Burgoslu Jorge: Oysa gülme bedeni sarsar, yüz çizgilerini bozar, insanı maymuna benzetir.
Baskervilleli William: Maymunlar gülmez; gülmek insana özgüdür; insan ussallığının belirtisidir.
Burgoslu Jorge: Söz de insan usunun belirtisidir, ama sözle Tanrı'ya küfredilebilir... Gülmek delilik belirtisidir... iyi bir şeye gülmekse, iyiliğin kendiliğinden yayılmasını sağlayan gücü yadsımak demektir.
Umberto Eco, Gülün Adı
-I-Mare Nostrum
M.Ö. 30’a gelindiğinde, Romalılar Pön savaşlarında Kartacalıları yenmişler, İspanya’dan Mısır’a kadar bütün Akdeniz kıyılarını kontrol eder hale gelmişlerdi. Akdeniz ticareti ve Akdeniz’i çevreleyen sahiller tümüyle Roma’nın kontrolündeydi ve bu yüzden Romalılar Akdeniz’e, Mare Nostrum [Bizim Deniz] dediler. Faşist İtalyan Duçesi Mussolini’nin yarım kalan hayallerinden birisi de işte bu Mare Nostrum ideali oldu.
Can Yücel ise 12 dizede binlerce yıllık kolonyal kibirin baraj kapaklarını kaldırdı. Mare Nostrum’u ‘üstü ala bulutlu, yüzü gümüş gemili, içi sarı balıklı’, kara kavruk çocukların karpuz kabuğundan gemiler yüzdürdüğü “kıyısız hür bir deniz” haline getirdi.
-II- İmran’dan Umran’a
Tam söyleyelim, İmran Deniz Göktaş. İmran Aydın, 1991 yılında Ankara emniyetinde öldürüldü. Arkadaşları ona ‘bizim Babuşkin’ derlerdi.
-III- Mare Mortuum
Eşim ve kızımla birlikte Burdur’da bir köyde çoban festivalindeyiz.
Kızım henüz 7 yaşında ve boynumda. Festivalden önce çobanlar süsledikleri koyunlarıyla koşarak geçit töreni (tos-tos) yapıyorlar, kızım kulağıma eğilip “ne yapıyorlar?” diye soruyor. Bu sorunun yanıtını vermek kolay değil, ben de bu töreni ilk izlediğimde kızımın yaşındaydım, yaklaşık 10 yıldır da akademik olarak inceliyorum, “şu anda insanlığın yaşayan en eski törenlerinden birisini izlediğimizi” söylüyorum…
Aslında asıl ritüel ertesi gün, sabah namazı sürüler suya (böğet) indirilecek ve çoban önde kırmızı koyun (elcik) arkada koşacaklar, izleyenler çobana ‘arkana bakma koş’ diye bağıracaklar; bazı sürüler çobanın arkasından suya atlayacak, bazıları ise suya girmeyip, suyun içinde dımdızlak kalmış çobanlarını mahcup edecekler. Sürüsü kenarda kalan çoban boynu bükük utanç içinde sudan çıkacak, ama sürüsü kendisini suyun içinde takip eden çoban, köy ahalisine ve ekabirine karşı dönüp aşkın maniler söyleyecek “muhtar malı değil bu, aza malı değil bu, gece sıcak yatakta uyuyan adamın malı değil bu, komşusunun ekinlerini yediren adamın malı değil bu…” diye racon kesecek.
İmran Deniz Göktaş ‘Ölü Deniz’ hikayesini ailesini Fethiye/Ölüdeniz’e tatile götürmesi ile başlatsa da (onun hikayesi de dahil) konu biraz daha geriye götürülebilir.
Lut Gölü dünyanın en derin göllerinden biri, deniz kadar büyük, tuz oranı çok yüksek (Sara bu yüzden tuza dönüşüyor) bu yüzden batmak neredeyse imkânsız ama çok derinler hariç yüzeye yakın katmanlarda canlı organizma yok. Bu yüzden Lut Gölü’ne antik dünyada Mare Mortuum [Ölü Deniz]deniyor.
