Kale Avrupası’ndaki Çatlaklar: Ceuta’dan Brüksel’e Sınır Politikaları ve İnsan Hakları

Ceuta ve Melilla, İspanya’nın Afrika kıtasındaki, sınırları bütünüyle Fas tarafından çevrili iki enklavıdır; aynı zamanda AB’nin Afrika’daki yegâne kara sınırlarını oluştururlar. 30-31 Temmuz 2026 tarihlerinde Ceuta sınırında yakın tarihin en büyük kitlesel geçiş girişimlerinden biri yaşandı. 70.000 ila 80.000 sığınmacının Fas topraklarından sınırı geçmeye çalıştığı bu iki gün boyunca, karadaki yüksek jiletli telleri ve askerî engelleri aşamayan binlerce insan Akdeniz’in azgın dalgalarına atlayarak, yüzerek ya da derme çatma yüzer araçlarla Ceuta’ya ulaşmaya çalıştı. Yoğun sis altında ve son derece tehlikeli koşullarda gerçekleşen bu kitlesel yüzme girişimi sırasında, mendireklerde yaşanan izdihamlar ve boğulmalar sonucunda en az 111 sığınmacı boğularak ya da ezilerek hayatını kaybetti. İspanya bölgeye askerî birlikler sevk ederek sığınmacılara müdahale etti. Fas makamlarıyla koordineli hareket eden İspanyol polisi, sınırı geçenlerin neredeyse tamamını hızla Fas’a geri gönderdi.

Bu olayın nedenlerine ilişkin pek çok görüş öne sürüldü. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in İsrail’in Gazze’de yaptıklarını “soykırım” olarak nitelendirmesi ve ABD ile İsrail’in İran’a saldırısını kınaması bunlar arasındaydı. Olaydan hemen önce Sánchez’in, Fas’ın Batı Sahra konusundaki rakibi Cezayir’i ziyaret etmesi de Fas’ın göçmen geçişlerini, geçmişte birkaç kez yaptığı gibi, İspanya’ya karşı bir diplomatik koz olarak kullandığı şüphesini güçlendirdi.

Bununla birlikte, krizin asıl tetikleyicisinin İspanyol Yüksek Mahkemesi’nin Haziran 2026’da verdiği bir karar olduğu görüşü giderek daha fazla kabul görmeye başladı. Mahkeme, “deniz sınırında herhangi bir fiziki bariyer olmadığı için denizden gelen sığınmacıların geri itme yoluyla derhal sınır dışı edilemeyeceğini” karara bağlamıştı. Bu kararın sosyal medyada insan kaçakçılığı şebekeleri aracılığıyla “İspanya’nın denizden gelenleri artık hiçbir şekilde geri gönderemeyeceği” biçiminde çarpıtılarak yayılması da on binlerce genci aynı anda geçiş yapmaya teşvik eden etkenler arasında sayıldı. Bu iki günlük hareketlilik AB açısından bir krize dönüştü ve Schengen ile AB içindeki sınır ve göç tartışmalarını yeniden alevlendirdi. İtalya Başbakanı Meloni, İspanya’yı dış sınırları koruyamamakla suçlayarak ülkenin Schengen serbest dolaşım alanından çıkarılması çağrısında bulundu. Danimarka gibi göçe karşı katı tutum alan bazı üye devletler de kendi sınırlarında tek taraflı kontroller başlattı.

Ceuta’da yaşananları, Avrupa Birliği’nin (AB) göç ve sığınma politikası, sınır güvenliği ve yakın zamanda uygulamaya koyduğu Ortak İltica ve Göç Paktı[1] bağlamında değerlendirmeden önce sınırların tarihsel dönüşümüne kısaca bakmak yararlı olacaktır. Böylece AB’nin son 30 yılda ulusal egemenlik odaklı, gevşek hükümetler arası iş birliği mekanizmalarından güvenlik merkezli, biyometrik denetime dayalı ve sınırların dışsallaştırılmasını esas alan ulusüstü ortak bir sisteme doğru geçirdiği köklü dönüşümü daha iyi anlayabiliriz.[2]

