Sol Hareketler, Yapay Zeka ve “Yazarın Ölümü”

2026-2027 akademik yılı, Yapay Zeka endişeleriyle başladı. Öğrenciler, ders programlarında “kısmen veya bütünüyle” Yapay Zeka kullanılarak hazırlanmış ödevlerin intihal kabul edileceği uyarılarına alıştı artık. Büyük Dil Modelleri’ne (LLM) kullanıcıların verdiği prompt’larla oluşturulan bir metnin yazarının kim olduğu ise, karmaşık, kökü geçmişe dayanan bir tartışma. Metnin yazarı prompt’u giren kullanıcı mıdır, metni derleyip oluşturan Yapay Zeka modeli mi, yoksa metinleri kendisinden izin alınmadan LLM’e yüklenen, saygın kitapların, akademik makalelerin, prestijli ansiklopedilerin yazarları mı? Hukuki sorumluluğu kim yüklenir? Telif hakkı kime aittir?

Geçen ay The Times Literary Supplement’ta Anchit Sathi imzasıyla yayımlanan bir makale (“Yapay Zeka ve yazarın krizi”) bu konulara parmak basıyordu. Sathi, ablasının farklı bir ülkede yaşadığı bir miras anlaşmazlığını çözmesine yardımcı olmak amacıyla ona durumun hukuki özetini çıkaran bir metin yollar. İki farklı hukuk sistemindeki mülkiyet yasalarının ve sınır ötesi vergi düzenlemelerinin  sentezlenmesini gerektiren bu karmaşık metni okuyan kayınbiraderinin ilk tepkisi “Vay canına!” olur. Böylesi bir metni nasıl olup da yazabildiğine şapka çıkartır. Ancak birkaç saat sonra kayınbiraderi Sathi’ye bir mesaj daha yollar. Acaba, diye sorar, metnin ne kadarı yapay zeka tarafından hazırlanmıştır?

“Sorusu herhangi bir art niyet barındırmıyordu, ancak durumu değiştirmişti. Önce yolladığım metne hayranlık duymuştu; sonrasında ise hayranlığının gerçekten de bana mı yöneltilmiş olduğunu sorgulamaya başlamıştı,” diye yazıyor Sathi. “Az önce benim kendime has zekamın izlerini taşıyor gibi görünen o metin, aniden herhangi bir yerden gelmiş olabilecek sıradan bir ürüne, bir nesneye dönüşüvermişti.” Sathi, bu endişenin arkasında edebiyat kuramcılarının yirminci yüzyıl boyunca tartıştığı “yazarın aurası” kavramının olduğunu fark etmiş.

Yazarın ve o meşhur “aura”sının ölümünü  ilk olarak 1967 yılında Fransız felsefeci Roland Barthes ilan etmişti. İki sene sonra bir başka Fransız felsefeci, Michel Foucault, “yazar”ın hukuki bir ihtiyaçtan uydurulmuş bir kavram olduğunu belirterek Barthes’ın açtığı tartışmaya katkıda bulundu. Barthes ve Foucault’ya göre, oturmuş tek başına mektup, günce, roman, şiir, hatırat (veya okul için ödev) kaleme alan yazar fikri Romantik döneme aitti.

Barthes, Yazarın Ölümü (La mort de l’auteur) başlıklı denemesine, Balzac’ın “Sarrasine” adlı hikâyesinde kadın kılığına girmiş bir hadımın kadınlığını sorguladığı bir cümleyi alıntılayarak başlar. Bu cümleyi “kim” yazmıştır? Hikâyenin kahramanı mı? Yazarı Balzac mı? Yoksa dönemin değer yargıları mı? “Bunu bilmek,” der Barthes, “her zaman için imkansız olacaktır; çünkü yazının kendisi, birbirinden ayırt edilemeyen pek çok sesten oluşan o özel sestir ve edebiyat da tam olarak, belirli bir köken atfedemeyeceğimiz bu sesin icadıdır.”

Yazarların beden ve kimliklerinin yitip gittiği yerde, yani yazarın öldüğü yerde yazı başlar. Barthes bize ilkel toplumlarda anlatının, bir birey tarafından tek başına üretilen bir içerik değil, bir şamanın farklı metinleri iç içe geçirerek anlatma performansı olduğunu hatırlatır.