Lut Kavmi, Sodomi ile suçlanıp helakla cezalandırılacaklarında, melekler Lut peygambere durumu tebliğe etmeye gelir. Ertesi gün kavmi helak olacaktır, sadece yakınlarını yanına alabilir, kalan her şeyi bırakıp arkasına bakmadan gitmelidir. Yakınlarından yalnızca karısı Sara ikna olur ama o da kentten ayrılırken güzel şehrini son bir kez görmek ister, arkasını döner ve tuzdan bir heykele dönüşür… Lut, bizim çobanların sınandığı ritüelin aynısıyla sınanıyor burada. Zaten bütün peygamberler çoban, kadınlar da ‘yılan’ değillerse bile, tarımcının ya da mülk sahibinin kızları, haliyle gözleri ‘dışarıda’ ya da ‘arkada’.
Orpheus da Hades’in ülkesinden biricik sevgilisi Eurodyce’yi alıp hayata getirirken, onun gelip gelmediğinden emin olamaz ve bir an arkasına döner, bakar ve kuralı ihlal ettiği için Eurodyce oracıkta can verir… Cennetten kovulma esnasında da insan çok sevdiği mücevher boynuzlu koçunun gelip gelmediğini görmek için arkasına döner bakar ve koçun mücevher boynuzları kemiğe dönüşür…
[Intermezzo/AraTaksim]
Çoban, sırattan arkasına bakmadan geçti, gözü arkada değil çünkü malında haram yok, sürüsüne emek vermiş ve onları disipline etmiş ve dolayısıyla Habil-Kabil’den beri çoban ile tarımcı arasındaki gerilimden bu yana süren çoban-tarımcı sözleşmesinde üzerine düşeni yapmış.
Yani çoban-yalancı çoban hikayesi. Elbette tarımcının gözüyle oluşturulmuş bir arketip, üçkağıtçı çoban, yalancı çoban ama o kadar da boş değil. İmran Deniz Göktaş, İzmir Büyükşehir Belediye başkanının ikbal kayığına binmediğini hikâye ettiği, Cüneyt Özdemir’le partilemediği ve youtube’a milyonlar izlenmiş videosunu bedavaya yüklediği günlerde, Haluk Levent koyunları arkasından gelmeyen [muhalefet] köyünü ateşe veren yalancı çoban gibi dımdızlak suyun içinde kalakaldı.
Aslında çobanla-tarımcının arasında artık çok büyük gerilimler yok, kapitalizm o işleri halletti ama sembolizm, hegemonya-hiyerarşi işleri baki. Haluk Levent’in İzmir’in Dağları’nın içine bilirbilmez serpiştirdiği kuvayı milliye kahramanlarıyla elbette muhalefet endüstrisinde yükselirsin ama aslanı öldürmek kralın hakkıdır.[1] Kızılay’ın rolünü oynamaya kalkarsan Kızılay’a, Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne muhtaç olursun.
Ne diyor Aleviler: öl ikrar verme, öl ikrarından dönme.
Geriye dönüp bakma ahlaki bir norm/gözü kalma, ‘bakmayacaksın’ yasağının ihlali, erdemli olmanın en sofistike hali.
İmran Deniz Göktaş, tutuklanırken basına servis etmek üzere karamsar ya da üzgün bir an yakalamak için defalarca ifadeye götürülme mizanseni gerçekleştirilmiş ve Deniz gülmeyi sürdürmüş. En sonunda arkasından (ama arkasına bakmayan) bir fotoğrafını basına servis etmeyi uygun bulmuşlar.
