurizler kitle, yazarken yazanın zihnini ne kadar meşgul etmeli? Yazar sınırı nereden çizecek, ne kadar kalın? Bu sorulara cevaplardan itibaren dil, biçim, üsluba dair arayış ve neyin yazılacağı şekilleniyor. Ama önce şu serbest bırakarak, o hazzı yaşarak yazmanın biz kadınlar için ne anlama geldiğine bakalım.
Rağmen Yazmak Derken?
Heteropatriyarkanın çizdiği rağmenler’in sınırları, yazarken çarptığımız sınırlar. Biz bazılarımız gündelik yaşamdan işlerden ev içlerine ve yazıya, yazdığımızın biçiminden diline, hele hele kendimize yazma alanı açmaktan zamanı çalmaya kadar bu sınırları zorlar, ihlal ederiz. Bazılarımız için yazmak türlü ihlaldir de. Ancak bundan her söz ettiğimizde anlaşılmamasının, eleştirilmesinin daha da ötesinde hızla parodileştirilmesinin örtük sebeplerinden biri bizzat bu heteropatriyarkal bakış. Bu sınırların neler olduğuna dair işaretler bırakmamı sağlayacak birkaç kitaba kısa kısa değineceğim şimdi.
Rachel Cusk
Bir Ömrün Emeği’nde Rachel Cusk annelik tecrübesini anlatırken bunun yazmakla arasındaki ilişkiyi biçimlendirme sürecini ve kaygılarına da yer verir. Deborah Levy’nin Yaşayan Otobiyografi üst başlığıyla yayımlanan üç kitabını peş peşe okuduğumuzda görürüz ki yüklenen türlü toplumca cinsiyet rolleriyle, sorumluluk ve yükümlülüklerle; işle, evle, çocuklarla beraber yazmak, kültürel entelektüel, akademik tüm bu çalışmalar hiç de kolay değildir. Joanna Russ Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını’nda yazan kadınların 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadarki zaman diliminde bastırılma biçimlerini aktarırken kurumsallaşmış patriyarkanın yöntemlerini örnekler üzerinden görünür kılar. Kadınların maruz bırakıldığı durumun “kasıtlı bir kumpas” olduğunu belirtir. Emile Pine Kendime Notlar’[3]da yok sayılma, küçümsenme, aşağılanma, bastırılma, inkâr edilme gibi türlü biçimde tezahür eden söz konusu kumpasın harcında cinsiyetçiliğin yanı sıra ırkçılık ya da sınıfa dayalı dışlamalar da olduğuna işaret eder. Russ’dan alarak “kumpasın özneleri” hayali, fantastik, bilim kurgu, düzen dışı, eşcinsel, siyah… bir edebiyat kusurlu, eksik, yetersiz bulurlar. Kesişim noktalarını da içeren dışlamaya Rebecca Solnit Yokluğumdan Aklımda Kalanlar’da[4] genişçe yer verir. Burada ırkçılıktan cinsiyetçiliğe homofobiden kapitalizme sömürgecilikten eko-kırıma iktidarın işleyişine tecrübeler vasıtasıyla bakar. Mücadele biçimlerinden biri olarak yazıya da işaret eder: “ağaçtan değil hikâyelerden müteşekkil bir orman ve içinden geçen bazı patikaların haritasını çıkaran yazılar” yazmak.
Bizler işte bunlara rağmen, bunlarla beraber yazarız. Sınıfla, inançla, kültürle de şekillenen kurumsallaşmış patriyarkaya, hatta kimi zaman bunun yörüngesinde var olmayı seçen hemcinslerimize rağmen de yazarız. Bugün sosyal medyaya, yeni nesil bilirkişi addedilenlere rağmen; yazmanın/yazarlığın kamusal alan performansına dönüşmesine rağmen de. Kendi farklılıklarımıza sahip çıkarak, kendi sözcüklerimizle, kendi yerimizden doğru yazmak son derece ıstıraplı olsa da hazzı da tarifsiz. Ágota Kristóf Okumaz Yazmaz’da şöyle söyler:
Öncelikle yazmak gerekir, elbette. Sonra da yazmaya devam etmek. Kimsenin umurunda değilken bile. Kimsenin asla umurunda olmayacağı duygusuna kapılırken bile. Yazılmış kâğıtlar çekmecelerde birikirken ve diğerleri yazılırken unutulurken bile.