Hudut Taşlarından Kale Avrupası’na: Sınırların Siyasi Ontolojisi

Sınırlar, ulus-devlet öncesi imparatorluklar döneminde deniz, nehir, çöl ve dağ gibi coğrafi ve ekolojik unsurlarca belirlenen, daha geçirgen bölgesel hatlar niteliğindeydi. Modern ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla bu doğal ve geçirgen sınır anlayışı, devletlerin iç kontrol kapasitelerini ve egemenlik alanlarını kesinleştirmesine paralel olarak yapay ve askerî engellerle tanımlanmaya başladı. Hudut boylarının sembolik sınır taşlarıyla görünür kılınması tarihsel olarak 16. yüzyıla uzanır. Dinamik ve geçirgen bölgesel sınırların hudut taşları, kaleler ve bentlerle giderek somutlaşması ve statik, kesintisiz çizgilere dönüşmesiyle sınırlar; modern ulus-devletlerin egemenlik iddialarını coğrafi olarak somutlaştıran, “biz” ile “öteki” arasındaki ayrımı keskinleştiren ve hem sembolik hem de pratik düzeyde içerme/dışlama işlevi gören siyasi kurumlara dönüştü.

Ulus-devlet öncesi geleneksel dönemde sınırlar, insan hareketliliği bakımından geçişkenliğin neredeyse engelsiz olduğu, egemenlik ihlali yaratmadığı sürece geçişlerin fazla önemsenmediği, coğrafi olarak belirsiz uç bölgelerdi. Modern dönemde ise koordinatlarla haritalandırılmış, ince, kesin ve çizgisel hatlara dönüştüler.

Bu dönüşüm aynı zamanda, içerideki nüfusun standart eğitim yoluyla homojen bir “ulus” olarak kurgulanmasını; dışarıdakilerin ise “yabancı” olarak kodlanmasını sağladı ve sınırları birer “ulusal kimlik bariyeri”ne dönüştürdü.

Özellikle 1648 Westfalya Barışı’yla birlikte kristalleşen egemenlik anlayışı, sınır algısında köklü bir dönüşümü tetikledi. Modern ulus-devletlerle birlikte sınır geçişlerini denetlemek amacıyla pasaport ve vize gibi kayıt sistemleri geliştirildi. 20. yüzyıla gelindiğinde dünya savaşları, ideolojik bölünmeler ve Soğuk Savaş’ın etkisiyle sınırlar, yoğun denetim altında geçirimsiz birer “demir perde”ye dönüştü. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve 11 Eylül saldırıları gibi tarihsel kırılmalar ise sınırları, yasa dışı göç ve asimetrik tehditlere karşı tahkim edilen sert ulusal güvenlik ve savunma mekanizmaları haline getirdi.

21. yüzyılın ikinci çeyreğinde, kapitalizmin küreselleşmeyle geçirdiği dönüşüme dijitalleşme ve yapay zekâ da eklenmiş; teknolojik ilerlemeler coğrafi ve fiziksel mesafeleri giderek önemsizleştirmiştir. Sermaye ve malların küresel dolaşımının büyük ölçüde hızlandığı, sermaye açısından sınırların görünmezleştiği bir dönemde yaşıyoruz.

Aynı dönemde insan hareketliliği bakımından ters yönde bir güvenlikçi eğilim güçleniyor: sınırlar teknolojik duvarlarla ve “Kale Avrupası” gibi dışlayıcı yapılarla yeniden tahkim ediliyor; yükselen duvarlar askerî ve teknolojik surlara dönüşüyor.

Modern Sınır-Göç Paradoksu ve AB

AB, 1990’ların başında Schengen rejimiyle iç sınır kontrollerini gevşeterek hem Avrupa entegrasyonunu derinleştirmeye hem de sınır algısını yumuşatmaya başladı. 1992’deki Maastricht Zirvesi’yle Avrupa Topluluğu Avrupa Birliği’ne dönüşürken ortak pazar coğrafyası üzerinde ortak para birimi, siyasi birlik ve Avrupa vatandaşlığı yönünde önemli adımlar atıldı. Birlik üyesi devletler arasındaki sistematik sınır kontrolleri kaldırıldı, iç sınırlardaki polisiye denetimler asgari düzeye indirildi. Bu dönemde sınırlar, üye devletler arasında katı engeller olmaktan çok bağlantı noktaları olarak işlev görmeye başladı. 1997’de imzalanıp iki yıl sonra yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması, AB göç politikasının başlıca kırılma noktalarından biridir. Antlaşma, göç ve iltica konularını “Birlik” düzeyine taşıyarak topluluklaştırdı ve Schengen müktesebatını AB çatısı altına entegre etti. Böylece düzensiz göçle ortak mücadele, AB’nin temel hedeflerinden biri haline geldi.

