Hapishaneden Göğe Kurulan Merdiven – Yıldızlardan Ebediyete: Auguste Blanqui

Devrim tarihinin, bizatihi devrimciler, teorisyenler tarafından en çok eleştirilen isimlerinden biridir Blanqui. “Komplocu”, “neo-jakoben”, “Bakunin benzeri bir anarşist”, “yalnızca bir barikat ustası” gibi yakıştırmaların zamanla klişeye dönüşmesiyle çoğu zaman da öyle değerlendirildi ne yazık ki. David Bensaid ve Michael Löwy onunla ilgili makalelerine şu başlığı atmışlardı: Auguste Blanqui, Heretical Communist. Bu makalenin öncelikle başlığı üzerinde duran Derviş Aydın Akkoç şunları yazmış:

“Siyaseten netameli bir alanda dolaşılacağı daha başlıktan belli. Zira Bensaid ve Löwy ikilisi, söz konusu makalede modern komünizm yahut sosyalizm tarihi içinde yer alan ‘makul’, yani mevcut normlar kapsamında pek gerilim duyulmadan normal çerçeveye dahil edilebilen, tasdiklenmiş bir komünisti değil, aksine ‘heretical’ sıfatının teolojik anlamlarının da açığa vurduğu üzere ’kafir’, ‘sapkın’, ‘münafık’, ‘zındık’ bir komünisti odağa alacaklardır. Kendi tarihi göz önüne alındığında, türlü negatif-pejoratif söylem tabakalarıyla kaplı ‘komünizm’ kavramı dışarıdan; egemen sınıfların ideolojik ve ahlaki söylemlerinden esinlerle değil, ‘içeri’den ama sıra dışı bir efsane simadan hareketle değerlendirilecektir.”

Doğrusu biraz çetrefilli ifade edilse de mesele bu. Blanqui, bu “negatif-pejoratif” bakış açısıyla eleştirinin sınırları aşan bir dille değerlendirilmiştir zaman zaman.

Onu anlayabilmek, yazdıklarını kavrayabilmek bağlamında yaşamına bir bakmak iyi olur sanırım: Hayatının neredeyse yarısını hapishanelerde geçirdiği için L’enfermé (mahkûm) lakabını almıştır. 1830 Temmuz Devrimi, 1839 Paris Ayaklanması ki başarısız olmuştur, 1848 Şubat Devrimi ve ünlü Paris Komünü safhalarında önde gelen isimlerden biridir. (Etkisinin gücünü şuradan anlayabiliriz: Komüncüler, ellerine geçirdikleri bütün rehineleri verip, Blanqui’nin serbest bırakılmasını istemişler, dönemin Versay hükümeti bu teklifi reddetmiştir.) Birçok devrimci örgütün kurucularındandı. Hem monarşiye hem de kapitalizme karşı ödünsüz bir tavrı ve mücadelesi vardı. Fransa’da rejimler değişti ama çoğu yönetim onu zindana atmaktan vazgeçmedi. 1844’te, Mont-Saint Michael Kalesi zindanındayken sağlığı çok bozulmuştu. Onun öleceğini düşünen Louis -Philippe, şehit bir kahramana dönüşeceği kaygısıyla onu affetti. Ancak Blanqui hapishaneden meydan okuyarak bu affı reddetti, yoldaşlarıyla kaldı. Sonrasında da iyileşmeyi başarmıştı.  Devrimin, halkın kendi hareketiyle olacağına inanmıyor, profesyonel devrimcilerin silahlı bir darbeyle iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunuyordu. Bu görüşe daha sonraları Blankizm adı verildi. Bu eylem gerçekleştirildikten sonra geçici diktatörlükle burjuvaziyi silahsızlandırmak, kilise ve büyük mülk sahiplerinin mallarına el koymak, ekonomiyi devlet kontrolüne almak gibi yöntemlerin uygulanmasından yanaydı. Üretim araçlarının halka ait olması gerektiğini de söylüyordu. Karl Marx, onu Fransız Proleter Partisi'nin hem beyni hem de ilham kaynağı olarak görmüştür. Blanqui’nin fikirlerinin Marx’ın proletarya diktatörlüğü kavramını etkilediği söylenebilir. Oysa Engels, onu sert bir biçimde eleştirmiş ve bu tür komploculuğun bir tek Rusya’da başarılı olma olasılığından söz etmiştir. 1874’te şu satırları kaleme almıştı:

“Blanqui, özünde bir siyasal devrimcidir, yalnızca duygularından ötürü, halkın çektiği çilelere karşı sempati duyduğundan ötürü sosyalisttir, ama ne sosyalist teoriye ne de toplumsal reformlar için kesin pratik önerilere sahiptir.”