Hikâyeler Nereden Gelir?
Benim pek çok yerde andığım Cemil Kavukçu’nun kedi benzetmesine yakınlarda Borges’in “tecelli”sini ekledim. Cemil Kavukçu, öykü yazmayı kediye benzetir, kedi sevmeye. Yanınıza geldi, sevdiniz sevdiniz, giderse çağırsanız da gelmez. Öykü de böyle benim için. Ve evet şu tecelli meselesi. Borges, “ben bir şey yazıyorsam bu bana tecelli ettiğindendir.” der, “Bu da sanırım mütevazı bir şekilde esine inandığım anlamına gelir. (...)” Burada elbette büyük bellek, bilinçdışı, hatırlananlar, rüyalar devreye giriyor ki ben rüya görmesem yazarken çok zorlanırım. Belki de yazamam. Öyküde tıkandığımda dönüp ilk baktığım yer rüyalarımdır. Demek ki rüyalarım da tıkanmıştır. Bilinç dışım bana seslemiyor, izler bırakmıyordur ya da ben onu işitemeyecek, göremeyecek denli günde, gerçekte takılı kalmışım, boşlukları telaşla doldurmuşumdur. Öyküyü hiç zorlamam. Sıkış tıkış ettiğim boşlukların gözüne korkmadan bakar, kulağımı ona dayar dinlerim. Cümle tıkanıklık bu sakin ve yavaş bekleyişte açılmaya başlar. Ezcümle, bir tecelli biçimi olarak rüyalar ve yazmak arasında akılla kolay açıklanamaz bir bağ kesinlikle var.
Rüyayı yazmak değil burada kastettiğim. Rüyanın bıraktığı ses, bakış ipliklerini; sembolleri, izleri takip etmek. Kuşkuyu beslemenin, diri tutmanın yolu rüyadan da geçer ki kuşkucu olmadan öykü yazılamaz bana kalırsa. Judith Hermann’a fena halde katılıyorum bu konuda. Hatta her öykünün bir hayaleti anlattığı iddiasına da. Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik’te “Öykünün merkezi” der Hermann, “bir kara deliktir, ama delik kara değildir ve karanlık da değildir. En iyi ihtimalle parıldayabilir.” Öykü yazan, bu kara delikleri sezer, hisseder. Nihayetinde “Her yazar kendisine bir şey geldiğinde bunu hisseder. Başka bir deyişle, kendisine bir şey gelmemişse ortaya bir şey koyamaz.” diyen Borges haksız sayılmaz. Çok sezgisel, içgüdüsel bir başlangıç anından söz ettiğimin farkındayım. Bu herkes için böyle olmayabilir ki zorunda da değil. Zira bu hissedilen; olan, tam, bütün bir şey de değil. Bir eksiklik, boşluk, yarık, kesik bunların hepsi olabilir o. Kedinin bıraktığı, tecelli eden, bilinçdışının seslediği. Sanırım ben de yazmanın bir düş kurma, yürekten düş kurma biçimi olduğuna fazlasıyla inanıyorum: “insan yürekten düş kurmaya çalışmalıdır.” Hatta öyle ki “Her şeyin sahte olduğunu bilebilir, fakat yine de kendisi için gerçektir. Yani ben yazarken düş kuruyorum, düş kurduğumu biliyorum, ama bunu içtenlikle yapıyorum.”