Buna karşın son otuz yılda göç, sınır ve sınır güvenliği politikalarının belirleyici unsurlarından biri oldu. Özellikle 1990 Schengen Sözleşmesi’yle başlayan süreç, AB’nin iç sınırlarını görünmezleştirirken dış sınırlarının “Kale Avrupası” olarak anılan askerî ve teknolojik surlara dönüşmesini hızlandırdı. Amsterdam Antlaşması’yla göç konusunun topluluk müktesebatına dahil edilmesi, üye devletleri sınır yönetiminde ulusüstü iş birliğine yöneltti ve çok katmanlı, dört aşamalı bir erişim kontrol modelinin (üçüncü ülkelerde alınan tedbirler, komşu ülkelerle iş birliği, dış sınır kontrolleri ve Schengen içi geri gönderme mekanizmaları) oluşmasına yol açtı.

1990’ların sonuna gelindiğinde Tampere Zirvesi, ortak bir AB sığınma ve göç politikası vizyonu ortaya koydu; üçüncü ülke vatandaşlarının entegrasyonu için ortak hedefler belirledi ve düzensiz göçü zorlaştıran ilk kısıtlayıcı politika araçlarını devreye soktu. 2004’teki Lahey Programı’yla AB Dış Sınır Ajansı Frontex’in kurulmasına karar verildi. “Özgürlük, güvenlik ve adalet” alanını güçlendirmeyi amaçlayan bu programın en somut sonuçlarından biri olan Frontex, zamanla personel kapasitesi ve bütçesi bakımından AB tarihinin en güçlü operasyonel kurumlarından birine dönüştü. Bu süreç, göçün güvenlikleştirilmesine ve iç sınırlar kaldırılırken dış sınırların adeta bir kale gibi örülmesine yol açtı. Böylece, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından işgal edilen kıta Avrupası’nı tanımlamak için kullanılan askerî propaganda ve strateji terimi “Kale Avrupası” (Festung Europa) yeniden dolaşıma girdi.

2011 yılında Suriye’de başlayan kitlesel göç hareketi, zamanla küresel ölçekte göç dinamiklerini etkileyen bir olguya dönüştü; 2015’teki kitlesel göç hareketleri ise AB’nin dış sınırlarını aşarak Küresel Kuzey’e ulaştı. Bu hareketler, AB’nin ortak sığınma sistemi (CEAS) ile Dublin mekanizmasının yapısal işlevsizliğini ortaya çıkarırken üye devletleri, korumacı ve ulusal reflekslerle geçici iç sınır kontrollerini yeniden uygulamaya yöneltti. Böylece AB göç politikaları, hem iç hem de dış sınırların eş zamanlı olarak tahkim edildiği “defansif entegrasyon” sarmalına sürüklendi. Bu model altında sığınma hakkı ve mülteci onuru, Brüksel’in bürokratik mekânlarında jeopolitik güvenlik ve pazarlık nesnelerine indirgenmiştir.[3]

Oysa göç, dünya tarihi kadar eski; insanlığın ve doğadaki diğer canlıların parçası olduğu kadim bir yeryüzü hareketidir. Sınırları aşılmaz, doğrusal hatlar olarak kurgulayan teknokratik ulus-devlet aklı, insanın ve yeryüzündeki tüm canlıların hareketliliğini her defasında göz ardı etmektedir.

