“Bir hak diğerinden üstün veya farklı değildir; verilmemiş her hak alınması için ortak mücadeleyi ve dayanışmayı gerektirir.”
Boysan Yakar (Aktaran Ahmet Güneş, Göğe Kuşak Lazım)
13 Eylül sabahı çevremdeki herkesin gelecekte neler olabileceğinden daha da korktuğu bir güne uyandık. On beş ilde eşzamanlı operasyon yapıldı. Adı "Ailem Güvende" olan operasyonun dayanağı ise 2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı vizyonu ile 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesiydi. Adalet Bakanının o gün yaptığı açıklamaya göre 162 şüpheli ve dokuz dernek hakkında adli işlem yürütülüyordu. İnsanlar sabaha karşı evlerinden alındı, derneklerin ofisi arandı, suçlamalar TCK'nın müstehcenlik maddesi ile Dernekler Kanunu'na muhalefetti. Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliği'nin kararının gerekçesini ise derneğin kendi internet sitesinde ve sosyal medya hesaplarında yayımladığı içerikler oluşturuyordu. Yani delil, örgütlerin görünür olmasının kendisiydi.
Devlet bu alanı tali saymıyor. 2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı diye bir vizyon yazıyor, genelge çıkarıyor, savcılık koordinasyonu kuruyor, MASAK'ı devreye sokuyor, derneklere yurt dışından aktarılan fonları soruşturma konusu yapıyor. Nüfus vizyonu demek doğurganlık hedefi, yani kadınların bedenine dair bir program demek. O programın bir ucunda kürtaj tartışması, öbür ucunda basılan dernekler duruyor. İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması aynı hattın parçasıydı, toplumsal cinsiyet kavramının kendisi hedef ilan edildi.
Bu yazıyı aslında son zamanlarda yükselen aşırı sağın kullandığı bir önermeyi, solun da kullanmaya başlamasından bahsetmek için yazıyordum. Sonrasında bu gelişmeleri yaşadık. Yazıda asıl hedefim olan cümleler son yıllarda çok dolaşımda. "Solun derdi zamirlere kaldı, tuvaletlere kaldı, mekanların cinsiyetine kaldı; ama halk bunları anlamıyor, halk kirayı anlıyor, işsizliği anlıyor. Sol kimlik siyasetine sıkıştı ve orada tıkandı." Söyleyenler kötü niyetli değil çoğu zaman, ayrımcı bir yerden de demiyorlar bunları. Yorgunlar. Kendi kampından şikâyet ediyorlar ve gündemi toparlamak istiyorlar. Kimseyi dışlamak da değil niyet, yalnızca sıraya alınması gerekli diyorlar.
Operasyondan sonra sosyal medyada başlayan tartışma da hep aynı iki kutup etrafında döndü. Bir yanda, devletin LGBTİ+'ların varoluşunu doğrudan hedef alıp kriminalize ettiği günlerde, herhangi bir eylemde gökkuşağı bayrağı görünce "liberal sapma" diye söylenen solculara duyulan hayal kırıklığı ile karışık öfke var, altında da kimlik siyasetinin sınıfın kendi içinden çıkan bir talep olduğu düşüncesi. Öbür yanda ise değindiğim önermenin kendisi dolaşıyor ve hep önce koşullar sayılarak başlanıyor. Gelir eşitsizliği, evsizlik, kira, yapay zeka şirketlerinin bilgiyi tekeline alması. Sonra retorik bir soru soruluyor, bu kadar elverişli bir ortamda sol neden teşhis koyamıyor? Cevap da hazır, kimlik meseleleriyle oyalandığı için, halkın gerçek sorunları yerine başka şeylerle ilgilendiği için. Kendi krizini anlatmak için ödünç alınan sözlük, burada aslında karşı olunan tarafın sözlüğü. Halkın "gerçek" sayılan sorunu birinin varoluşundan dolayı suçlu sayılması olamaz mı? Burada kimse sonra bakarız demiyor. Geriye yalnızca çıkarma işlemi kalmış, sıraya alma yerini doğrudan yerine koymaya bırakmış. Tali sayılan alan ise devletin 13 Eylül sabahı örgütlenme hakkını iptal etmek için seçtiği alan çıktı.