Belli ki Engels, Blanqui’nin devrimci mücadelesinin ardında yatan teorik çalışmalardan haberdar değildi. Rosa Luxemburg ve Lenin de onu işçi sınıfından kopuk, konjonktür analizi zayıf, güçsüz darbeci anlayışı olduğu gerekçesiyle eleştirmişlerdir; Engels kadar sert olmasalar da. (İlginçtir ki Engels ve Luxemburg, Lenin’i de Blankist olmakla eleştirmişlerdi.)   Yargılandığı davalardan birinde mesleğini soran yargıca, “proleter” yanıtını vererek, profesyonel devrimci kavramının öncülüğünü de yapmıştı.

Blanqui, teoriyi değil eylemi, pratiği önemseyen biri sanılsa da bu, indirgemeci bakış sonucu ortaya çıkan bir kanaatti. Asıl istediği pratikte sınanmış bir devrimci teoriyi geliştirmekti. Sorunları teorik olarak çözdükten sonra eyleme geçme fikrine karşıydı. Bu yüzden Proudhon’cularla yıldızı hiç barışmamıştır. Belki de teori ve eylem arasında bir “aralık” olmasının sorunlara yol açacağını düşünüyordu. Bunun, interregnum (fetret) kavramıyla açıklanabilecek bir aralık olabileceğini, iktidar boşluğu yaratarak, devrimi kesintiye uğratacağını düşünmüş, daha doğrusu sezmiş olabilir mi? Kendisinden sonra dünyaya gelen Gramsci’nin artık klişeleşen cümlesiyle (ölmekte olan eski, doğamayan yeni) bir krizin, tıkanmanın olduğu o mahut ara dönem. Teorik çözümlemenin ardından gelen süreçte eylemin, sınanmamış, pratikte olabilecek sorunları yaşayacağı, dolayısıyla tıkanabileceği ve her kafadan bir ses çıkmasıyla bir fetret aralığına dönüşebileceği kaygısını mı taşıyordu Blanqui; buna dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak, bu bağlamda bir sezgisi olabileceğini düşünmekte de bir mahzur yoktur sanırım. (İnterregnum kavramı üzerine Orhan Koçak’ın Birikim Dergide yazdığı ve ardı ardına yayınlanan o üç sıkı yazı, gerçekten zihin açıcıydı.) Orhan Koçak’tan mülhem söyleyelim: Bir Borromeo Düğümünün varlığı söz konusu olabilir Blanqui’nin endişesinde. Teori ve eylemi bağlayan insan zihninin farklı tartışmalara girmesi durumunda diğer iki halkanın da kopacağı, ilişkisizleşeceği kaygısı, belki de sezgisi. Yani teori eylemle sınanırsa, eyleyen ve düşünenin olduğu halka diğer iki halkayı birleştiren halka olur, kopma yaşanmaz, aralık oluşmaz. Blanqui; aralıksız, iç içe bir hareketi önerirken, bunun mahzurlarını dile getirip pejoratif bir bakış açısıyla değerlendirenler, mümkünlüğünü ne kadar tartışmışlardır; düşünmek gerek. Aslında buraya kadar aktardıklarımın, Blanqui’yi kimileri için hatırlamak, kimileri içinse biraz da olsa tanımak anlamında yararlı olduğunu zannediyorum. Ancak asıl değinmek istediğim, onun zindan koşullarında yazdığı astronomik çalışma metni: Yıldızlardan Ebediyete. Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım.

19. yüzyılın düşünen sosyalist insanlarının, felsefeyle yetinmeyip pozitif bilimlerden sosyolojiye birçok disiplinle ilişki kurduklarını biliyoruz. Sunuş bölümünde, kitabı çeviren Tuncay Birkan bu konunun altını çiziyor (s. 13):

“Kropotkin coğrafyacı ve hayvan bilimciydi, Paris Komününün önde gelen şahsiyetlerinden coğrafyacı Elisée Reclus’nün altı ciltlik L’homme et la terre çalışması bugün ekolojinin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. Bilindiği üzere, Marx’ın doktora tezi ve ilk önemli metni ‘Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark’ başlığını taşıyordu (…) Engels’in bugün felsefi hamlığı ve ‘diyalektik’ kavramının yetersizliği nedeniyle genellikle istihza ile okunan veya zikredilen Doğanın Diyalektiği bile döneminin bilimsel gelişmelerini yakından takip etmeye yönelik oldukça kaba saba ama samimi bir gayretin ürünü sayılabilir.”