Günümüz dünyasında göç, küresel bölünmüşlüğün yarattığı itici ve çekici güçler arasındaki asimetrinin etkisiyle biçim değiştirmektedir. AB’nin Brüksel’deki merkezlerinde şekillenen sınır güvenliği stratejileri, Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e yönelen göçün kapitalist sistemin makro düzeydeki derin yapısal krizlerinin kaçınılmaz sonuçlarından biri olduğunu göz ardı etmektedir. Kapitalist sistemin yarattığı iklim krizi, küresel ölçekte derinleşen ekonomik krizler, bölgesel çatışmalar ve göçmen emeğine ihtiyaç duyan ölümcül sömürü düzeni bu göç hareketinin temel nedenleri arasındadır.

Bu metni yazmaya vesile olan Ceuta’ya dönüp baktığımızda, kentin bu düzenin en somut laboratuvarlarından biri olduğunu görebiliriz. İspanya’nın Kuzey Afrika’daki enklavında yaşananları anlamak için iki taraf arasındaki ekonomik göstergelere bakmak yeterlidir. 2024 itibarıyla Fas’ta kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) yalnızca 4.153 dolar seviyesindeyken, birkaç mil ötedeki Ceuta’da bu rakam 26.774 dolara ulaşmaktadır.[4] Bu devasa ekonomik uçurum, sömürge döneminden miras kalan asimetrik ilişkilerin bir uzantısı olarak, Ceuta sınırında canları pahasına mal taşımak zorunda kalan ve “katır kadınlar” diye adlandırılan Faslı kadınların maruz kaldığı ölümcül sömürü düzenini beslemektedir.[5]

Küresel Güney’de yaşayan insanların doğup büyüdükleri topraklara dair umutlarını yitirmesine yol açan yapısal itici güçler, popülist iktidarların ve diktatörlüklerin yarattığı siyasi istikrarsızlıklardan Afrika ve MENA bölgelerini yaşanmaz hale getiren ağır iklim krizlerine kadar uzanmaktadır. Öte yandan Avrupa’nın hızla yaşlanan nüfusu ve çalışma çağındaki iş gücüne duyduğu ihtiyaç güçlü bir çekim yaratmaktadır. Yasal ve güvenli göç kanallarının tamamen kapandığı bir dünyada, bu itici ve çekici güçler düzensiz göçün sürmesini kaçınılmaz kılmaktadır.

AB’nin vize kısıtlamaları ve sınırları kapatma politikası, göçün kök nedenlerini ortadan kaldırmak yerine organize insan kaçakçılığı pazarını bizzat devlet eliyle beslemektedir. Europol verilerine göre, Avrupa Birliği’ne düzensiz yollarla seyahat eden göçmenlerin yüzde 90’ından fazlası suç şebekeleri ve kaçakçılık ağlarının sunduğu hizmetleri kullanmak zorunda kalmaktadır. Sınır bariyerleri yükseldikçe kaçakçılık sektörü daha da profesyonelleşmekte, geçiş ücretleri artmakta ve mültecilerin sömürülmesine elverişli koşullar derinleşmektedir. Denizde arama-kurtarma operasyonları yürüten STK’ların “kaçakçılığa yardım” iddiasıyla kriminalize edilmesi ise, Ceuta örneğinde olduğu gibi, Akdeniz’i denetimsiz ve sivil alandan arındırılmış bir ölüm havzasına dönüştürmektedir.

Öte yandan AB, dış sınırlarını korumak ve “dünyanın en gelişmiş dijital sınır yönetim sistemini kurmak” amacıyla Eurodac veri tabanı, Giriş/Çıkış Sistemi (EES), Schengen Bilgi Sistemi (SIS II) ve ETIAS[6] gibi sistemlerin yanı sıra yapay zekâ destekli gözetim yazılımları, yüksek çözünürlüklü termal kameralar, dronlar ve algoritmik risk profilleme araçları kullanmaktadır. Bu araçlar, sığınmacıları insani özneler olmaktan çıkarıp “veri nesneleri”ne indirgemektedir. Düzensiz yollarla gelen her sığınmacı potansiyel suçlu ya da güvenlik tehdidi olarak kodlanırken, biyometrik veri tabanları mülteciler üzerinde ırksal profilleme ve ayrımcı denetim araçlarına dönüşmektedir. Giderek büyüyen ve siyasi karar alıcılarla savunma sanayisini birbirine bağlayan bu “sınır-endüstriyel kompleks”, mülteci bedenlerinin ölçülmesinden devasa kârlar elde eden bir sektöre dönüşmektedir.[7]

AB’nin sınır politikasının en tahrip edici araçlarından biri de sınır kontrollerinin kendi coğrafi sınırlarının ötesine, mültecilerin geldiği kaynak ve transit ülkelere taşınmasını ifade eden sınırların dışsallaştırılması ve gayriresmîleştirilmesidir.