Judith Hermann
Bu yüzden de esinlenen, rüyanın, bilinçdışının seslediğinin, yeryüzünün sessizliğinin ya da seslediğinin sesini, sözcüğünü duymaya ihtiyaç duyarım. Bunun geldiği an onu yakalar, not eder, kenara atarım. “Her öyküyü başlatan bir cümle vardır.” Hermann’ın da söylediği gibi, ancak bu “Öykünün kitaptaki ilk cümlesi değil, benim kafamdaki o öyküyü başlatan cümle”dir ve “Kimi zaman bir resim ya da bir an, gözün bir şeye gitmesi ya da gözün bir şeyden ayrılmasıdır. Ama çoğu kez birinin, bir başkasının söylediği bir cümledir.” Söyleyen bile cümlenin altında neler olduğunu bilemeyebilir. Yazan söylenmeyeni, saklananı da duyan, duymasa da kuran kişidir. Kulağımızda kalana eşlik eden duygular, bedenin refleksleri vs. hikâyeyi başlatan kimi zaman bunlardır da. Bir yandan da söyleyeceklerin kadar söylemeyip gizleyeceklerine de karar vermek gerekir. Kendine saklayacaklarına. Bu da eksiltmeli, silmeli bir yazma halidir.
Biz, yeniden o ilk cümleye dönelim. Onu/onunla n’apacağız? Defter olur, bilgisayar olur fark etmez, ama illaki bir yere onu bırakmak gerekir. Sonra bekleyebilir. Hiç umulmadık bir anda -belki onu da kedi ve tecelli dürter- kendisini duyurmak isteyebilir. Metroda, hastane koridorunda, yeni uyanmışken, yıkanırken, bulaşık makinesini boşaltırken, çamaşır asarken, kuaförde ya da tuvalette. Hele ki okumak, yazmak için önünde kendiliğinden açılan, bahşedilen zamanları olmayanlardansanız o anın kaçırılmasına sebep olan her ne varsa, olursa -gidilecek iş, cevaplanacak mailler, hazırlanacak sunumlar, asılacak çamaşır, temizlenecek tuvalet, fırçalanacak banyo fayansları, dökülecek çöp, pişirilecek yemek, ısrarla çalan telefon, bıt bıt düşen sabırsız mesajlar...- hepsine öfkelenebilirsiniz. Çünkü o gelen ilk ses, bakış, sözcük, cümle... yerleşeceği yere, söyleyecek kişiye iyiden iyiye yaklaşmıştır. Zihindeki, dildeki, zemindeki kalabalığı açarak, yararak kağıda ya da ekrana düşmek zorundadır artık.
Böyle bir yazma eyleminde tema, mevzu aramaya, peşinde koşmaya pek yer yok tabii. Hatta “Tema aramak hata”dır da bir bakıma. Zira “Bir yazar konuların kendisini aramasına izin vermeli, onları reddederek başlamalı; ve sonra onlara boyun eğerek başkalarına aktarabilmek için onları kaleme alabilir.” Ah, evet Borges.
Bir mülteci öyküsü yazayım demem ben mesela, bir hayvan katliamı, kadın meselesi, mahallemdeki Ermeni, Rum komşu ya da çocukluk travması, hasarlı bir ilişki... vb. yazayım demem. Gündemin sıcak mevzuları ne ise, alıcılarının hazır beklediğinden de emin olup, oradan konu devşirmek, yok artık! Yakın uzak felaketler, hele ki hemen yanı başımızda dibimizde şimdi yaşanıverenleri, kendi başımıza ya da başkalarının başlarına gelenleri çabucak konu etmek peki? Böyle bir telaşa kapılmaya da hacet yok kanımca. Yazmak, telaşı da sevmez zira. Hele ki söz konusu felaketse, çok çok onun yazılamazlığı üzerine düşünmek; içinden geçip gittikten sonra, geçip giderken kalana bakmak ancak mümkün olabilir. Onu anlatıvermek değil de onu anlatmanın dilini, biçimini aramak ki bu epey zaman alır. Velhasıl yaşarken çarpanlar, okunanlar, dert edilenler, izlenenler, duyulanlar... Yürümeler, şehirler, köyler; illaki sesler ve düşler... bunların birbiriyle konuşarak yazanın kulağına çaldığı bir ses, gözüne teyellediği bir iz, tenine işlediği bir dokunuş... neyse işte bunlardan kalkar yazar bazılarımız, yazarım ben de. Bunlardan kalanlarla. Nihayetinde, evet, kedi ve tecelli!
