6 Şubat 2023. Kahramanmaraş'ta binalar çökmüştü, insanlar enkazın altındaydı, ölü sayısı her ekranı yenilememde artıyordu. O gün Instagram'ı açtığımda yoga camiasından tanıdığım birinin paylaşımını gördüm. Bir mum yanıyordu, tütsü tütüyordu, arka planda hafif bir müzik, altına da “bugün nefes almaya çok ihtiyacımız var, şükürle başlıyorum güne” yazılmıştı.
Enkazın altında insanlar nefes alamıyordu.
Kapadım, bir daha açtım. Başka biri, “bu zor zamanlarda kendinize iyi bakmayı unutmayın” diyordu.
Bu yazıda kendimi dışarıdan bir gözlemci gibi sunmak istemiyorum çünkü değilim. Yıllarca yoga yaptım, stüdyolarda matımı serdim, burcumda ne yazıyor ona baktım, meditasyon uygulamaları indirdim, hiçbirinden de vazgeçmiş değilim. Bu yazı bir dışarıdan bakış değil, içeriden bir hesap görme. Hesaplaşmak istediğim şey pratiklerin kendisi de değil, son yıllarda onların etrafında oluşan paketleme dili, daha dar söylersem o dilin egoya sunduğu çok özel bir hizmet.
Meseleyi uzun süre bir kelime dağarcığı meselesi olarak düşündüm. Sistemik bir sıkışma yaşayan insanın elindeki sözcükler bir kuşak önce başkaydı. Sınıf, sömürü, dayanışma, örgüt, yapı. Bu sözcükler problemin kaynağını dışarıya, ilişkilere, kurumlara koyuyordu, dolayısıyla çözümü de oraya koyuyordu. Bugün yaygın olan dağarcık tersini yapıyor. Mindset, blokaj, alignment, frekans, gölge çalışması, çekim yasası. Kaynak da çözüm de kişinin içinde.
Cümle düzeyinde izlenebilir bir ikame bu. Bir zamanlar müdürüm bana mobbing uyguluyor diyecek olan kişi şimdi müdürüm travmamı tetikliyor diyor. Ülke kötüye gidiyor diyecek olan kolektif enerji ağır diyor. Bu adam tacizci diyecek olan onunla uyumsuz enerjim var diyor. Her cümlede özne dışarıdan içeriye taşınıyor, her cümle eyleme geçirilemez hale geliyor, aynı anda cezalandırılamaz hale de geliyor.
Manifestlemek bunun en saf hali: istediğin hayatına gelmiyorsa yeterince inanmamışsın. Cümleyi tersine çevirince olan biten her şey hakkında ne söylediği görünür oluyor. İşsizlik yeterince istememek, hastalık tutulmuş bir blokaj, yoksulluk kıtlık zihniyeti. Sistemde bir sorun yok, kişi titreşimini yükseltmeli.
Buraya kadarı, bu dilin neoliberalizmin kendin sorumlusun söyleminin yumuşak versiyonu olduğu tespitidir ve doğrudur, fakat eksiktir, çünkü bir soruyu cevapsız bırakır. Bütün sorumluluğu bireye yıkan bir dil neden bu kadar cazip? İnsanlar kendilerini suçlayan bir sözlüğe niye hevesle geçti?
Cevabı hareketin kendi kurucu metinlerinde buldum. Paul Heelas'ın çalışması, alanın kapsamlı bir haritası ve sempatiyle yazılmış. Heelas öğretinin temel varsayımını tek cümleyle koyuyor: otorite benliktedir. Hakikat öncelikle kişinin kendi deneyiminden gelmelidir, çünkü kirlenmemiş erişimi yalnızca o sağlar, dolayısıyla dini geleneklerden, ebeveynlerden, bilim insanlarından, hatta ruhani ustalardan gelen hakikatler pekâlâ yanlış olabilir, zira bir usta bile kendi kirlenmiş ego moduna düşmüş olabilir. Bu yetki hakikatle de sınırlı kalmıyor, kitabın bir bölümü doğrudan benlik etiğine ayrılmış ve orada hareketin geleneğin ötesinde, yerleşik ya da kodlanmış etikliğin ötesinde, hatta inancın ötesinde konumlandığı yazıyor. Kişi hem neyin doğru olduğunun hem neyin iyi olduğunun yegâne kaynağı oluyor.
