Demokrasinin ve Barışın Siyaseti (V): Barış Çerçeve Yasanın Neresinde?

Bu dizinin ikinci yazısında barışı üç düzlemde düşünmeyi önermiştim. Toplumsal vicdan düzleminde barış, diyalog üzerine bir örtüşen görüş birliğinin çatışma üzerine örtüşen görüş birliği karşısında zemin kazanması; toplumsal-politik düzlemde, farklı toplumsal kesimlerin birbirlerini meşru siyasal muhataplar olarak tanıyıp şiddete başvurmadan birlikte veya karşı karşıya siyaset yapabilmeleri; kurumsal-siyasal düzlemde ise tüm bunların insan haklarına saygılı anayasal bir hukuk devleti tarafından güvence altına alınması demekti. Dizinin bu son yazısında geçtiğimiz hafta Meclis’ten çıkan “çerçeve yasanın” bu çerçevede nereye oturduğuna bakacağım.

Yasa Meclis’ten geniş ama tartışmalı bir destekle ve dizinin üçüncü yazısında anlatmaya çalıştığım paradoksal bir sonuç doğurarak çıktı: Kürt meselesinde çatışmasızlığı hukuki zemine kavuşturmayı amaçlayan yasanın çıkışı, ikisi de barışı kalıcılaştırmak ve Türkiye’yi demokratikleştirmek isteyen Kürt ve Kürt olmayan muhalif tabanları birbirlerine yaklaştırmadı; tam aksine, bu tabanların arasına on yıllardır sokulmuş olan kutuplaştırma kamasını biraz daha kanırtarak aralarındaki mesafeyi açtı.

Dizinin dördüncü yazısında, iki taban arasındaki bu mesafenin, toplumsal-politik düzlemdeki eylemliliklerinde kabaca çatışmasızlık ve demokratikleşme olarak özetlenebilecek farklı önceliklere sahip olmalarından ve kendi önceliklerinin öteki taban tarafından yeterince tanınmadığına ilişkin güvensizlikten kaynaklandığını anlatmış; bu mesafenin nasıl kapatılabileceğinin yolları hakkında bir tartışma açmaya çalışmıştım. Ancak tabanların birbirlerine besledikleri bu güvensizliğin yanı sıra, her ikisini de tedirgin eden yapısal bir güvensizlik kaynağı daha var ve çerçeve yasayla ilgili sorun tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Çerçeve yasanın hukukilik ve adalet ölçütlerini karşılayıp karşılamadığına ilişkin, “hukuk tekniği” açısından dile getirilmiş ve bence haklı da görülebilecek çok sayıda eleştiri var. Ancak benim gördüğüm yapısal güvensizlik kaynağı bunların da ötesinde, şu soruda ifade buluyor: Adalet ve hukukilik ölçütlerini mükemmelen karşılayan bir çerçeve yasanın dahi, kurumsal-siyasal düzlemin büyük ölçüde otoriter rejimin tahakkümü altında olduğu, dolayısıyla hukuk devletinin fiilen askıya alındığı koşullarda, adalete ve hukuka uygun biçimde işletilebileceğine güvenebilir miyiz?

Yanlış anlaşılmasın: Bu soruyu çerçeve yasayı ve onun hukuki bir zemin kazandırmaya çalıştığı çatışmasızlığı küçümsediğim için sormuyorum. Tam aksine: Silahların susması ve şiddetsizlik, demokratik siyasetin de, barışın da ön koşuludur ve çerçeve yasa, tavanda bu ön koşulu sağlamayı vaat eden bir siyasal mutabakatın varlığına işaret ettiği için, tüm hukuki eksiklerine rağmen, değerlidir.

Ama çatışmasızlık, barış değil, çatışmasızlıktır. Çatışmasızlık müzakereleri tavanda (hatta tavanda da değil, çatı katında) devlet ve Kürt siyasal hareketinin silahlı unsurları arasında yürütülebilir ve yürütülmelidir de. Ama barış, ancak tabanda, Kürt sorunu başta olmak üzere tüm toplumsal meselelerin toplumsal-politik düzlemde, demokratik siyaset yoluyla çözülebileceğine, toplumsal vicdan düzleminde güvenebileceğimiz ölçüde kalıcılaşabilir. Daha açık bir deyişle, tavanda yürütülen çatışmasızlık müzakerelerinin, bu müzakereler sonucunda varılan mutabakatın ve bu mutabakat sonucu Meclis’ten geçirilen çerçeve yasanın bizi kalıcı barışa yaklaştırdığını, ancak sürecin toplumsal-politik düzlemde demokratik siyasetin önünü açabildiği ölçüde söyleyebiliriz. Bunun toplumsal vicdan düzlemindeki karşılığı ise, toplumsal sorunların çatışma yoluyla değil, diyalog ve demokratik siyaset yoluyla çözülebileceğine duyulan güvenin güçlenmesi; başka bir deyişle, diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin çatışma üzerine örtüşen görüş birliği karşısında zemin kazanmasıdır.