Bu cümlenin ilk defa bu zamanlarda kurulduğunu zannedenler yanılıyor. Her seferinde başka bir nesneyle kuruldu. Mesela kırk yıl önce nesnesi kadınlardı. Fatmagül Berktay'ın 1980 öncesi için anlattığına bakılırsa kadınların ezilmesi ülkenin geri kalmışlığına ve feodal ilişkilerin sürmesine bağlanırdı, kadın sorunu devrim sorununa bağımlı sayılırdı, gelecekte nasıl olsa kendiliğinden çözüleceği düşünüldüğü için gündemi böyle ikincil meselelerle doldurmak "saptırıcı" bulunurdu. Berktay o dönemi yazmaya oturduğunda karşılaştığı zorluk da bunun kendi kanıtı sayılabilir, çünkü konuya dair yazılı belge bulmanın güç olduğunu, bulduğu şeylerin basmakalıp önermelerin derlemesi olduğunu söylüyor. Yirmi yıl önce aynı cümlenin nesnesi çokkültürcülüktü, bugün kuir siyaset, yarın da başka bir şey olabilir.
Bir talebi kimlik siyaseti sayıp tali rafa koymak yalnızca bir öncelik tercihi değil, aynı zamanda bir maliyet tahminidir diye düşünüyorum. Ancak bu tahmin devletinkiyle taban tabana zıt. Bir tarafın önemsiz saydığı alan, öbür tarafın mevzi saydığı alan çıkıyor. Sıraya alan taraf ile sıranın başına koyan taraf aynı şeyi söylemiyor, ikisi de bunun sıralanacak bir mesele olduğunda anlaşıyor. Asıl tali olan da sorunun kendisi. Hangisi önce diye sormak, alanın çoktan kurulduğunu ve dolduğunu görmeyi engelliyor.
Bunun bugünkü kaydı da elimizde. Aksoy'un taramasına göre Sosyalist Güç Birliği İttifakı'nın 2023 bildirgelerinde LGBTİ+, eşcinsellik ve cinsel yönelim kelimelerinin hiçbiri geçmiyor. TKP'nin metninde cinsiyet kelimesi bile yok, SOL Parti'de bir kez var, o da kadın başlığının altında. Millet İttifakı'nın mutabakat metninde aynı boşluğun yanında İstanbul Sözleşmesi de anılmıyor. Bunun kaçınılmaz olmadığını da aynı tarama gösteriyor, çünkü Emek ve Özgürlük İttifakı tanıyor, YSP bildirgesinde anıyor, TİP eşit yurttaşlık sözü veriyor. Tanımakla yazıya geçirmek arasındaki fark da burada duruyor. Yazıya geçen bir söz geri alındığında iz bırakır, hiç yazılmamış bir söz ise geri alınmaya bile gerek duymaz. İki üç yıl sonra ise o bildirgelerin çoğunda anılmayan kişiler tutuklandı işte.
O iddiaların künyesi var, o yüzden kolay reddedilmiyor. Engels'in iki koşullu formülünde kadının kurtuluşu hem üretime katılmaya hem de ev işinin zamanının önemsiz bir bölümüne inmesine bağlanır. Yüz kırk yıldır ise birinci koşul anılıp bütçe isteyen ikincisi düşürülür. Üstüne ana çelişki ile tali çelişki ayrımı binince ataerki üstyapıya yazılır ve türevle uğraşmak temelden dikkat dağıtmak sayılır. Gülnur Acar-Savran ise modern özel ve kamusal ayrımı ataerkiyi kalıntı olarak değil kurucu unsur olarak içerir diyerek bunun tersini söylemişti. Fark burada kendini gösteriyor, çünkü kalıntı eskiyip dökülür, kurucu unsur yeni düzenin içine yeniden yerleşir.
Erteleme bir kanaat değil, bir öngörüydü ve her öngörü gibi sınandı. Sovyetler'de Zhenotdel 1930'da kapatıldı, 1922'de suç olmaktan çıkarılan eşcinsellik 1934'te ceza kanununa geri kondu, kürtaj 1936'da yeniden suç sayıldı. Bu bölümü yazmaya hazır bir merhametle oturmuştum, vaat iyiydi de koşullar tutmadı diyecektim. Wendy Goldman'ın kitabının sonu o açıklamayı elimden aldı, çünkü geri dönüşün maddi koşullardan çok siyasi tercihten kaynaklandığını gösteriyor. Türkiye'de sonuç bir kurumsal coğrafya olarak duruyor, çünkü seksenlerde kadın hareketi solun içinde değil dışında kuruldu.
1987'de kadınlar şiddeti meşrulaştıran bir karara karşı yürürken, translar da Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü'nün şiddetine karşı Taksim'de açlık grevine başlamıştı. Eylem Gezi Parkı'na taşınınca polis dağıttı. Arkalarında duran tek siyasi yapı ise parti dahi olmayan bir girişimdi. İki hareket de aynı işlemden geçmişti, talepleri gündemin ilerisine yazılmış, kendileri de kendi kayıtlarını tutmak, mücadelelerini yalnız vermek zorunda bırakılmıştı. Kaos GL dergisinin 1994'teki ilk sayılarından birinin başlığı "Eşcinsel ve İşçi Olmak". İşte sınıfla ilgilenmedikleri için değil, ilgilendikleri halde yer bulamadıkları için kendi dergilerini çıkarıyorlardı.
