Maden İşçileri Bile Kapitalizme Razıysa...
Kenan Erçel

Yıllar önce Limon ya da Leman dergisinin okur mektupları köşesinde bir okur, memlekette işçi kooperatiflerinin yokluğundanyakınırken “Anayasa’da artık değere, onu üreten emekçiler el koyamaz diye bir madde mi var?” mealinde retorik bir soru soruyordu.

Malum, aylardır maden işçileri haklarını alabilmek için canla başla mücadele veriyor, polis ve işveren şiddetine çıplak vücudlarıyla göğüs geriyor, kâh yer altında kâh yer üstünde eylem yapıyor.[1] Bu satırlar yazılırken Başaran Aksu hapiste açlık grevine devam ediyordu. Onyıllardır süregiden erozyona ilaveten son zamanlarda Mutlak Butlan, yeni Kürt açılımı, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki mütecaviz icraatı derken iyice gündemden düşmüş olan emek eksenli hareket 2026 başında market, depo ve kurye işçilerinin grevleriyle biraz kıpırdanır gibi olmuştu. Şimdi de Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın başını çektiği birkaç ildeki direnişle tekrar gündeme geldi. Maden işçilerinin son eylemler özelinde temel talepleri, birikmiş ücret ve tazminatlarının ödenmesiydi. Yakın geçmişteki protestoların (örneğin Soma, İliç) odağındaysa çalışma koşulları ve güvenliği vardı. Özetle, emeğimizin karşılığını alalım, madenlerde can vermeyelim. Bir de örgütlenebilelim.

Bugünün Türkiye’sinden bakışla, başarılı olunursa azımsanamayacak kazanımlar ama şöyle bir geriye çekilip değerlendirdiğimizde “az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, 19. yüzyıl kapitalizmine geri geldik” dedirten bir tabloyla karşı karşıyayız. Kapitalizmi dizginlemek, ehlîleştirmek için nesiller önce verilmiş savaşımın Sisifosvari bir tekrarını yaşıyoruz.

İçinde bulunduğumuz koşulların dayattığı bir hayatta kalma mücadelesi, her olumsuzluğun nihai açıklayıcısı “konjonktür”ün gereği diyerek mevzuya noktayı koyup evlere dağılabiliriz. Ama mesele hakikaten haricen bir dayatmadan, mecburiyetten mi ibaret? Gerek maden işçilerinin özelinde gerek emek hareketinin genelinde makûl, hakkaniyetli bir işverenden gayrı bir seçeneğe yönelik bir arzu, kapitalist üretim ilişkilerine hakiki bir alternatif için bir heves var da mevcut imkânsızlıklar, baskılar yüzünden bunların şimdilik ertelendiği söylenebilir mi? Yoksa bu kısır döngünün tek olmasa da önemli bir sebebi, bizzat emekçi sınıfların kapitalizmden öte bir ufkunun olmayışı mı? İnsani, adil bir kapitalizmden medet uman bir işçi hareketi mütemadiyen hayalkırıklığına uğramaya, o kayanın aşağıya yuvarlanışını tekrar tekrar seyretmeye mahkum değil mi? Eşitlikçi, katılımcı ve dayanışmacı bir üretim biçiminin önündeki büyük engellerden birinin emek hareketinin “ekonomiye dair kendi söylemlerine ve tasavvurlarına içkin açmazlar, kördüğümler ve bunların siyasi strateji ve toplumsal ufuk üzerinde yaptığı kısıtlayıcı, kısırlaştırıcı etkiler”[2] olduğu tespitini ciddiye almamız gerekmez mi?

Kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı etkilerden ne kastedildiğine çok çarpıcı bir örnek için 2003 senesine geri gidelim. O sene birçok başka özelleştirmenin yanısıra Balıkesir SEKA da satışa çıkarılıp Albayraklar’a 1.1 milyon dolar karşılığı satılmıştı. Ederinin çok ama çok altında yapılan bu satış yargıya taşınmış ama satış aleyhine çıkan mahkeme kararları inatla uygulanmamıştı. Tam da o sıralarda Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri Sendikası’nın (Tes-İş) Balıkesir şubesinin, üyelerine yazlık kamp olarak kullanmak üzere Edremit Orman İşletmesi’ne ait bir dinlenme tesisini 3.8 milyon dolara (!) satın alması yerel basın tarafından eleştirilmiş, Tes-İş’in Balıkesir SEKA işletmesine neden talip olmadığı sorgulanmıştı.