Düş de olsa hakikatte, hepsi hakikat değil mi? Hele ki edebiyatı “meydana gelen olayları... benim başımdan geçenleri ya da hayal gücümün anlattıklarını anlatmaktan ibaret” kılmıyor, sanmıyorsak. Virginia Woolf’u ilk okuduğumdan bu yana defter defter taşıdığım alıntılardan: “Ama geçici ve kişisel olandan kalıcı bir yapı inşa etmedikçe duyarlıktaki yoğunluk ve algılamadaki incelik hiçbir işe yaramaz.”
Virginia Woolf
Kendi Dilevinden Yazmak Mümkün mü?
Ne anlatacağımızdan ziyade -ki dedim ya kedi illaki gelir, tecellidir illaki eder ya da düştür görülür, hele ki olay, her yer olay mahali zaten artık- başlarken yer verdiğim neden/niçin kadar önemli ikinci kilit soru: Nasıl bir dil, üslup, biçim? Kendi dilimiz, biçimimizle varolanda bir çatlak açıp oradan sızarak yazmak nasıl mümkün olabilir? Deneysel, avangard vb. adları kullanmamayı tercih ediyorum ki zira bunların her biri bugün hızla bir etikete dönüşüp yazana, yazılana yapıştırılıyor. Sonrası hep etiketin gölgesi.
Woolf’un yanına yıllar sonra eklediğim başka bir ilke de Annie Ernaux’dan: “Yazarken zaman zaman öfkenin ya da acının lirizmine direnmem gerekiyor.” Ernaux’nun işaret ettiği “direnme” becerisi, yazdığımı kendimden de korumam gerektiğini söyler bana. Beri yandan, elbette tuhaf, tekinsiz, tedirgin olan/eden bir yazıya açılmayı göze alabilmek de gerekir. Bunun mümkünü de kendimize tekin bir alan yapılandırmış olmaktan geçer bana kalırsa. Ancak kendi tekin alanımızı yapılandırabildiysek ya da yapılandırıyorsak oradan o tekinsize açılarak düşünebilir, yazabiliriz. Yoksa tekinsiz olan kendi alanımızı her an ele geçirebilir ki işte o zaman yazdığımızın ne sesi ne seslediği bizim kendi dilevimizden doğrudur.
Kanonca kabul görmüş, kanıksanmış, yerleşmiş sesleri ya da yaşanan çağın, çağdaşların kulağa yapışan, onaylanan, alkışlanan seslerini yeniden üretmek yerine kendi sesini aramak, o başka sese/başka’nın sesine de kulağı açmak, yazının konforlu alanını, sorumluluğunu da alarak terk etmeyi gerektirir. Vazgeçerek, vazgeçmenin sorumluluğunu alarak yazmak elbette bir tercih. Bu, türlü kayba, kırılganlığa, savunmasızlığa, yalnızlığa alan açar, boşluk bırakır. Bu bir imkândır. Çünkü ancak bu sayede kendi yerimizi yapılandırabilir, oradan doğru yazabiliriz. Yoksa dili sesten itibaren düşünmek, kurmak hele ki heteropatriyarkanın, onun kurduğu, örtük ya da açık türlü araçla dayattığı ses ve dilin dışına çıkmak nasıl mümkün olabilir? Daha da ötesinde sadece insanın sesini değil, insan olmayanın sesini de işitmek. O halde hem heteropayriyarkanın hem de insanın kurumsallaşmış o merkezî sesini sarsan bir sesin, dilin peşine düşeceğiz. Canlılar, cinsiyetler, diller ve türler arası geçirgen, dolaşık, büklümlü bir dilin. Sapmalara, çatallanmalara açık; öngörülmez, kestirilmez. Kayıptan ve boşluktan korkmayan.