Aynı işlem başka ülkelerde başka isimlerle yapıldı. ABD'de siyah hareketinin içindeki kadınlar ırkçılığa karşı mücadelenin cinsiyet sorusunu bekletmesinden şikâyet etmişti. Hartmann, bu bekletmenin nereye vardığını tarif etti, marksizm ile feminizmin evliliğinde ikisi bir olmuştu ve o bir marksizmdi. Yani ertelenen talep sırada beklerken öbür başlığın içinde eriyordu. Bütün bunlar bana bir vaadin tutmadığını ve asıl meselenin de sınıflandırma olduğunu gösteriyor.
Peki eklemlenmeden ne çıkmış? 1984'te İngiltere'de madenci grevi sürerken Londra'da Lesbians and Gays Support the Miners kuruldu, başlangıcı onur yürüyüşünde grev için kova dolaştırmaktı. Sendikanın kasasına el konduğu için para doğrudan Güney Galler'deki topluluklarına gitti. Grev Mart 1985'te yenilgiyle bitti. Haziran 1985'te Güney Galler'den otobüslerle gelen madenciler ve aileleri Londra onur yürüyüşünün en önünde yürüdü. Ekim ayında İşçi Partisi kurultayında eşcinsel eşitliğini parti politikası yapan önerge, parti yönetiminin karşı çıkmasına rağmen madenci sendikasının blok oyuyla geçti. 1988'de Section 28'e karşı en yüksek sesle konuşanların arasında yine madenci örgütleri vardı. Yani en tikel görünen çıkar, bir kömür havzasının sendikası, en evrensel talebi taşıdı. Halk kirayı anlar diyen cümle de kendini evrenselin tarafında sanıyor, sınıf herkesi kapsar diyor, kimlik taleplerini tikel görüyor. Oysa o evrensel, tikeller tek tek çıkarılarak kuruluyor. Kadınlar çıkarılıyor, kuirler çıkarılıyor, Kürtler çıkarılıyor. Geriye kalana evrensel deniyor, oysa yalnızca çıkarma işleminden zararsız çıkanın ölçüsü. Madencilerin yaptığı ise bir buluşturmaydı.

Madencilerin kazandığı yerde sendikanın parti kurultayında blok oyu vardı, yani kurulan bağı karara çevirecek bir yer vardı. Kimse grevin ortasında oturup önce sınıf mı önce eşcinsel hakları mı diye tartışmadı, kurulan bağ bir yere bağlandı. Bizde eksik olan da o yer diyebiliriz. Ama tabii bağın kurulduğu da oluyor, 2019 yerel seçimlerinde LGBTİ+ Dostu Belediyecilik Protokolü'nü yirmi yedi belediye başkan adayı imzalamıştı. Ancak benzer bir bağ bugün kurulsa bile onu bir parti kararına ya da bir yasaya dönüştürecek kanal yok, sendikaların bir kurultayda ağırlığı yok veya kitlesel bir sol parti yok.
Güçlü itirazlara da değinmek istiyorum. Saldırı altında diye o alan bizim merkezimiz olmaz denilebilir. Doğrudur, kimse merkez olsun demiyor. Mouffe eşdeğerlik zincirini anlatırken bu yanlış anlamaya cevap veriyor, mesele yeni hareketlerin taleplerini işçi sınıfınınkiler pahasına öne çıkarmak değil, farklı tabiiyet biçimlerine karşı mücadeleleri hiçbirine önceden merkezilik atfetmeden eklemlemek. Devletin dalgası vurduğunda kimlik öbeklerine dağılmak yerine kimliklerden örülü bir ağ gibi durabilmek. Saldırıya uğrayan bir alanı savunmamak öncelik belirlemeye benzemiyor, terk etmeye benziyor. Terk edilen yer boş kalmıyor. Bir itiraz da iktidarın ekonomik krizi örtmek, gündem saptırmak için bunu yaptığı. Gündem saptırmak on yıllık nüfus vizyonu, genelge veya MASAK incelemesi gerektirmez. Biraz pahalıya patlıyor bu amaç için.