Örnekler daha da çoğaltılabilir elbette. Görüldüğü üzere sosyalist düşün insanları tüm disiplinlerle ilişki kurarak, kendilerini, atletizm deyimiyle, atlet komple olarak hazırlamak istemişler; dünyayı değiştirmenin ancak böyle mümkün olabileceğine inanarak. Diğer cenahta ise Heidegger, bilim karşısında takındığı eleştirel tavrını, “bilim düşünmez” diyerek kristalleştirmiştir. Bugün, bilimin uzmanlaşma yoluyla, düşünmeyi bir kenarda tutarak sermayeyle iç içe girmesinin sonuçlarının hangi kökene dayandığını düşünmek, kavramak gerekmiyor mu; toplumsal kayıtsızlığına bakıldığında.

İlk bakışta, Yıldızlardan Ebediyete gibi bir metin yazmasının zindan koşullarından zihinsel kaçış, eylemi bırakıp düşünsel alana geçiş ya da sığınma olduğu sanılabilirse de Blanqui, bu metnin müsveddesiyle birlikte, komünizme olan bağlılığının göstergesi olarak yazdığı Sermaye ve Emek metnini de aynı zamanda kız kardeşine teslim etmişti. Onun geri çekilmediğinin bir göstergesi de o sırada hapiste olmasına rağmen Paris Komünü üzerinden de yargılanmasıdır. Tek anlamlı bir ilerleme yasasına inanmıyordu zindandaki devrimci; komünizmin bilimin ışığına dayandığına inanıyordu. Pozitivistleri eleştirse de bilimin işlevi konusunda onlar kadar netti. Gökyüzünün bilgilerin paylaşılmasının, o bilgiyi paylaşan insanların da eşit olmasıyla anlam kazanacağını savunuyordu. Şöyle diyordu Toplumun Geleceği Komünizm metninde:

“Bir düşünün, bir gece ansızın bütün askerler bilginlere dönüşmüş. Ertesi sabah subayların kışlaya gelişinin nasıl eğlenceli bir manzara ortaya çıkaracağını, gidişlerinin ise en azından koşu kararıyla, hızlı hızlı gerçekleşeceğini hayal edebiliyorum. Daha iyisini düşleyin: Sihirli değneğin bir hareketiyle otuz sekiz milyon Fransız yukarıdaki askerler gibi dönüşüme uğramış. Yirmi dört saat içinde hükümetten bir iz bile kalmaz ve bir ayın sonunda toplum tekrar tıkır tıkır işemeye başlardı.”

Kitaba bir önsöz yazan Jacques Ranciére, bu alıntının ardından şöyle diyor: “Ancak hiçbir sihirli değneğin gerçeğe dönüştüremeyeceği bu eşitlik bir doğa ve tarih teleolojisine de dayanmaz. ‘Olan ile olmak isteyen arasında öyle bir mesafe vardır ki düşünce onu aşmayı başaramaz.’ Kimilerine ne kadar tuhaf gelirse gelsin, eğitime inançla ilerlemeye inanç birbirinden mutlak olarak ayrıdır. (Kuşkusuz öyle ama burada ilerlemeden kastın ne olduğu flu kalmış. Teknolojik ilerleme ile insanın ilerlemesi arasındaki oransızlık: Biri durmaksızın gelişirken, diğerinin durmadan teklemesi düşünüldüğünde, söz konusu ayrımın burada bir turnusol kâğıdı işlevi gördüğünü kaçırmamak gerekmez mi?) Işık da teleolojik tarihin ağır ve muzaffer adımlarıyla ilerlemez. Hızlı yol alır ve her an sönebilir.” Bu noktada bir zeyl kaçınılmaz oluyor; sihirli değneği bir metafor olarak kabul edersek. Blanqui hayal kuruyordu elbette. Ancak alt metinde hayal kurmayı, devrimin önce hayal ederek başlayabileceği duygusunu teşvik etmiyor muydu? Bu soruya ilintili olarak şu da düşünülmeli kuşkusuz: Hayal kurmaktan vazgeçildiğinde yenilgi, çöküş, teslimiyet ve umutsuzluk kaçınılmazdır. Faşizmin gücü, varlığını sürdürerek kalıcı olabilmesi, asıl hayal etme yetisini ortadan kaldırabildiğinde ortaya çıkar. Yazılan, o dönemin bilgileri dahilinde, bilimsel bir metin olarak yazılsa da hayal gücü devrededir. Metnin tümünü bir metafor olarak düşünebiliriz; Blanqui’nin de düşünmüş olabileceği gibi. Yoksa zindandan göğe merdiven kurulmazdı, kurulamazdı.