Teklifin cazibesi burada. Bu dil kişiye kendi gelişiminin tek yetkisini veriyor, kendi etiğinin de tek yetkisini veriyor ve dışarıdan gelecek her ölçütü baştan şüpheli ilan ediyor. Kendini suçlaman istenmiyor aslında, kendini yargılayacak merciin sen olman öneriliyor.
Karşılığında ne olduğunu Heelas kitabının son sayfasında yazıyor. Gelenekten arındırılmış bu yapı, katılımcıların teistik dindarlıktaki gibi ödevler, disiplinler ve ahlaki kodlarla disipline edilmemesi anlamına geliyor. Dolayısıyla insanların bu özgürlük vurgusundan yararlanarak kendini değiştirmek üzere çalışmak yerine egosunu tatmin etmesi fazlasıyla kolaylaşıyor. Soruyu soran bir eleştirmen değil, alanın haritasını çizen ve öyle olmamasını uman bir kişi.
Egonun spiritüel versiyonu dediğim şey tam olarak burada beliriyor ve iki ayrı defterin ayrı tutulmasından ibaret. Kişinin kendi tekamülü üzerindeki yetkisi azami, başkasına verdiği zarar üzerindeki sorumluluğu asgari. Sıradan dilde bu ikisi birbirine bağlıdır, övünme hakkını alan hesap verme yükümlülüğünü de alır. Bu dil bu bağı koparıyor. İyi olan tekamüle yazılıyor, kötü olan enerji akışına.
Türkiye sahasındaki karşılığına baktığımızda, Kurtuluş Cengiz, Önder Küçükural ve Hande Gür'ün altı şehirde seksen dört derinlemesine görüşmeye dayanan çalışmasında, camia içinde bir istismar yaşandığında ortaya çıkan şeyin belirgin bir kayıtsızlık olduğu tespit ediliyor. Olay bir enerji dengesizliğine bağlanıyor, nihayetinde bir dengenin bulunduğu düşünülüyor, tek bir tarafın sorumlu tutulamayacağı sonucuna varılıyor. Yazarlar bunun ataerkil ideolojinin başka biçimlerde yeniden üretilmesi olduğunu açıkça yazıyor. Yani, ikinci defterin boş kalması bireysel bir kaçamak değil, alanın refleksi olarak beliriyor.
İddianın nasıl korunduğu ayrı bir incelik ve burada kendi gözlemimi anlatmam gerekiyor. “Ben senden daha empatiğim” cümlesi bir iddiadır, tartışılır, yanlışlanabilir, kurulduğunda bedeli vardır. “Ben çok hassas bir insanım” cümlesi ise bir hal beyanıdır. Tartışılmaz, çünkü ölçütü yoktur. Yanlışlanmaz, çünkü kanıtı kendisidir. Cezalandırılmaz, hatta ödüllendirilir, çünkü alçakgönüllülük kılığında gelir. Aynı hamlenin izini saha çalışması da yakalıyor, katılımcılar cinsiyete dair yargılarını açıklarken toplumsal kimlik inşasına değil enerji, öz, ruh, fıtrat gibi kavramlara başvuruyorlar. Bir iddia özün diline çevrildiğinde tartışma kapanıyor.
Camiada ben de bunu sürekli duydum. Benim enerjim çok güçlü. Ben çok hassas bir insanım. Ben çok empatik bir insanım. Hiçbiri iddia gibi durmuyor, hepsi hal tespiti gibi duruyor.
Mekanizmanın ölçülmüş hali de var. Jochen Gebauer ve ekibi doksan üç yoga öğrencisini on beş hafta izlemiş, soru basit: “yoga egoyu susturuyor mu?” Cevap tersi. Pratikten hemen sonra katılımcılar kendilerini akranlarından daha farkındalıklı, daha gelişmiş görüyorlar. Çalışma 2018'de yayımlandı, 2021'de Kanadalı bir ekip ön kayıtlı olarak tekrarladı, ana bulgu doğrulandı.
Gebauer'in açıklaması bir ego teorisi değil, kendine merkezilik ilkesi. Hangi beceri çalışılırsa çalışılsın o beceri kimliğin merkezine oturuyor ve kişinin kendini olduğundan iyi görmesine yol açıyor. Yoganın özel tarafı, merkeze oturan becerinin adının alçakgönüllülük olması. Sonuçta pratik egoyu susturmuyor, ona daha şık bir kıyafet giydiriyor ama o kıyafetin üstünde ego yazmıyor.