Türkiye’yle yapılan 2016 mutabakatı, İtalya’nın Libya’yla imzaladığı mutabakat zaptı ve Tunus’la imzalanan milyarlarca avroluk stratejik göç anlaşmaları bu yapının sacayaklarını oluşturmaktadır. Bu asimetrik ortaklıklarda kalkınma yardımları ve AB fonları, üçüncü ülkelerin göçü durdurması şartına bağlanmakta; böylece insan hakları jeopolitik pazarlıkların aracına indirgenmektedir. Libya Sahil Güvenliği’nin finanse edilmesi, mültecilerin Akdeniz’de yakalanarak işkence merkezlerine “geri çekilmesine” yol açmakta ve bu durum söz konusu politikanın en vahşi örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bu çok aktörlü yapı, geri itmelere, hak ihlallerine ve ölümlere maruz kalan kişilerin haklarını arayabilecekleri ve sorumluların cezalandırılmasını talep edebilecekleri hukuki bir muhatap bulmalarını neredeyse imkânsız hale getirmektedir. AİHM’in mülteci haklarını koruyan kararlarına rağmen üye devletler, kriz zamanlarında hızlı sınır dışı uygulamalarını meşrulaştırmak için yasal boşluklar üretmektedir.

Buna karşılık dijital tahkimat ve yapay zekâ destekli tüm bu sınır güvenliği önlemleri bir yanılsamadan öteye gidememekte ve küresel göçü sahada önleyememektedir. Tarihsel dönüşümlerine bakıldığında sınırların hiçbir zaman bütünüyle pürüzsüz ve geçilmez olmadığı, doğaları gereği çatlaklı ve gözenekli yapılarını koruduğu görülür. Bu önlemler kaçakçılık yollarını ve göç güzergâhlarını değiştirip insanları daha tehlikeli ve ölümcül rotalara yöneltse de Küresel Kuzey’e yönelen göçü sona erdirememektedir.

30 Temmuz-1 Ağustos 2026 tarihleri arasında Ceuta’da yaşanan kriz, Brüksel’in “akıllı sınır” tezinin sahada insani, hukuki ve ahlaki bakımdan nasıl çöktüğünü gösteren en sarsıcı örneklerden biri oldu. On binlerce insan, Avrupa’nın gözleri önünde, milyarlarca avro harcanarak kurulan sistemleri aşarak Avrupa topraklarına girdi.

İspanya hükümeti, gelenlerin neredeyse tamamını geri gönderdikten sonra, mahkeme kararının yarattığı hukuki engeli aşmak ve geri itmeleri kâğıt üzerinde “yasal” hale getirmek amacıyla Tarajal kıyısına alelacele 500 metrelik bir “yüzen duvar” yerleştirdi. Uluslararası hukukun ve sığınma hakkının temel ilkelerinden biri olan “geri göndermeme ilkesi”, sığınmacıların zulüm görecekleri topraklara geri gönderilmesini yasaklar. Bu hamle, söz konusu ilkenin devlet eliyle nasıl baypas edildiğinin açık bir örneğidir.

Sınırları Duvarlarla Değil, İnsan Haklarıyla Örmek

Günümüzde göçün küresel gerçekliklerini, iklim krizini ve demografik asimetriyi görmezden gelerek sınırları askerî teknolojiler ve “yüzen duvarlar”la tahkim etmek insanları yollarından döndüremez; yalnızca ölümleri artırır ve insan kaçakçılarını zenginleştirir.