Bir hipotez olarak yazmıştı metnini Blanqui. Tezlerinden biri, basit maddelerin (elementlerin) sayısının sonlu olduğunu, dolayısıyla bunların oluşturduğu bileşenlerin sayısının, ne kadar büyük olursa olsunlar, nihayetinde sonlu olacaklarını savlıyordu Blanqui; kemiyetin sonsuz olmadığı düşüncesiyle. Bu durumda bütün bileşenler er geç tükenecek, bir sona gelinecekti. Evren bitmeyeceğine göre, hayatın sürmesi için, o maddelerin, bileşimlerinin yeniden kullanılması, bir tekrar kaçınılmazdı. Yani sonsuz sayıda ikiz-dünyalarla, ikizlerimizle dolu bir evrende, aslında yaşam hep sürmektedir. İkizlerimizle birlikte ve dolayısıyla varlığımız da sürer durmaksızın. Bugün bilim kurgu filmlerinin teranesi haline gelen paralel evrenlerin naif bir modellemesiyle karşı karşıyayızdır. Burada bir kez daha Ranciére’ye kulak verelim:

“Aynının sonsuz tekrarı: İlk bakışta, devrimcinin ve genel olarak eylem adamının en çok nefret etmesi gereken şey bu değil midir? (…) Yüzyılın düşlediği gibi ardışık varoluşların tersine, bu çoğaltılmış temsiller hiçbir ilerleme, hiçbir ders barındırmaz. Birbiriyle iletişimsiz dünyalarda yaşayan, aynı elementlerden oluşmuş milyarlarca Blanqui’nin, ikizlerinin tarihinden en ufak bir ders çıkarma umudu yoktur.”

Belki Ranciére şunu da düşünmeliydi: Blanqui, bir türlü tam olarak gerçekleşemeyen, kalıcı olamayan devrimin, en azından başka bir yerde gerçekleşeceğine dair bir hayalin de uzantısı olarak ileri sürüyordu tüm bunları; kim bilir? Gökte ve yeryüzünde, hareketten, çarpışmanın doğurganlığından yanaydı Blanqui. “Ebedi” dönüşümün böyle gerçekleştiğine inanıyor, dengenin devletin kimliğinde kapitalizmin yüzü olduğunu düşünüyordu. Nietzsche de ebedi dönüş kavramını benimsemiş, tekrarın olmaması halinin ölümü çağrıştırdığına inanmıştır. Kuvvetler dünyasında denge olmadığını, aksi takdirde her hareketin sonlanacağını, biraz da bu yüzden düşünmüştür.

Yıldızlardan Ebediyete metninin başlangıcında Pascal’dan yapılan şu alıntı var: “Evren, merkezi her yerde olan, çevresi hiçbir yerde olmayan bir çemberdir.” Evrenin zaman ve uzay içinde sonsuz, ezeli, ebedi, sınırsız ve bölünmez olduğunu söylüyor Blanqui. “Canlı ve cansız, katı, sıvı ve gaz, bütün cisimler bizzat kendilerini ayıran şeylerle birbirine bağlanır” gibi de bir görüş belirtiyor. Sonsuzluğu ve tanımsızlığı da kavramsal olarak ilintilendiriyor. Maddenin hiçlikten çıkmadığını, dolayısıyla oraya dönemeyeceğini, ezeli ve ebedi olduğunu, sürekli dönüşüm içinde, bir atom kadar bile artıp azalmayacağını da ileri sürüyor. Ardından şu iddialı görüş geliyor: “Madde zaman içinde sonsuzsa neden yayılımında da sonsuz olmasın? İki sonsuzluk birbirinden ayrılamaz.” Bir hipotez kurmuştur Blanqui: Evrende bütün olası durumları içeren bir güneş sistemi vardır. Zamanda ve mekânda, bu sistemlerin sayısı sonsuzdur. Blanqui, buradan ebedi dönüş kavramına ulaşırken, Nietzsche, bunu felsefi boyutta “tekerrür” olarak işleyecektir. Aslında bu görüş onlardan çok daha önceki bir zamana uzanır: Hitit ve Mısır yazınlarında bu görüşün izlerine rastlanır.