Ceren Özselçuk ve Memet Zarif’in sıcağı sıcağına doğrudan Tes-İş ve Selüloz-İş’in Balıkesir şube başkanlarına yönelttikleri sorular etrafındaki söyleşiler[3] tam ibretlik. Selüloz-İş temsilcisi,  “Sendikacılık anlayışına ters olur. Hiçbir sendikacı hiçbir işletmeye talip olmaz… Hem işçi, hem patron, hem sendikacı olmak doğru degil…Bunun örneği yok ki dünyada” derken Tes-İş temsilcisi, “Sendikalar çalışanın hakkını, çıkarını korumakla görevlidir. Satılan bir yeri almak düşüncesi sendikacılığa terstir” diye yankılıyordu mevkidaşını. Anlaşılan bir sendikanın özelleştirilen bir fabrikayı alması eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Yazının başındaki anektoda göndermeyle, Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddeleri kabilinden bir sabit. Halbuki Selüloz-İş, kâğıt fabrikasındaki iktisadi, idari, lojistik ve pazarlamayla ilgili zaafiyetleri yakinen bilen, bunlar üzerine teknik çalışmalar yapmış, çözümler üretmiş bir örgüt. Ve aynı ildeki başka bir sendikanın da parası var. Ama un, şeker ve yağdan bir türlü helva yapılamıyor.

Denebilir ki sendika ihaleye girecek olsa da işletmeyi ona yar etmezlerdi. Ya da bir sendikanın başka bir işkolundaki fabrikayı almasına kendi üyeleri karşı gelebilirdi. Ne var ki yukarıdaki alıntılardan meselenin bu gibi engeller olmadığı yeterince açık olsa gerek. Nitekim her iki uzun söyleşide de sendika temsilcileri bu ya da benzeri gerekçeleri dillendirmiyorlar. Özselçuk’un bu konuyu ele aldığı bir başka yazısının başlığı, söz konusu fırsatın tepilmesinin asıl sebebini vurucu bir şekilde formüle ediyor: “İşçisin sen, işçi kal!” zihniyeti.[4]

Oysaki sendika kendilerine böyle bir teklifle gelse, belki de Tes-İş üyeleri yeni bir dinlenme tesisinden feragat edip kağıt sektöründeki işçilerle dayanışmayı seçecekti. Kim bilir sendika fabrikaya talip olsa dönemin geniş tabanlı özelleştirme karşıtı hareketinin baskısıyla hükümet razı gelecekti. Ve işlerini kaybetmelerine ramak kalmış Seka işçileri bu galibiyetin şevkiyle ve yerel paydaşların desteğiyle belki de ihale bedelini Tes-İş’e geri ödeyebilecek bir performans gösterip patronsuz da yapabileceklerini önce kendilerine sonra cümle aleme ispatlayacak, benzer başka girişimlere ilham olacaklardı. Bu senaryoyu çok toz pembe, ütopik bulabileceklere şunu soralım: Asıl ütopik olan, karar merciinin Albayraklar Grubu’nun ya da Yıldızlar Holding’in yönetim kurulu olduğu, artık emeğe onların el koyduğu bir düzende işçi haklarının korunabileceğini, maden “kazalarını” düşünmek değil mi?

En son maden işçilerinin eylemlerinde gördüğümüz üzere emekçiler işveren karşısında hak aramaya gelince takdire şayan bir dirayet ve direngenlik sergiliyorlar. Ve fakat can alıcı soru, bu iradeyi ve sabrı, söz konusu “şiddetli geçimsizliği” idare etmeye çalışmak yerine o “ilişki”yi sonlandırıp yola kendi başına devam etmek için kullanma cesaretine sahip olup olmadıkları. Yani, kapitalizmden “boşanıp” işçi özyönetimine geçme cüreti. Ve bu bağlamda derin bir ürkeklikten, varoluşsal bir tedirginlikten söz etmek mübalağa olmaz. Görünen o ki geleneksel olarak emek hareketinin en dinamik, militan neferleri olagelmiş, sınıf bilinci yüksek maden işçileri bile gerek Türkiye’de gerek dünyanın geri kalanında, kapitalistsiz bir üretim biçimini, bırakın denemeyi göze almayı, artık tahayyül dahi edemiyor.