Bence bütün bu sürecin en harika tarafı burası oldu, arkaya bakmamak (konar) göçerlerin ontolojisi; bize sırtını dönenlere arkamızı dönmek ise, sınırsız güce sahip muktedirlere karşı elimizde kalan buğuz etme silahımız. Naci El Filistini’nin Hanzala’sı Filistin özgür olana kadar, Boğaziçi’ndeki hocalar, ODTÜ’deki öğrenciler işgalcilere, kayyımlara, butlancılara, tabelacılara sırtlarını dönüyorlar.
-IV- Ölü Deniz_Ölüm Terbiyesi
Gösterinin dekoru, ölmüş İmran Deniz Göktaş maskı.
Deniz Göktaş Ölüdeniz meselesini her ne kadar ailesiyle birlikte gerçekleştirdiği bir Fethiye-Ölüdeniz tatili üzerinden anlatıyor olsa da, daha arka planda asıl mesele, dünyevi mevzularla mesafelenmiş, nefsini öldürmüş, canlı iken öldüğü için artık ölemeyecek bir Deniz Göktaş. Yeniden, Cemil Tugay teklifi ve Celal Şengör’ün ‘özel durumu’nu hatırlayalım.
Günümüzün en büyük meselesi iktidarıyla muhalefetiyle dünyevileşmedir diyebiliriz, Marx’ın formülasyonuyla dini olanın dünyevileşmesi, dünyevi olanın da ilahileşmesi, tabulaşıp dokunulmaz olması. Mesela AKP çocukları gibi hesaplardan da takip edebileceğimiz gibi abdestli bir hedonizm. Peki Sırrı Süreyya Önder gibi sorarsak, “Müslüman’ın celadetine Ne oldu?”, peki ya takva ya da bu taraf için nerede Robespierre’in püritenvari ahlakı nerede Uşak belediye başkanının küçük ve orta büyüklükteki Epstein girişimi.
Modern öncesi medeniyetler, bilhassa Budizm ve ondan esinlenen tasavvufi akımlar, bu dünyevileşmeden kaçınmak için ölüm gerçeğinin içselleştirilmesini bir çare olarak görmüşler. “Kendini öldür ölmeden”. Zeynep Sayın Ölüm Terbiyesi isimli harika kitabında bu mevzuyu çok ayrıntılı bir şekilde ele alır. Açıkça söylemese de çağımızın terbiyesizliğini, ölümle mesafelenme üzerinden anlatır. Sayın’a göre, nefsiyle mücadele edebilenler, Kesikbaşlar, Rafıziler, Hariciler, marjinaller kendi benliğine saygı duyanlar ondan ölüm bilinci aracılığıyla vazgeçebilenlerdir ve dinsel motivasyonların ötesinde bu insanların oluşturdukları toplulukları evrensel cemaatler olarak görmek gerekir. Kişi kendi “vecdiyle göksel olmayan biçimde” aşkınlaştığında, vücudunun ölümlü sınırlarını fark ettiğinde, kendinden sıyrılıp “öteki”nin farkına vardığında, ölmeden önce ölür ve vücudunun sınırında olduğu zaman devlet ve aygıtlarının oluşturduğu “simgesel düzen”i çatlatır.
Sayın’ın ölüm ile ilgili altını çizdiği ise şudur “kefenini giyip gelmiş” hamaset değil, ölümün aşkın olmayan idrakidir. Basitçe ölümlülüğün idrak edilmesi.
-V- Eksiğim Kendi Özümde
Tanıl Bora’nın yıllar önce yazmış olduğu Sol Sinizm Pragmatizm isimli çalışması yayınlandığı dönemde bir hayli tartışıldı. Kapitalizm ve neo-liberal sistemin kötülüklerini eleştirmenin konforu ve dahası buradan tevarüs eden ‘ben/biz demiştik’ bilirkişiliği ve buradan ‘boklarında boğulsunlar, makarnacı, çomar…’ kibrinin dayanılmaz hafifliği. Ali Şimşek, Sinik Stratejiler Yeni Orta Sınıflar isimli kitabında burayı biraz daha kazar.