Blanqui, bir bilim insanı değil, bir otodidakt. Kitaba katkıda bulunan Berna Kılınç, onun eline geçirdiği her türlü dergi ve kitabı, sosyal bilimler veya doğa bilimleri ayırt etmeden, sürekli okuyarak hapishane zamanını geçirdiğini aktarırken şunu da ekliyor: “Kaldığı birtakım hapishanelerin kütüphaneleri olduğunu biliyoruz; okumaya doymayan devrimcinin burada ciltler devirmiş olduğunu tahmin edebiliriz.” Hapishane koşullarının ağırlığına, maruz kaldığı zulme rağmen güçlü iradesiyle ayakta kalmış (hatta kendine özgü bir vejeteryan diyet bile uygulamış) ve devamlı okuyup yazmıştır Auguste Blanqui.  Yayımlamadığı yazıları Fransız Milli Kütüphanesi’nde muhafaza ediliyor ve yirmi ciltlik bir hacmi olduğu söyleniyor. Bir bilim insanı olmamasına karşın, yapıtını bilimsel çerçevede kanıtladığını düşünüyordu Blanqui. Bugünün penceresinden bakıldığında, yazdıklarının bilimsel olmaktan çok popüler bilim sınıfına girdiğini söyleyebiliriz. O dönemde de bu tip popüler bilim kitapları yazılmıştı, tıpkı bugün olduğu gibi: Flammarion’un Meskûn Dünyaların Çoğulluğu ya da Fontenelle’in Dünyaların Çokluğu Üzerine Söyleşiler kitapları, Blanqui’den daha önce yayınlanmıştır. Ancak Blanqui, bu tip yapıtlara pek gönül indirmemiş, saygın bilimsel çalışmaları baz almıştır. Bu konuda Laplace etkisinin altını çizen Berna Kılınç’a tekrar başvuralım:

“Fransa’nın Newton’u olarak bahsedilen Laplace, çalışmalarıyla 17. yüzyıldan beri adım adım tesis edilen bir kâinat anlayışını, yeryüzü ve gökyüzünün birlikteliğini, yani aynı kanunlara ve aynı fiziki koşullara tabi oldukları fikrini destekleyerek geliştirmiştir. Programı Newton yasalarını hareket noktası olarak alıp, optik kırılmadan kılcal harekete, maddenin yapışkan özelliklerinden kristal yapısına kadar her türlü olayı en küçük parçacıklar arasındaki merkezi çekim ve itiş gücüyle açıklamaktır.”

Ancak sonralarında bu paradigmaya uymayan olaylar saptanınca bu program ciddi eleştirilere uğramıştır. Laplace imparatorluk ve monarşi yanlısıydı. Bu yüzden de ayrıca eleştirilmiştir. Blanqui ona bilimsel anlamda saygı duysa da kendi hipotezi üzerinden yer yer karşı çıkmış, kimi bölümlere, Laplace’ın çok yetkin bir matematikçi olsa da fizikçi olarak o seviyede olmadığını belirterek, oldukça kesin bir dille itiraz etmiştir.