Normal koşullarda demokratik siyasete duyulan güvenin kurumsal güvencesini, bu siyaset zeminini koruyan, insan haklarına dayalı anayasal hukuk düzeni sağlar. Ancak yargının siyasallaştığı ve kurumsal-siyasal düzlemin neredeyse tümüyle otoriter rejimin tahakkümü altında olduğu mevcut fiilî OHAL koşullarında, “hukuk” kelimesinin toplumsal vicdan düzleminde bulduğu yankı “güven” değil “güvensizlik” hissidir.

Kurumsal-siyasal düzlemde işleyen bu fiilî OHAL düzenine ek olarak, çerçeve yasanın kendi kurumsal işleyiş mimarisinin de güvensizliği gidermekten çok besleyebilecek bir nitelik taşıdığını vurgulamamız gerek. Yasanın öngördüğü hukuki sonuçların devreye girmesi, örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine ve bu tespitin MGK kararıyla teyit edilmesine bağlanıyor. Siyasal açıdan bakıldığında bu, Meclis’in çatışmasızlık yönünde ortaya koyduğu iradenin hukuki sonuç üretmesinin, daha başlangıçta, otoriter rejimin onayına tabi kılınması anlamına geliyor.

Bu mekanizma, otoriter rejimin Kürt olmayan muhalefete yönelik baskılarıyla yan yana okunduğunda, önümüzdeki dönemde demokratik siyaset zemininin genişleyebileceğine güvenmek yalnızca Kürt olmayan muhalif taban açısından değil, Kürt taban açısından da zorlaşıyor. Çerçeve yasaya “temkinli bir iyimserlikle” yaklaşan Kürt tabanındaki ihtiyat önemli ölçüde şu soruda ifade buluyor: “Geçmişte Kürt siyasal hareketinin taşıyıcı siyasetçilerine ve yasal siyasal yapılarına reva gördüklerinin bir benzerini bugün Kürt olmayan muhalefetin taşıyıcılarına ve partilerine uygulayan bir rejimin, silahsızlanmanın ardından Kürtlerin demokratik zeminde siyaset yapma hakkına saygı göstereceğine nasıl güvenebiliriz?”

Aslında bu yazı dizisi boyunca hep aynı soruyu farklı şekillerde sorup duruyorum, bilmem fark ettiniz mi? Eğer barışın kalıcılaşması için sorunlarımızın demokratik siyaset zemininde çözülebileceğine güvenmemiz gerekiyorsa, ama otoriter rejimin etkisi, hatta tahakkümü altındaki hukuk düzeni bu güveni veremiyor, tam aksine sarsıyorsa, bu güveni bize kim veya ne verebilir?

Ve belki yine fark etmişsinizdir, aynı soruya farklı şekillerde hep aynı cevabı veriyorum: Bu güveni ancak ve ancak biz, birbirimize verebiliriz. Toplumsal-politik düzlemde, şiddete başvurmadan birlikte eylememizden doğan, katılan herkesin tüm farklılıklarıyla eşit paydaşı olabileceği çoğul politik gücümüzdür, bizim güvencemiz.

“Çatışmasızlık” kurumsal-siyasal düzlemdeki müzakereler, mutabakatlar ve Meclis’teki oylamalarla hukuki bir zemine, bir “çerçeve yasaya” kavuşabilir, kavuşmalıdır da. Ama barışı kalıcılaştıracak insan haklarına dayalı anayasal hukuk zemini —ki bugün kâğıt üzerinde de olsa varlığını sürdürmektedir— ancak toplumsal-politik düzlemde verilecek demokratikleşme mücadelesinin otoriter rejimi geriletebildiği ve kurumsal-siyasal düzlemi bu rejimin tahakkümünden kurtarabildiği ölçüde yeniden işlerlik kazanabilir.

Jürgen Habermas’ın demokratik halk egemenliği ile insan haklarını eş-kökenli düşünmesi de tam bu karşılıklı kurucu ilişkiye işaret eder: insan haklarına dayalı anayasal hukuk zeminini demokratik olarak işler kılacak olan, tabandan doğan çoğul politik güç; bu gücün özgürce, güvenli ve kalıcı biçimde üretilebilmesini mümkün kılacak olan da hukuktur. Biri ötekinin alternatifi değildir; birbirlerini kurar ve ayakta tutarlar.

