İthaka'dan İmralı’ya

“Yeni çareler bulmayanlar, yeni kötülükler beklesin.”
(Francis Bacon)

Christopher Nolan imzalı Odyssey filmi, günlerdir, tüm dünyanın gündeminde… Ben de nihayet geçtiğimiz çarşamba günü gidebildim filmi görmeye. 5 Ağustos’ta. Bu tarihin Türkiye tarihi için önemli bir anlamı vardı. Gün içinde 12 maddelik bir çerçeve yasa teklifi meclise getirilmiş, Kürt Hareketi’nin ferdleri için eve dönmenin şartları konuşulmuş, belki de ilk adım böylece atılmıştı…

Film bittiğinde, yürüyerek evime dönerken düşündüğüm tek şey; Odysseus’un Truva Savaşı’na giderken ve sonrasında hayatta kalmak ve eve dönmek için çabaladığı o yıllar boyunca değişen duygu durumlarını, stratejilerini, pişmanlıklarını ve özeleştirilerini bir defada eşi Penelope’ye anlattığı sahne idi.

Bilindiği gibi Odysseia, Truva Savaşı’nın ardından yurdu İthaka’ya dönmeye çalışan Odysseus’un on yıl süren zorlu yolculuğunu anlatan destandır. Ancak bu yolculuk yalnızca denizlerde geçen bir macera değil; aynı zamanda kayıplar, arzular, korkular, hatalar ve direnme biçimleri üzerinden bir insanın kendisiyle ve kaderiyle hesaplaşmasının hikâyesidir. Odysseus, eve dönme çabası boyunca tanrılarla, yaratıklarla ve kendi zaaflarıyla mücadele ederken yolculuk boyunca dönüşen, kimliğini yeniden ve yeniden inşa eden bir karakter olarak karşımıza çıkar.

İlk bakışta bu çok eski destanla Türkiye'nin en güncel siyasal meselesi arasında ilişki kurmak oldukça anakronik görülebilir. Oysa Odysseia, yalnızca bir kahramanın eve dönüş hikâyesini anlatmakla kalmayan, aynı zamanda savaş sonrası yaşamın ve siyasetin nasıl yeniden mümkün olacağını da anlatan bilgece bir metin.

Tam da bu nedenle bugün yeniden gündeme gelen çözüm süreci tartışmalarını anlamak için bazen basın açıklamalarından, siyaset programlarından çok, eski metinlere bakmak daha faydalı olabilir. Homeros'un Odysseia'sı da bu metinlerden biri.

Nostos/Vegerîn*

Eski Yunancada nostos, yalnızca eve dönüş anlamına gelmez; aynı zamanda kaybedilmiş düzenin yeniden kurulmasını da ifade eder. Odysseus'un on yıl süren yolculuğu, aslında Truva'dan İthaka'ya uzanan sıradan bir coğrafi rota değil… Her durakta başka bir kimliğe dönüşür; savaşçı olur, direnişçi olur, bilge olur, müzakereci olur, yabancı olur, anlatıcı olur. Eve ulaştığında ise artık ayrıldığı kişi değildir. Odysseus İthaka'ya döndüğünde artık bir yabancıdır, çünkü evi değişmiş, kendisi değişmiştir.

Kürt hareketinin on yıllar süren yolculuğunu düşününce de akla şu soru geliyor: Eve dönecek olanın yabancılığı ne olacak? Devlet de kahramanın yolculuğuna benzer bir yolculuk yapıp, değişip dönüşecek mi? Her iki taraf da eski hallerinin yarattığı aporiadan uzaklaşıp yeni bir siyasal düzen kurabilecek mi? Gelinen nokta, her iki tarafın da dönüşmüş olmasını zorunlu kılıyor. Aynı kalarak, aynı dili konuşarak, aynı reflekslerle davranarak farklı bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığı açık. Belki de çözüm süreçlerinin en zorlayıcı tarafı tam da budur: Hiç kimse başladığı yere geri dönemez.

Paul Ricoeur, anlatının kimliği zaman içinde kurduğunu söyler. İnsan, aynı kalarak değil, değişimini anlamlandırarak kendisi olur. Odysseus'un hikâyesi de bunu hatırlatır. Truva Savaşı kazanılmıştır, fakat zafer her şeyi çözmez. Zeus'un yasaları çiğnenmiş, savaş insanlığın onurunda derin yaralar açmıştır. Bu yüzden nostos, yalnızca eve dönmek değil, savaşın yıktığı ahlaki ve siyasal düzeni yeniden kurabilme çabasıdır. Belki de bugün asıl mesele, eve dönmekten çok, dönülecek evi yeniden inşa edebilmektir.

Odysseus'un En Büyük Silahı Kılıcı Değildi

Destan boyunca Odysseus'un ayırt edici özelliğinin fiziksel gücü olmadığı anlatılır. Homeros, onu sürekli metis sahibi biri olarak tanımlar. Metis, kaba kuvvetten farklı bir yetidir; ikna edebilme, bekleyebilme, doğru zamanı kollayabilme, karşı tarafı anlayabilme ve çatışmayı yalnızca güçle değil akılla yönetebilme becerisidir. Modern siyaset teorisinin diliyle buna stratejik akıl demek mümkün.