Blanqui, kurduğu hipotezde, kendince bir mantık silsilesi izleyerek evrenin zaman ve uzamda sonsuz olduğunu, ancak oluşum yapısının sınırlı sayıdaki elementlerden meydana geldiğini iddia etmişti. Nesnelerin de bu elementlerden oluştuğu, dolayısıyla bu bileşimlerin de ne kadar büyük sayıda olurlarsa olsunlar, sınırlı olduğu bu hipotezin ögeleri arasındadır. Evren sonsuz olduğuna göre bu sınırlı sayıdaki bileşim başka mekânlarda tekrar edecektir. Onun düşüncesine göre bir sınır olsaydı, bu sınırın öte yakası da olacaktı ki bu da bir başka uzam demektir. Zamanın sonsuzluğu fikri Hristiyan teolojisiyle uyuşmuyordu sonuçta. Evrende başlangıç yoksa yaratılış inancı da açığa düşüyordu, Blanqui düşüncesinde. Evrenin altı günde yaratıldığı inancı, daha sonra kimi teologlar tarafından, güne karşılık gelen birimin yüzyıllar olabileceği şeklinde revize edilse de bir başlangıç vardır. (Tam da burada, bir tiyatro oyunundan uyarlanan Inherit the Wind-Rüzgârın Mirası adlı, Stanley Kramer yönetiminde Spencer Tracy ve Fredric March’ın kelimenin tam anlamıyla döktürdükleri o müthiş film akla gelmiyor mu? McCarthy döneminin entelektüeller ve yapıtları üzerindeki ürpertici baskısına bir yanıt gibidir bu film. Üstelik günümüze bakınca şu tekerrür düşüncesi soyut olmaktan çıkıyor sanki; hâlâ yaşandığına bakarsak.) Biz yine zindandaki devrimcinin yapıtına dönelim:

Blanqui, hipotezini oluştururken kendi dönemindeki bilimsel gelişmeleri göz önüne almıştır. (Özellikle astrofizik ve kimya alanında.) Tayf analizi o dönemin çarpıcı çalışmalarından biridir. Bir kez daha Berna Kılınç:

“Heidelberg Üniversitesi kimya profesörlerinden Robert Bunsen her maddenin yanma sırasında yaydığı ışığın o maddeye özgü izler taşıdığı kanısına varmıştır ve aynı üniversitedeki fizik profesörlerinden Gustav Kirchhoff’la değişik alev tiplerini kaydeden bir teknik geliştirmek için işbirliğine girişir. 1859 yılında tayfölçer (spectroscope) aletiyle yanma sırasında yayılan ışıkların bir prizma düzeneğinden geçtikten sonra oluşturduğu karanlık ve aydınlık çizgiler kaydedilir ve tayf dedikleri bu çizgi deseninin özelikleri sayesinde elementlerin veya bileşimlerin bir tür kimlik analizi yapılır.”  

Blanqui, bu çığır açan gelişmeyi takip edip, bunun ötesine varan tümevarımlarla oluşturmuştur hipotezini. Ancak bu hipotezi ampirik olarak destekleyecek veriler sunmaz, sunamaz Blanqui. Termodinamik yasalarını yorumlayan William Thomson, evrendeki madde miktarının sınırlı olduğunu düşünmenin mümkün olmadığını, sonu olmayan uzayda potansiyel enerjinin kinetiğe dönüşmesi, oradan da ısıya dönüşmesinin sürekli bir dönüşüm olduğunu söyler. Bir bilim insanı olmayan otodidakt Blanqui, ister istemez eklektik bir yapı kurmuştur. Mümkün olduğunca takip ettiği bilimsel gelişmeleri bir örgüye dönüştürerek hipotezini kurmuş, bilgisinin yettiğince bilimin sınırları içinde kalmaya çalışmıştır. Bunu hapishane koşullarında gerçekleştirdiğini düşünürsek, takdir etmemek haksızlık olur. Sonuçta, yaptığı bir zindanın karanlığına teslim olmadan evreni anlama merakı ve çabasıdır.

Blanqui üzerine yapılan olumsuz değerlendirmelerin, onu miadını doldurmuş bir dava adamı olarak düşünenlerin aksine ondan etkilenen, önemseyenler de vardır elbette. Kitapta bir başka bölümü yazan Aykut Çelebi şöyle söylüyor: “Kristin Ross neredeyse otuz yıl önce, Toplumsal Mekânın Ortaya Çıkışı: Rimbaud ve Paris Komünü’nde barikatın anlamı ve günümüzde yanlış yorumlanmasına dair harikulade tespitlerinin arasında dikkate değer bir Blanqui yorumu yapmıştı. Ross, esasen güvenlik güçlerinin hareket kabiliyetini kısıtlama amacı taşıyan, barikatın, pasajların birbirine açılan yapılarında, apartmanların galerilerinde, şehrin dehlizlerini gizleyen işlevine dikkat çeker. Buna göre sokak savaşı sokakta cereyan etmez, sürekli hareket ve yer değiştirme kabiliyetine imkân veren galeri, pasajlar arası geçiş ve kanallarda vuku bulur. Ross, Benjamin’de ‘flaneur’ün şehri bir iç mekâna dönüştürmesinden farklı biçimde, Komüncülerin iç mekânları sokağa dönüştürdüğünü belirtir. Blanqui, Paris’in merkezindeki her mahalleyi kendine özgü iç ve dış mekânlarıyla, ‘kaçış hatlarıyla’ bilen büyük usta, söz konusu yer değiştirmenin öncülerinden birisiydi.” Ancak, Blanqui’nin kurumsallaştırma ve kurumları değiştirme konusundaki eksikleri de eleştiri konusudur.