Aynı ekibin bir başka kavramı meseleyi tamamlıyor: toplulukçu narsisizm. Klasik narsist odadaki en zeki insan olduğunu söyler, toplulukçu narsist en empatik, en duyarlı insan olduğunu söyler, motivasyon aynı ama kostüm farklıdır. Araştırmanın asıl bulgusu, bu kişilerin kendilerini olağanüstü empatik değerlendirirken çevrelerindekilerin onları hiç öyle tarif etmemesi. İki defter arasındaki fark burada ölçülmüş oluyor ve tutmadıklarında geçerli sayılan kendi defteri oluyor.
“Birbirimizi kınamayalım” diye paylaşım yapıp dışarıda tanıdığı herkes hakkında saatlerce konuşan bir hocam oldu. Kadın dayanışması deyip herkesin bildiği faillerle iş yapan insanlar oldu. Dikkat çekildiğinde cevap hep aynıydı: “ben kimseyi yargılamıyorum”. Yargılamamak görmemekle aynı şey değildir, ama bu dilde ikisi aynı şeye dönüşmüş durumda.
İki defteri ayrı tutan bir dilin kendini savunması gerekir, çünkü biri gelip defterleri karşılaştırırsa sistem çöker. John Welwood seksenlerde bu savunmaya bir ad vermişti, spiritual bypassing, yani spiritüel pratiği asıl yüzleşilmesi gerekenden kaçmak için kullanmak. İşleyişi gayet basit. Eleştiri getirene “konuşan senin egon” denir, adaletsizlikten söz edene “negatif enerji yayıyorsun” denir, somut bir soruna işaret edene “herkesin yolculuğu farklı” denir.
Buradaki ustalık, itirazın kendisinin ego ilan edilmesidir. Hesap sormaya kalkan kişi, hesap sorulmasını imkânsız kılan dilin en ağır kelimesiyle etiketleniyor. Ego sende değil, egoyu görmeye çalışanda. Üstelik Welwood bunu bir sapma olarak tarif ederken, Heelas'ın haritasında aynı hareket öğretinin epistemolojisi olarak yazılı duruyor, çünkü dışarıdan gelen her hakikat iddiası zaten baştan şüpheli.
Günlük dildeki karşılığı “high vibrations only”. Cümleyi harfiyen okumakta fayda var. Kim ölçüyor, eşik nedir, titreşimi düşük bulunan kişiye tebliğ ediliyor mu, itiraz mercii var mı? İşin cazibesi bu soruların hiçbirinin cevabı olmamasında, çünkü ölçüt yoksa itiraz da olmaz. Kendine zarar veren ilişkilerden uzaklaşmak elbette haklıdır ve bunu romantikleştirmiyorum, ama fark şurada, gerçek sınır koymak rahatsız edici bir konuşmayla başlar, spiritüel sınır koymak o konuşmayı imkânsız kılarak başlar ve konuşmak isteyeni düşük titreşimli diye dosyalar.
Kendi defterini kendi tutan bir egonun bir de vitrine ihtiyacı var, çünkü hal beyanının bir yerde görünmesi gerekir.
Bir stüdyoda telefonunu tripoda koyan bir kadın hatırlıyorum. Hareketlerimi sonra izleyip düzeltmek için, derdi. Ders biterdi, video bir saat içinde Instagram’da paylaşılırdı, filtreyle, müzikle, “bugünkü pratiğim” notuyla, üstündeki taytın markası etiketlenmiş halde. Kendisine saldırmıyorum, mekanizmayı kendine anlatmış olduğundan da şüpheliyim. İşleyiş şu aslında: olduğun yerde kal, bedenini dinle, rekabet etme diyen bir felsefe alınıp ön kameradan geçiriliyor ve bir görünürlük projesi olarak geri çıkıyor.
Ölçülmüş hali de bir çalışmada görülüyor. Angela Hinz ve arkadaşlarının Body Image dergisindeki içerik analizinde üç yüz seksen Instagram videosundaki dört yüz kadın kodlanmış, ezici çoğunluk yirmili yaşlarda, zayıf ya da atletik, pozların yüzde altmışından fazlası ileri seviye ve riskli. Videoların baskın işlevi öğretmek değil, beceri sergilemek gibi görünüyor.