Yeni Orta Sınıf ve onun sinik stratejisi ‘begenmemek’tir. Bilhassa ötekini beğenmemek, ‘varoş’ ‘taşra’ ‘kezban’ ‘arap’ ‘kıro’ vb. yaratmak ve onun her şeyiyle dalga geçmek ve bu hakkı kendinde görmektir. Ali Şimşek bu durumu bilhassa Türkiye mizahının tarihi üzerinden anlatır, Kemal Sunal’ın salak tipsiz oğlanına karşı, Cem Yılmaz’ın bedenen bir tür köy yumurtası olmasına rağmen kendisini bir arzu nesnesi olarak imal etmesi ve zekasıyla sürekli ötekini “göt etmesi.”[2]
Oysa, modern (mesela Chaplin) ve geleneksel (mesela ortaoyunu, Hacivat Karagöz) mizah, komedinin asıl unsuru kişinin kendisiyle, kendi eksiğiyle dalga geçebilmesidir. Bu anlamıyla İmran Deniz Göktaş, hastalıklarıyla, zayıflığıyla, korkularıyla, başarısızlıkları ve babası-annesinin devrimci performansı karşısında kendisinin ezik kalan ‘performansıyla’ ince ince dalga geçer. “Eksiğim kendi özümde/darına durmaya geldim” der bu yüzden, sürüsünü suya indiren çobanlar gibi söz söyleme hakkını, ‘ötekini’ ezmek için değil, köy muhtarının butlancısı yalancı çoban Kılıçdaroğlu’na ‘bizi bi sal’ demek için kullanır.
-VI- Peyk
İmran Deniz Göktaş’ın gösterisi pek çok açıdan değerlendirildi, ama bir şey sanki gözlerden kaçtı. Göktaş, gösterisini Peyk grubunun kurucusu ve solisti 2024 yılında aramızdan genç yaşta ayrılmış olan İrfan Alış’a ithaf etti. Tarihi daha eski olmakla birlikte Peyk grubu Gezi sürecinde Don Kafa şarkısıyla popülerleşti. Sonrasında, pek çok bankacı ve global firma bu şarkıyı reklam cingılı olarak kullanmak istese de, İrfan Alış ve Peyk kabul etmediler. Bütün çalışmaları boyunca hiç sponsor kullanmadılar, başka işler yapıp müziklerini kendileri finanse ettiler ve özellikle pandemi sürecinde müzisyenlerin hızla yoksullaşıp intihar etmeye başlamalarıyla birlikte Olta Dayanışma’yı kurdular.
Yayıncı Selim Karlıtekin’in dediği gibi, ‘sponsorsuz tuvalete gidemeyenler’in, Göktaş’ın, Cemil Tugay’ın milyonluk teklifini reddetmesini anlaması mümkün değil. Esnaf dükkanlarında “acı kaybımız veresiye ölmüştür” levhasının yanında bazen bir levha daha olur ve üzerinde şöyle yazar “bugün borç veren yarın emir verir.”
[1] Yanlış hatırlamıyorsam Asurbanipal’e atfedilen bir hikaye vardır. Bir aslan avında Asurbanipal bir aslan tarafından öldürülmek üzereyken, damadı aslanı oklayıp öldürür. Asurbanipal, çok öfkelenir, kendisini aşağılanmış hisseder, aslan öldürmek kralın hakkıdır, benim yerimde gözün mü var deyip damadın kellesini ister. Aile büyüklerinin araya girmesiyle damat kelleyi kurtarır ama gün görmez.
[2] Celal Şengör’ün bu kadar ‘sevilmesi’nin nedeni bu, sürekli öteki ve aşağılanması ama aslında gösteride DenizAdamları’nın çabalarına rağmen yeterince kıymet verilmemiş Haşame/DenizAdamı esprisi de ‘öteki’nin aşağılanmasının aşağılanmasından başka bir şey değil.