Sonsuzluğun dil üzerinden kavranmasının mümkün olmadığını, dilin miktarlarla sınırlı bir kavramaya yol açtığını, burada bir karanlık olduğunu söylüyordu Blanqui. Ona göre sonsuzluğu ancak zamanın çevrimselliği, yıldızların meydana geliş, yok oluş ve yeniden canlanışı döngüsü, yani aynılık ve sürekli yenilenme biçiminde kavrayabiliriz. İnsan denilen varlık, tıpkı kuyrukluyıldızlar gibi bir gizeme sahiptir. Mademki ikiz mekânlar ve ikizlerimiz var, oralarda adalet ve eşitliğin varlığı da olasıdır. Öte yandan, Yıldızlardan Ebediyete metni yayınlandığı dönemde pek yankı uyandırmadı. Ancak, yıllar sonra Walter Benjamin, Pasajlar’ın minyatürü olarak nitelediği Baudelaire kitabında, Blanqui ve Yıldızlardan Ebediyete metninden çok etkilenmiş, kendi yapıtının da odağına yerleştirmiştir. Arjantinli usta, Borges ise ebedi dönüş fikrinin geçerli mimarisinin Yıldızlara Dönüş’te olduğuna işaret etmişti. Yapıtın bir başka etkisini de plastik sanatlarda görürüz: Josiah McElheny, Borges’i okurken Pascal’dan yapılan “Evren merkezi olmayan çeperi bütün parçalarına dağılmış bir sonsuz dairedir” alıntısına, oradan da Yıldızlardan Ebediyete kitabına uzanır ve etkilenerek yapıtlarına bu karşılaşmanın, daha doğrusu çarpışmanın izlerini yansıtır.  Bu yapıtları gören astrofizikçi ve kozmolog David H. Weinberg, Blanqui’yi okuduktan sonra McElheny’le işbirliği yaparak bu konudaki bilimsel gelişmeleri ona aktarır. Bu işbirliğinden Modernliğin Sonu, Son Saçılan Yüzey, Ada Evren gibi ilginç yapıtlar ortaya çıkar. (Besteci Arvö Part’ın “Ayna İçinde Ayna” adlı yapıtını dinlerken, onun da Blanqui okuduğu kuşkusuna kaplıyorum ister istemez. Yapıtın teması, doğal olarak bunu düşündürüyor: Sonsuz aynı ya da sonsuz tekrar.)