O sergilemenin bir kapısı var ve o kapıdan herkes geçemiyor. Resmi söylem “her beden güzeldir” der, ama odaya girildiğinde görünen şey bir kıyafet kataloğudur ve kataloğun bedenleri bellidir. Kimse kimseyi kapıdan geri çevirmiyor. Odaya girdiğiniz andan itibaren bir şeylerin farklı olduğunu hissediyorsunuz. Birkaç kilo fazlanız varsa bakışlar ayarlanıyor, bir pozda zorlandığınızda eğitmenin size yaklaşımı ince birine yaklaşımıyla aynı olmuyor, ekipman bedeninize uymuyor, bir yerde çocuk pozuna geçip diğerlerini beklemeniz söyleniyor. Sonra bir gün biri gülümseyerek yüzün çok güzel diyor.
Bunu iltifat sanan insanlar var. İltifat değil, bedeninizin güzel olmadığının kibar söylenişi, yüzü bedenden ayırıp birini kurtarma ve diğerini mahkûm etme işlemi ve söyleyen kişi bunu sevgiyle söylediğine gerçekten inanıyor.
Aynı saha çalışmasının beden bölümü meseleyi Foucault üzerinden kuruyor ve tam yerine oturtuyor. Spiritüel alandaki şifa söylemi, biyoiktidarın ürettiği uysal bedeni, kişinin kendi üzerinde tam otorite sahibi olduğu bir bedene dönüştürmeyi vaat ediyor, fakat yazarların tespitine göre bu geri kazanım yine bedene ilişkin bir dizi disipline edici teknikle mümkün oluyor. Özgürleşme sözcükleri, disiplin işlevi görüyor diyebiliriz. İnce, esnek, kontrollü beden burada fiziksel bir özellik değil, disiplinin ve dolayısıyla spiritüel gelişmişliğin kanıtı, kanıtı olmayanlar da yeterince çalışmamış diye kodlanıyor. Kimse bunu açıkça söylemiyor, girilen oda sürekli fısıldıyor: bu beden yeterli değil, daha çalış. Sonra aynı oda kendini olduğun gibi kabul et diyor.
Bu dili satan endüstrinin ölçeği de meselenin parçası. Global Wellness Institute'ün Kasım 2025 verilerine göre küresel wellness ekonomisi 2024'te 6,8 trilyon dolara ulaştı, 2013'ten bu yana iki katına çıktı, ilaç endüstrisinin neredeyse dört katı ve dünyadaki bütün sağlık harcamalarının yüzde altmışı kadar. Aynı raporda meditasyon ve farkındalığa yapılan harcama 7,1 milyar dolar. Bu ekonomide harcanan her bin doların yaklaşık biri meditasyona gidiyor. Pratiğin kendisi yuvarlama hatası, satılan şey etrafına dizilmiş her şey ve satışa eşlik eden cümle ise “cevap senin içinde”.
Cevap kısmen içeride olabilir. Sadece, tamamen içeride olduğunu söyleyen herkesin bir şey sattığından emin olunabilir.
En acı tarafı, bu pratiklere gelenlerin neredeyse hepsinin aslında başka insan aramasıdır. Modern hayatın birbirinden kopardığı insanlar bir stüdyoda yan yana oturup o kopukluğun bir kısmını onarmak istiyorlar, kart çekerken cevap değil muhatap arıyorlar. Endüstrileşmiş pratik onlara topluluk yerine sahne veriyor, bağ yerine takipçi, görülmek yerine beğeni, cevap yerine “her şey senin içinde” cümlesi.
Her stüdyoda duyulur: sen özelsin, senin enerjin eşsiz, herkesin yolculuğu farklı. Kulağa cömert geliyor. Neyi kapattığına bakmak gerekiyor. Dayanışma bir acının başka bir acıya yeterince benzediği, dolayısıyla harekete geçilebileceği iddiasıdır. Herkesin yolculuğu farklı demek ise bunun tersini söyler, acı sahibine aittir ve kimseye ulaşmaz. Yeterince sık ve yeterince şefkatle söylenen biriciklik, yalnızsın demenin bir yoludur.