Kendi ahlaki değer yargıları, felsefesi, geçmişi olan bağımsız ve özgün yazar ise, modern çağın ürünüdür. Barthes Fransız rasyonalizminin ve Reform hareketinin getirdiği kişisel inanç anlayışıyla bireyin ve "insan şahsiyetinin" saygınlığının inşa edildiğini belirtir. Şahsiyetine, “aura”sına çok önem atfedilen, telif hakları korunan yazar figürünün “kapitalist ideolojinin bir sonucu ve özeti niteliğindeki pozitivizm”in bir ürünü olduğunu hatırlamamızı ister.

Barthes ve Foucault’nun 1960’larda “yazarın ölümü”nü ilan etmeleri sayesinde edebiyat çalışmalarına yazarın çalışma sürecine odaklanan bir yaklaşım egemen oldu. Nihai metne giden yolculuğun kendisi önemliydi artık. Yazar bir metni oluştururken hangi araçları kullanmıştı? Hangi sözlüklerden, gazete arşivlerinden faydalanmıştı? Hangi kitapları referans almıştı? Barthes’tan bu yana egemen olan bu modern yaklaşım, yazarlığı bir nevi performans olarak görür. Yazarlar fikirlerini zihinlerinden kağıda akıtan canlılar değillerdir. Tıpkı Claude, OpenAI veya Gemini gibi, farklı arşivlere girip orada buldukları bilgileri derleyen, bir sentez yaratan “otonom ajan”lardır.

1969 tarihli “Yazar Nedir?” başlıklı konferansında Foucault yazarın bir sınıflandırma işlevinden başka bir şey olmadığını belirtti. Bir yazarın adı, farklı metinleri külliyatlar halinde gruplandırmaya yarıyordu sadece. Yazarın ismi, telif hakkına olanak tanıyan yasal mülkiyet ilişkisini tesis ediyordu. Bu sansür ve iftira davalarına zemin hazırlayan sorumluluk ve suçluluk atfını belirliyordu. Bunun dışında “yazar” diye bir şey yoktu. Yazar, sayfaya sözcükleri döken somut bir kişiden bağımsız olarak işleyen, “hukuk ve söylem kaynaklı bir kurgu”ydu.

“Yazar” gerçekten de kapitalizmin hukuki bir amaçla icat ettiği bir kavram olabilir ama bu, yapay zeka ile üretilmiş metinlerin sorumluluğunun kime ait olduğu sorusunu cevaplamıyor. Sathi, Times Literary Supplement’taki yazısında yaşadığımız krizi tam da burada konumlandırıyor. (İlginç biçimde, Norveç’teki Inland Üniversitesi’nden Svenn-Arve Myklebost, Times Literary Supplement’a bir mektup yollayıp, Sathi’nin makalesinin kendisinin de yapay zekayla üretildiğinden şikayet etti: “Makale, yapay zeka etkili bir üslubun bazı özelliklerini —‘X değil Y’dir gibi cümle kalıpları ve ‘Bu önemli çünkü...’ şeklinde açıklamalar gibi— yansıtıyor, bu da Sathi'nin, metni bizzat yazdırmamış olsa bile, en azından metnini gözden geçirirken yapay zekadan yararlandığını düşündürüyor.”)

Yapay zeka bizi tarihin tuhaf bir anına yerleştirdi. Bir yanda kendi inşa etmediği, üretici mantığını tam olarak anlamadığı bir sisteme düşüncelerini devreden öğrenciler ve yetişkinlerin yaşadığı baş dönmesi ve ürettikleri metinler var. Öte yanda, imzalayarak kendilerine atfettikleri metinlerin sorumluluklar ve bundan doğan yaptırımlar.

Kitap yayıncıları ve New York Times gibi gazetelerle yapay zeka firmaları arasındaki davalar, telif hakkı konusundaki sıkıntıların çözülmediğini bize gösteriyor. “Yazarın ölümü”nü yıllar önce haber veren felsefecilerin belirttiği gibi, kapitalizm, hukuki olarak her metnin altında birinin onun yazarı olarak belirtilmesini, onun sorumluluğunu üstlenmesini zorunlu kılmış hep. Yapay zekanın bu konuda açtığı belirsiz alan, kapitalizmin mantığına ve tarihine karşı bir silaha dönüştürülebilir mi? Sol hareketlerin mensupları olarak, yalnızca yazmanın özgünlüğünün değil, özel mülkiyetin savunulması üzerine kurulu hukuk sistemlerinin ve fikri özgünlüğü dünyadaki her şeyden üstün gören iktidarların sorgulanmasını beraberinde getirdiği oranda yapay zekayı kapitalizmin tarihine dair anlatılarımızı açıklamak ve kapitalizmin iç çelişkilerine işaret etmek için kullanabiliriz.