Walter Benjamin, Pasajlar’da modern kentin görünüşü üzerinden bir anlama çabası içindeydi. Ancak yazdıklarında arzuladığı anlamı, daha doğrusu Baudelaire’in yapıtını anlama yolunu henüz katedemediğini fark etmişti. Bu noktada yaşadığı tıkanma ve zorluklar sonucu bir değişiklik yapmak zorunda kaldı. Burada bir kez daha Aykut Çelebi’ye başvuralım: “Analiz birimini Paris pasajlarından, bir kentten bir kişiye, Baudelaire’e ve Baudelaire şiirine kaydırmak çalışma hattında esastan bazı değişiklikleri zorunlu hale getirmişti. Ama Benjamin, Baudelaire şiirine girebilmenin damarını henüz bulabilmiş değildi. Benjamin aradığı anahtarı Auguste Blanqui’nin aynı anda hem karanlık hem şeffaf, halüsinasyonlarla dolu ama bir o kadar da sakin, işlevsel, bir tür Yeni Nesnelci (Neue Sachlichkeit) poetika sayılabilecek güzel isimli kitabında buldu. Yıldızlardan Ebediyete Baudelaire’in adını koyduğu modernlik tecrübesine giriş sağlayan temel metin vazifesini görmüştür.” Benjamin, Horkheimer’a yazdığı mektupta, kitabın aslında izlek olarak cehennemi bir evreni betimlediğini yazar. Modernlik üzerinden düşünüldüğünde, tekrar kavramının cehennem karakteri olduğunu saptayarak, Blanqui ve Nietzsche arasındaki bağlantıya işaret eder: Ebedi dönüş. Birbirinden uzak üç yıldızın (Blanqui, Nietzsche, Baudelaire) aynı kavramı, ebedi dönüşü, moment almaları Benjamin’i derinden etkilemiştir. Ancak Baudelaire’de yenilik, alışkanlık edinememe, ruhsal iniş çıkışlar, modernliğin cehennemini daha görünür kılar. Benjamin ise burjuvaziyle, cehennemi imge arasında bir ortaklık kurmuştu. Şöyle yazmış Benjamin; Baudelaire için: “Onun lirik sözcük hazinesinde alegori aniden ortaya çıkar, öncesinde hiçbir hazırlık olmadan. (…) Şiir yazmayı ‘ani saldırı’ diye niteleyen Baudelaire, sırrını yalnızca alegorilerle paylaşır.” Bir de şunu eklemiş: “Tekniği darbe (putsch) tekniğidir.” (The Paris Second Empire in Baudelaire. s. 101. Nur Altınyıldız Artun çevirisi.)

Sonuçta, tüm bu aktarılanları billurlaştırmanın cümlelerini Aykut İleri’den ödünç alıyorum: “Evrenin sonsuz tekrarı karşısında ümitsizliğe kapılmadan, ‘dışarıda kalanların’ kurucu unsur olduğunu kabul eden, tüm canlıların başkalık hakkını gözeten, eşitlik-özgürlüğün imkânlarını sonsuz çeşitlilikte, sürekli tekrarlarda aramaktan vazgeçmeyen; insan edimini her defasında sonsuz biçimde yeniden tesis etmeye yazgılı, ortaklaşmacı, evrenselci bir bilişsellik ve kozmopolit bir insanlık tahayyülü. Auguste Blanqui’den günümüze miras kalan en önemli çağrı budur.”

Blanqui, her şeyden önce bir devrimciydi. Yıldızlardan Ebediyete çalışmasında bu bağlamda metaforlar aramak, hiç de yersiz olmaz; onun, proleteri dışarıda kalmış bireyler olarak düşündüğünü hatırlarsak. Benjamin de göçmenleri modern kentlerde böyle kavramamış mıdır? Ne kadar içeriye girilirse girilsin, bir uzaklık hep vardır. Walter Benjamin şöyle yazıyordu:

“Blanqui’nin dünyayı görüşüne göre, kozmosun gidişatı taş kesilmiş kargaşaya doğrudur. Dolayısıyla, dünyanın güzergâhı büyük bir alegori gibi görünür.  Taşa dönüşmüş kargaşa, Baudelaire’in gelişme nedir bilmeyen hayat hikâyesinin de formülüdür.” Bir de şu cümleler var: “Yıldızlardan Ebediyete, Baudelaire’in (Komün sıralarında?) ölümünden dört, en fazla beş yıl sonra yazılmıştı. Bu metin, Baudelaire’in haklı olarak dünyasının dışında bıraktığı yıldızların burada ne aradıklarını anlatır.” (Benjamin çevirileri, Nur Altınyıldız Artun.)

Modern kentlerin cehennemi tasavvurları daha kim bilir kaç koldan akmıştır, kaç metinde karşımıza çıkmıştır; tam olarak bilmek mümkün değil kuşkusuz. Belki asıl anahtar Baudelaire’in, adeta Blanqui’yi, zindanda betimleyen, yansıtan dizeleridir:

“Kötücül, kara bir izbeye kapatılmış olan,

  O deha, onun kulak ardında uğuldayan

  Çığlıklar, sessiz öfkeler, hayaller, ruhum bil ki

  Bil ki, berbat hücrede o uykusuz hayalci

  Simgesidir, belirsiz karanlık düşlerinin

  Dört duvarda boğduğu acımasız Gerçeğin!”

Charles Baudelaire, Spleen, çev. Erdoğan Alkan

 


* Louis-Auguste Blanqui, Yıldızlardan Ebediyete.

** Derviş Aydın Akkoç. Blanqui’den Walter Benjamin’e Devrim Tasavvurları.