Dolayısıyla bu noktada bize düşen, kâğıt üzerinde de olsa hâlâ varlığını sürdüren insan haklarına dayalı anayasal hukuk düzeninin güvence altına aldığı haklarımızı kullanarak otoriter rejime birlikte direnmek, bu eylemlilik içinde birbirimize güvenebileceğimizi fiilen deneyimlemek ve bu eylemlilikten doğan çoğul politik gücümüzle o düzeni savunmaya, ona yeniden işlerlik kazandırmaya çalışmaktır. Bunu bizim yerimize ne kıymetleri kendinden menkul “dediğim dedik liderler” ne de kıymetleri bizden menkul “taşıyıcı liderler” yapabilir. Bunu ancak biz, tüm çoğulluğumuzla birlikte eyleyerek yapabiliriz.

Çünkü demokrasi, tavanın tabana bahşedebileceği bir lütuf değil, tabanın kendi eylemliliğiyle kurabileceği ve savunabileceği bir düzendir. Barış da ancak böyle bir düzenin kurulup sürdürülebileceğine dair güven toplumsal vicdanda tesis edilebildiği ölçüde kalıcılaşabilir.

İşte Kürt ve Kürt olmayan muhalif tabanların kendi aralarındaki güvensizliği aşarak, otoriter rejimi geriletebilecek ve kâğıt üzerinde de olsa hâlâ varlığını sürdüren anayasal hukuk düzenine yeniden işlerlik kazandırabilecek bir demokratikleşme mücadelesinde birbirlerine köstek değil, destek olmaları bu nedenle önemlidir: Barış demokrasiyi, demokrasi de birbirimize güvenmeyi gerektirir. Ve her iki taban için de bu güven ilişkisini kurmayı yarına ertelemek, bütün umutlarımızı çatışmasızlık için çerçeve yasayla kurulan hukuki zemine bağlamak ya da bütün düş kırıklıklarımızın nedenini onda aramak, barışı da demokrasiyi de, Kürtleri de Kürt olmayan muhalifleri de zora sokar.

***

Demokrasinin ve Barışın Siyaseti dizisi, bu beşinci ve son bölümle bitiyor. Size veda etmeden önce, bu diziyi neden yazmak istediğimi ve bir vatandaş olarak kendimi nerede konumlandırdığımı da kısaca anlatmak isterim.

Ben barış yanlısı, demokrat bir muhalifim. Siyasal konumumu Kürt ya da Kürt olmayan ayrımı veya herhangi bir parti aidiyeti üzerinden tanımlamıyorum; çünkü demokrasinin ve barışın temel ilkelerinin Kürtler için başka, Kürt olmayanlar için başka olduğuna inanmıyorum. Bu diziyi de barıştan ve demokrasiden yana olan bu konumumu gizlemeden kaleme aldım.

Bununla birlikte, dizi boyunca hem Kürt kimliğiyle özdeşleşen hem de özdeşleşmeyen demokrat muhaliflerin durduğu yere sırayla geçip ötekini oradan görmeye; kaygılarını anlamaya ve anladıklarımı her ikisinin de konuşabileceği ortak bir demokratik dile tercüme etmeye çalıştım.

Bu ortak dil içinde savunmaya çalıştığım temel tez şuydu: Kürt ve Kürt olmayan demokratik muhalefetin birbirine rakip gibi görünen öncelikleri, aslında aynı hedefe —kalıcı barışa ve demokrasiye— giden iki ayrı yolun farklı duraklarıdır. Çatışmasızlık ile demokratikleşme birbirinin alternatifi değil, birbirinin güvencesidir. Birinin olmadığı yerde diğeri olmaz, birinin eksik kaldığı yerde barış da kalıcılaşmaz.

Çatışmasızlık ile demokratikleşmeyi öncelik yarışına sokmak anlamsızdır.

Çatışmasızlık tavandan, barış ve demokrasi ise tabandan kurulur.

Tabansız tavan çöker; tavansız taban ise çatışmasızlığın güvencesinden mahrum kalır.


[1] Bu dizinin ilk dört yazısına yaptığı yorum ve eleştirilerle bu beşinci yazıyı yazmama vesile olan Işıl Kurnaz ile Barış Özkul’a ve yazının başlığını öneren Nil Mutluer’e teşekkür ederim.