Bunların tek bir yolu olduğunu elbette iddia edemem ki bu da her yazana göre değişir. Benim bildiğim duyuları, dili açma alıştırmalarında okurken de yaşarken de tembellik etmemek. Sormaktan kaçınmamak. Mesela ne? Mesela, yeryüzünün seslerini bildiğimiz sözcüklerle duyabiliyor muyuz sahiden? Yerin, göğün, suyun ve hayvanların sesleriyle aramızdaki filtreleri kaldırmadan sahici bir duymadan söz edebilir miyiz? Soymak derken şehirden, devletten, aileden, insandan… dili soymak ya da dilden tüm bunları. Hatta okurun beklentisinden, editörün, yayınevinin, bugün artık sosyal medyada ayyuka çıkan -beğeni ya da değil her türlüsünden- seslerden soymak. İlhan Berk’in tarif ettiği:
Dilin doğasında sözün sıfıra indiği bir dil vardır
Dili bu sınırda yakalamak;
ordan bakmak;
orda tutmak…
o sınırdan yazmak
Bu dil/yer salınımlı, savrulmalı, dolanmalı bir dile yaklaştırır bizi. Bütün, tamamlanmış, emin olmayan bir dil. Eksiltmeler, küçültmeler, kırıp parçalayıp bırakmalar. Ritmi önceleyen, doruk noktası olmayan, sesler ve yinelemelerle kurulan, neredeyse düğümsüz, gerilimsiz, merkeze yerleşmeyen bir merkezi de olmayan. Doğruluk ve gerçeklik, anlaşılırlık ve anlaşılmak iddiası da olmayan. Aslında iddiası olmayan. Ritmi değişse ve düzensiz olsa da ritmik bir mırıltı dili bu. Tüm bunlarla, şiire epeyce yakın bir dilden söz ettiğimin farkındayım. Şairanelik ya da lirizm değil ama. Borges, “şiiri her yerden çıkarmaya çalıştılar” der. Evet mesela öyküden şiiri çıkardığımızda, diyelim ki çok da iyi yazılmış bir öyküden, geriye ne kalır? İşçiliği sağlam da olsa kuru bir metin. Mekaniği muhteşem, şefkati eksik bir metin. Bazen de tabii anlatmanın, zihindekini boşluksuz anlatmanın ya da boşlukları yine kendinle doldurarak anlatmanın şehvetine kurban gidebilir metin. Tomris Uyar’dan kulağımda kalan, “sözlerle yüklü susmayı” öğrenmek.

Ya anlaşılmazsak? Peki ya anlaşılmak zorunda değilsek. Hatta okurken anlamak zorunda bile değilsek. Bölünmeler’de Melih Cevdet Anday anlamanın kendisini mutsuz kıldığını, anlamadığı kitaplarla yaşayabildiğini söyler:
Anlamak beni mutsuz kılıyor, anlamadığım kitaplarla yaşayabiliyorum. Merdivenli suların camı. Masa ile iskemleyi hep bir arada düşündüm, böylece ikisi de yok oldu, geriye bağıntıların imgesi kaldı. Bağıntıların canı vardır, ürerler ve mantığı yaratırlar. Biçim dizileri özlemin ikincil putudur. Çünkü insanoğlunun sonu geldi. Bunu bağıra bağıra söyleyelim.