Bu konuda gelebilecek olan başka bir itiraz da sermaye evrenselse direnişin de evrensel olması gerektiği ve emeğin kimlikler boyunca bölünmediği olabilir. İtirazın gücü evrenselliği bir başlangıç noktası saymasından dolayı. Oysa sermaye emeği tek tip bir kütle olarak karşısına almıyor, ucuz emek, karşılıksız emek, kayıt dışı emek, sınır dışı edilebilir emek diye ayırıyor ve bu ayrımlar tam da kimlik denilen hatlar boyunca çiziliyor. Kimin bakım işini bedavaya yapacağı, kimin sigortasız çalışacağı, kimin adı okunduğu anda eleneceği… Emek kimlik siyasetinden dolayı bölünmüş halde işe alınıyor. Adolph Reed'in söylediği, ırk sınıfın yanına konan ikinci bir başlık değil, sınıf oluşumunun bir parçası, üretimin toplumsal koşulu olduğu da buna yakın. Türkiye'den bu mesele gayet somut görünüyor. 2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı programı, kimin doğuracağını, kimin bakım işini üstleneceğini, kimin hangi ücretle çalışacağını belirleyen bir emek programı. Devlet o vizyonu yazarken sadece kültürel bir alanda gezinmiyor. Evrensellik bu yüzden bir sonuç olarak görülüyor. Kurulduğunda evrensel oluyor, varsayıldığında geriye yalnızca birinin ölçüsü kalıyor.
Graff ile Korolczuk'un Avrupa'daki anti-gender seferberliklerinde saydığı motiflerin hepsi bu son gelişmelerin dilinde var. Tehlikedeki çocuk, korunacak aile, dışarıdan gelen tehdit… Oradaki uyarı bizi de ilgilendiriyor, çünkü anti-genderizm zamanla bir anti-kapitalist mobilizasyon diline dönüştü. Sağ, aileyi küresel sermayeye ve yozlaşmış elitlere karşı korunacak yer ilan ederek kapitalizm eleştirisini dile getirme tekelini soldan devraldı. Karşı taraf ataerkiyi ne üstyapı sayıyor ne de tali. Üzerine doğrudan siyaset kuruyor, kaynak ayırıyor ve takvim yapıyor.
Butler, yeni hareketlerin salt kültürel sayılıp türev ilan edilmesini tarif etmişti, bugün kimlik siyaseti denen şeyin o günkü adı buydu. Fraser ona verdiği cevapta temel ile üstyapı ayrımını ve birincil ile ikincil ezilme ayrımını reddedip ardından da ampirik bir tespit yapıyor, eşcinsel haklarının başlıca muhalifleri çokuluslu şirketler değil, dinî ve kültürel muhafazakârlardır, takıntıları kâr değil statüdür, diyordu. Otuz yıl sonra kapıyı çalanın kim olduğuna bakılırsa yanılmamış.
Erteleme önermeyen itirazların derdi de sıradan ziyade, Reed'in dediği gibi temsille eşitliğin karıştırılması. Talebin kurulma biçimi tartışılıyorsa itiraz ciddidir, sırası tartışılıyorsa değildir, çünkü sıradan bahsedilen her yerde kimin bekleyeceği zaten bellidir.
Seksenlerde kadınlar kendi kayıtlarını kendileri tutmak zorunda kalmıştı, çünkü tutacak başka yer yoktu. O kayıt şimdi basılan ofislerde, el konulan bilgisayarlarda, erişime engellenen sitelerde duruyor. Kimlik siyaseti dedikleri de, bir dernek kurmak, yayınlar çıkarmak, vakaları saymak ve bir site tutmak. Tali olsaydı kimse o kapıyı çalmazdı.
Kaynakça
Acar-Savran, Gülnur. Beden Emek Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin. Kanat Kitap, 2013.
Aksoy, İsmail Uğur. "Siyasal Kampanya Metinlerinde Radikal Demokratik Yurttaşlık." Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 28(1), 2025.
Berktay, Fatmagül. "Türkiye Solu'nun Kadına Bakışı: Değişen Bir Şey Var mı?" Şirin Tekeli (der.), 1980'ler Türkiyesi'nde Kadın Bakış Açısından Kadınlar, İletişim.
Butler, Judith. "Merely Cultural." New Left Review, 227, 1998.
Engels, Friedrich. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, 1884.
Erdoğan, Barış ve Esra Köten. "Yeni Toplumsal Hareketlerin Sınıf Dinamiği: Türkiye LGBT Hareketi." Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, 2(1), 2014.
Fraser, Nancy. "Heterosexism, Misrecognition, and Capitalism: A Response to Judith Butler." Social Text, 52/53, 1997.
Goldman, Wendy Z. Women, the State and Revolution. Cambridge University Press, 1993.
Graff, Agnieszka ve Elżbieta Korolczuk. Anti-Gender Politics in the Populist Moment. Routledge, 2022.
Hartmann, Heidi. "The Unhappy Marriage of Marxism and Feminism." Lydia Sargent (der.), Women and Revolution, Black Rose Books, 1981.
Mouffe, Chantal. For a Left Populism. Verso, 2018.
Reed, Adolph Jr. "Marx, Race and Neoliberalism." New Labor Forum, 22(1), 2013.