Türkiye'nin yakın tarihi ise uzun süre bunun tersine, kaba kuvvetin tarihi oldu. Devlet güvenlik politikalarını mutlaklaştırırken, Kürt hareketi de silahlı mücadeleyi siyasal stratejisinin merkezine yerleştirdi. Her iki taraf da farklı dönemlerde siyasetin yerini askerî dile bıraktı. Eğer bugün yeniden konuşulan süreç başarıya ulaşacaksa, bu ancak metisin yeniden siyasete dönmesiyle mümkün olabilir. Çünkü savaşlar kahraman yaratmakta mahirdir; oysa bugün ihtiyaç duyulan, tanrılara bile meydan okuyan kahramanlar değil, bütün zorluklara rağmen barış ve çözüm iradesini koruyabilen gerçek müzakerecilerdir.

Eve Dönmek için Unutmaya Değil Hatırlamaya İhtiyaç Var

Calypso'nun adasında Odysseus'un önünde baştan çıkarıcı bir teklif vardır: Savaşın, kayıpların ve yoksunluğun olmadığı, ölümsüzlüğün vaat edildiği yeni bir hayat. Fakat Odysseus'u İthaka'ya götüren şey ne tanrıların lütfu ne de yalnızca cesaretidir; asıl belirleyici olan hafızasını korumasıdır. Eve dönüş, önce nereye ait olduğunu ve neden yola çıktığını unutmamayı gerektirir. Kürt hareketi açısından da bugün mesele geçmişi silmek ya da mücadeleyi unutturmak değil, tam tersine hafızayı, geleceği kuran bir imkâna dönüştürebilmektir. Aksi hâlde Calypso'nun adasında olduğu gibi, insan yolunu değil belki ama neden yola çıktığını unutmaya başlar…

Ve Odysseus'un yolculuğu bize şunu öğretir: İnsan eve ancak hikâyesini hatırlarsa dönebilir. Hikâyesini bırakanın döndüğü yer artık evi değildir.

Penelope'nin Sabır Siyaseti

Odysseia çoğu zaman erkek kahraman üzerinden okunur. Oysa destanın görünmeyen siyasetçisi Penelope'dir. Onun dokuduğu kefeni her gece yeniden sökmesi yalnızca evlenmeyi ertelemek için geliştirdiği bir hile değil, belirsizlik içinde zamanı yönetmenin, umudu diri tutmanın ve geleceği tüketmeden bugünü idare etmenin siyasal bir biçimidir. Penelope, savaşın olmadığı yerde değil, savaşın geride bıraktığı yıkımın tam ortasında direnir. Silahla değil, sabırla, öfkeyle değil, sebatla evini, hafızasını ve meşruiyetini korur.

Bu yönüyle Penelope'nin hikâyesi, Kürt kadın hareketinin ve bilhassa Barış Anneleri'nin yıllar boyunca kurduğu siyasal dile şaşırtıcı ölçüde yakındır. Onlar da çatışmanın en ağır bedellerini ödemelerine rağmen, mücadeleyi yalnızca kayıpların diliyle kurmadılar. Cenazeler, cezaevleri, zorunlu göçler ve bitmeyen bekleyişler içinde hafızayı canlı tutarken, aynı zamanda barış talebini de ısrarla dillendirdiler. Tıpkı Penelope gibi, beklemeyi pasif bir kabullenişe değil, aktif bir siyasal tutuma dönüştürdüler.

Çerçeve Yasa ve Yeni bir İthaka İhtimali

Bugün tartışılan çerçeve yasa, elbette teknik bir hukuk metni olarak okunabilir. Ancak taşıdığı siyasal anlam bunun çok ötesinde. Çünkü her barış süreci, önünde sonunda aynı temel soruyla karşı karşıya bırakır bizi: Peki şimdi ne olacak?

Beni tüm bunları düşünmeye sevk eden Christopher Nolan'ın Odyssey yorumunda Penelope, uzun ve kanlı bir yolculuğun ardından evine dönmeyi başaran Odysseus'a bu soruyu sorar. “Önce ölüler diyarına gidip ölülerimizi onurlandıracağız, ardından yıkılan medeniyetimizi yeniden kurmanın yollarını arayacağız.” diye cevaplar Odysseus.

Bugün, sanki bu soruyu kendimize sormamız gerekiyor. Kendi Odysseuslarımız, eve döndüğünde ne yapacağız? Ölülerimizi, kayıplarımızı ve yaşanmış acılarımızı nasıl onurlandıracağız?

Belki de İthaka'nın en büyük öğretisi budur; eve dönüş, yolculuğun sonu değil, siyasetin başlangıcıdır…



* Kürtçe’de “geri dönüş” anlamına gelen söz.