Andrea Jain bunu Weber'in kurtuluş anlayışına bağlıyor, kurtuluşun bireysel olduğu bir düzende herkes kendi yolculuğundadır ve o yolculuk temelden yalnızdır, Jain'e göre piyasanın işlediği yalnızlık da aynı yalnızlıktır. İki defterin ayrı tutulabilmesi de tam bu yüzden mümkün oluyor, defterleri karşılaştıracak ortak bir masa yoksa herkes kendi defterinde ne yazıyorsa odur.
Seans biter, stüdyodan çıkılır, paylaşım yapılır, kart çekilir, deftere yazılır ve çoğu akşam yine yalnız kalınır.
Aslında Mars retrosunda diye işsiz kalmadı kimse. Yeterince manifest edilmediği için yoksulluk olmuyor. Titreşimi düşük olduğu için yalnızlık gelmiyor. Egonun ders istemesi kimseyi patronuna sömürtmüyor.
Bunlar sistemik şeyler. Politik şeyler. Toplu olarak çözülmesi gereken şeyler. Ama endüstri bunları, çekmecede sakladığımız tütsüyle, evdeki matla, kart destesiyle, journaling defteriyle çözmemizi öneriyor. Üstüne de hizmeti pahalı satıyor. Sadece yoga da değil, manifestation kursları, uzaktan reiki tedavileri, ayahuasca retreat’leri, sound healing seansları, kuantum koçluk, enerji çalışmaları. Hepsi cevap senin içinde olduğu vaadinde birleşiyor.
Bu söylemlerin asıl başarısı da, insanı sürekli kendine baktırarak, dışarı bakmasını engellemek. Dışarı bakılmadığı sürece de sistem güvende. Patron mutlu, hükümet mutlu, kira fiyatlarını belirleyen mülk sahibi mutlu. Kişi evde tek başına yaslı yaslı kart çekiyor, hayatının niye sıkıştığını anlamaya çalışıyor ve buna “iç yolculuk” diyor.
İçeri bakmak bir günah değil tabii ki. Dışarısı yanarken sadece içeri bakmak bir karar ve birileri o karardan para kazanıyor.
Yoganın binlerce yıllık felsefesi bunun tam tersini söylüyor aslında. Rekabet etme. Egonu sustur. Başkalarıyla bağ kur, kendi yolculuğuna kapanma. Bunu gerçekten yaşatan eğitmenler, gerçekten yaşatan camialar hâlâ var. Ama bu yoga satmıyor. Bu yoga Instagram’da dikkat çekmiyor. Bu yoga milyar dolarlık bir endüstri inşa etmiyor. O yüzden çoğunluğun radarında değil.
Radarın dışında kalan tek şey o yoga değil. Bu yazı boyunca yerini içe dönük dile bıraktığını söylediğim kelimeler de orada bir yerde duruyor: dayanışma, örgüt, hesap sorma. Onların oradan nasıl düştüğünü, boşalan yere kimin ne koyduğunu bir sonraki yazıda anlatacağım. Kelimeler kendiliğinden çekilmedi.
Kaynakça
Paul Heelas, The New Age Movement: The Celebration of the Self and the Sacralization of Modernity, Oxford: Blackwell, 1996.
Kurtuluş Cengiz, Önder Küçükural, Hande Gür, Türkiye'de Spiritüel Arayışlar: Deizm, Yoga, Budizm, Meditasyon, Reiki vb., İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
Jochen E. Gebauer vd., "Mind-Body Practices and the Self: Yoga and Meditation Do Not Quiet the Ego but Instead Boost Self-Enhancement", Psychological Science, 29(8), 2018, s. 1299-1308; Thomas I. Vaughan-Johnston, Jill A. Jacobson vd., Psychological Science, 2021.
Jochen E. Gebauer, Constantine Sedikides vd., "Communal Narcissism", Journal of Personality and Social Psychology, 103(5), 2012.
Angela Hinz, Kate E. Mulgrew, Tamara De Regt, Geoff Lovell, "Practice or performance? A content analysis of yoga-related videos on Instagram", Body Image, 39, 2021, s. 175-183.
Andrea R. Jain, Peace Love Yoga: The Politics of Global Spirituality, Oxford University Press, 2020.
John Welwood, Toward a Psychology of Awakening, Shambhala, 2000.
Global Wellness Institute, Global Wellness Economy Monitor 2025, Kasım 2025.