Bugün biz de bu sonda yazmıyor muyuz? Uçları birbirine dolaşık kayıplar, felaketler çağında büyük cümleler, anlatılar, açıklamalar, öğretiler, iddialar ve onların dili hükümsüz değil mi? O halde neden eyvallahsız yazmayalım ki? Rancière’den mülhem, pencereleri sonuna kadar açmanın ne sakıncası olabilir? Hatta, “bakışı çerçevelenmeye izin vermeyen şeylere, bakışa temas edip çarpan, merak uyandırıp tiksinti yaratan şeylere” kendini “maruz bırak[arak]” yazmanın. Tamam, mademkihiçbir şey iyiye gitmiyor, o halde, Huberman’ın işaret ettiği gibi konformist kullanımlara karşı yaratıcı kullanımlar, boğucu kullanımlara karşı özgürleştirici kullanımları arayamaz mıyız? Evet, bunların her biri ancak türlü vazgeçişlerle, kendi yerimizden tercihlerle mümkün. Bana kalırsa tenhaya çekilerek, tenhada kalarak, tenhadan sesleyerek. Hem tenhanın açacağı alanlar yazma eylemine de yazılana da yeni ve taze soluklar aldırmaz mı?
Kaynakça
Melih Cevdet Anday, Sözcükler, İstanbul: Everest, 2021.
İlhan Berk, Poetika, İstanbul: YKY, 2023.
Jorge Louis Borges & Osvaldo Ferrai, Diyaloglar, çev. Cem Tüzün, İstanbul: Everest, 2025.
Rachel Cusk, Bir Ömrün Emeği / Anne Olmaya Dair, çev. Roza Hakmen, İstanbul: YKY, 2025.
Annie Ernaux, Olay, çev. Siren İdemen, İstanbul: Can Yayınları, 2023.
Nilüfer E. Güngörmüş, Sanatçının Kendine Yolculuğu-Sanat ve Edebiyat Üzerine Psikanalitik Denemeler, İstanbul: Metis Yayınları, 2021.
Judith Hermann, Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik, çev. İlknur Özdemir, İstanbul: sia Kitap, 2025.
Gerges-Didi Huberman, Grizunun Kokusunu Almak, çev. P. Burcu Yalım, İstanbul: Lemis, 2022.
Ágota Kristóf, Okumaz Yazmaz, çev. Feyza Zaim, İstanbul: Can, 2023.
Deborah Levy, Yaşayan Otobiyografi 1-2-3, çev. Aslı Anar, İstanbul: Everest.
Audre Lorde, Bahisdışı Kızkadeş, çev. Gülkan ‘Noir’ ve Yusuf Demirörs, İstanbul: Otonom, 2022.
Emilie Pine, Kendime Notlar, çev. Begüm Kovulmaz, İstanbul: Domingo.
Jacques Ranciére, Kurmacanın Kıyıları, “Sokağa Bakan Pencere”, çev. Yunus Çetin. İstanbul: Metis, 2019.
Joanna Russ, Yazmak Yasak – Bastırılan Kadın Yazını, çev. S. Melis Baysal, İstanbul: Minotor, 20220.
Rebecca Solnit, Yokluğumdan Aklımda Kalanlar, çev. Seda Çıngay Mellor, İstanbul: Minotor, 2021.
Virgina Woolf, Kendine Ait Bir Oda, çev. Suğra Öncü, İstanbul: İletişim.
* Koçak bu yazıyı, İZBB tarafından 25 Nisan 2026 tarihinde düzenlenen Asuman Susam, Gaye Boralıoğlu, Kerem Işık, Serdar Solkun ve kendisinin konuşmacı olduğu “Nasıl Yazıyorlar?” başlıklı etkinlik kapsamındaki “Rağmen Yazmak” başlıklı konuşmasından hareketle kaleme almıştır. Konuşmanın zeminin kurucu metinlerinden biri olarak yazarın Huzurbozan Bir Yazma Tahayyülü başlıklı yazısına da bakılabilir: https://www.5harfliler.com/huzurbozan-bir-yazma-tahayyulu/
[2] Söyleşi: Gizem Bilkay, Gazete Duvar, 31 Ocak 2022.
[3] Kitapla ilgili yazarın daha önce yazdığı bir yazı için bkz. “Yokluğun Hafızası” : https://www.k24kitap.org/kritik/yoklugun-hafizasi-3496
[4] Kitapla ilgili yazarın daha önce yazdığı bir yazı için bkz. “Hasarın Hafızası”: https://www.k24kitap.org/kritik/hasarin-hafizasi-3630