Göç bir “kriz” değil, bir “yönetişim meselesi”dir. Her türlü teknolojiyle tahkim edilmiş sınırlar mültecileri durdurmamakta, yalnızca başvurmak zorunda kaldıkları ölümcül güzergâhları çeşitlendirmektedir. Güvenlikçi yaklaşımların, milyarlarca avroluk duvarların ve yapay zekâ destekli avcı dronların iflası, Ceuta’da olduğu gibi Akdeniz ve Ege kıyılarında her gün yeniden ilan edilmektedir.

Başta Avrupa olmak üzere Küresel Kuzey ülkeleri, içine düştükleri bu demografik ve ahlaki çıkmazdan ancak sığınmacıyı bir “veri” ya da “tehdit” olarak değil, insan onurunun taşıyıcısı ve toplumsal bir kaynak olarak gören yeni bir paradigmayla çıkabilir. Sınırların gözenekli yapısına daha fazla çelikle değil; adalet, tarihsel sorumluluk bilinci ve hak temelli dayanışma politikalarıyla yanıt verilebilir. İnsan onurunu merkeze almayan hiçbir teknoloji bu çıkmaza çözüm olamaz. Yarının dünyası, “kale”de saklananların değil, “sınır”da buluşanların dünyası olacaktır.

Geleceğin göç yönetişimi, sığınmacıları dışlayan polisiye tedbirlerle değil; yerel dayanışma ağlarını küresel politikalarla birleştiren ve insan onurunu merkeze alan bir vizyonla inşa edilmelidir. Ancak o zaman Ceuta sahillerinde yaşanan insani felaketlerin önüne geçebilir ve sınırları insan haklarıyla yeniden örebiliriz.


[1] European Commission. (2020). Communication from the Commission on a New Pact on Migration and Asylum (COM/2020/609 final). Brüksel: European Commission. Avrupa Komisyonu Pakt Bağlantısı[2] Cherti, M. (2026). Ceuta's floating barrier: a tactical fix, not a migration strategy. COMPAS (Centre on Migration, Policy and Society), University of Oxford. COMPAS Analiz Bağlantısı

[3] Sohst, R., Tjaden, J., de Valk, H., & Melde, S. (2020). The Future of Migration to Europe: A Systematic Review of the Literature on Migration Scenarios and Forecasts. Cenevre: International Organization for Migration (IOM). IOM Küresel Göç Veri Portalı

St stalker, P. (2002). Migration Trends and Migration Policy in Europe. International Migration, 40(5) SI 2/2002, 151-179. ISSN 0020-7985. Oxford: Blackwell Publishers.

Wagner, M., Desmond, A., & Kraler, A. (2024). EU Policy Framework on irregular migrants. MIrreM (Measuring Irregular Migration) Working Paper No. 8. Krems: University for Continuing Education Krems. https://doi.org/10.5281/zenodo.10875942 | MIrreM Çalışma Metni Bağlantısı (PDF)

[4] Norman, K.,  Micinski, Nicholas R.  (2026)"After Ceuta, Europe is once again mired in migration chaos of its own making"  The Conversation - After Ceuta, Europe is once again mired in migration chaos of its own making

[5] Rahmadan, Y. (2024). Regulating European Union’s Border in Africa: The Practice of Semi-permeable Border in Ceuta and Melilla. Nation State: Journal of International Studies, 7(1), 14–28. https://doi.org/10.24076/nsjis.v7i1.1529

[6] AlgoRace & EuroMed Rights. (2024). Digital Technologies for Migration Control at the Spanish Southern Border: A Journey to the Cross-Cutting Edge of Digital Automation in Ceuta, Melilla and the Canary Islandshttps://euromedrights.org/publication/digital-technologies-for-migration-control/

Jones, C., Lanneau, R., Maccanico, Y., & Troy-Donovan, A. (2023). Europe’s Techno Borders: Biometrics, databases and surveillance technology in EU migration policy. Kopenhag ve Londra: EuroMed Rights & Statewatch. EuroMed Rights Rapor Bağlantısı (PDF)

[7] De Coninck, J., & Raimondo, G. (2024). Understanding European Border Management: A Tale  of Transformation and Orchestrated Impunity. Verfassungsblog (VerfBlog) on Matters Constitutional. https://doi.org/10.59704/1b8430396c5216c6 | Verfassungsblog Makale Bağlantısı