Zira bu tip bir üretim modelinde işçilerin, daha önce alâkadar olmadıkları birçok karara müdahil olmaları, o güne kadar işverene havale edegeldikleri sorumlulukları, onlara fatura edegeldikleri kimi hataları üstlenmeleri gerekecek. Ve aslında “işçi kal”maktaki, “patron olmamak”taki ısrarın altında yatan biraz da bu endişe. Kararlar veren değil onlara maruz kalan olmanın getirdiği edilgenlikten kaynaklı masumiyet ve mağduriyet, muhalefette kalmaya alışmış siyasetçininkine benzer bir ahlaki üstünlük veriyor emekçilere. Böylesi Hegelyan manada bir “güzel ruh”tan vazgeçmek çok güç.

Ortadaki tek güçlük bu aidiyetten, ona duyulan melankolik bağlılıktan[5] özgürleşmek değil, kuşkusuz.[6] İşçi özyönetiminin kapitalizm okyanusunda adacıklardan, saman alevi gibi parlayıp sönen deneyimlerden (örneğin Kazova Tekstil)[7] daha yaygın ve kalıcı hale gelebilmesi için başka inisiyatiflerle eşgüdümlü hareket etmesi, onlarla simbiyotik bir alışverişe girmesi gerekir. Ve tabii ki bizzat çalışanları tarafından yönetilen bir işletme biçimi, her derde deva değildir; örneğin, böylesi bir üretim tarzı temelinde yürütülse de madencilik faaliyetlerinin ekolojik boyutu canalıcı bir sorun olmaya devam edecektir.

Ne var ki tüm risklerine ve zorluklarına rağmen işçiler “patron” olmayı göze alamadığı sürece emek hareketinin yerinde saymak şöyle dursun, mevzi kaybetmeye devam edeceği, enerjisini o kayayı defaatle sırtlamak için heba edeceği aşikâr. Halbuki “üreten biziz, yöneten de biz olacağız!” belirsiz bir geleceğe ertelenmiş bir temenniden ibaret olmak zorunda değil. En azından Anayasa’da bu sloganı hemen bugünden hayata geçirmeye dair bir yasak yok. Ama böyle bir çabanın niye beyhude olduğunu bizlere uzun uzun anlatacak insan çok.


[1]Bir Düzen Ne Zamana Kadar YasalOlduğuİçin Meşrudur? - Akın Bakioğlu | BirikimYayınları

[2]Farklıbirekonomiiçinekonomiyefarklıbakmak: Kavram, etik, siyaset - Ceren Özselçuk, Kenan Erçel, Yahya M. Madra | BirikimSayı 321 - Ocak 2016 | BirikimYayınları

[3]1+1 Express | Express 29 (2003-09)

[4]Haliylemadenişçileri, kâğıtişçileriya da genelolarakmaviyakalılararasındaişçiaidiyetinisahiplenmeyen, “kendikendininpatronuolmak” isteyenvebirfırsatınıbulup buna soyunanlarolabilir. Ne var ki kendikendininpatronuolmanıntekyolununbireyselbirgirişim(örn. esnaf) ya da başkalarınıçalıştırmakolduğuinancıyukarıdabahsolunanzihniyetinbiruzantısıaslında.

[5]C. Özselçuk,“Mourning, Melancholy, and the Politics of Class Transformation,” Rethinking Marxism (18:2).İşçiaidiyetineduyulanmelankolikbağınsınıfsaldönüşümiçinkilitbirunsurolduğunupsikanalitikbirçerçevedenaçımlayançokfaydalıbirmakale.

[6]Bugüçlükleriveçözümönerilerinigüzelceharmanlayanbirçalışmaiçinbkz.“Dayanışmaağıtartışmalarınakısabirbakış: Sosyal-ekolojikvedayanışmacıilkelerbağlamındakooperatifler - Fikret Adaman, Irmak Ertör, Orkun Doğan | BirikimSayı 430 - Şubat 2025 | BirikimYayınları

[7]Yukarıdakidipnottabahsigeçen “Farklıbirekonomiiçinekonomiyefarklıbakmak” (Birikim, Sayı 321) yazısındabuözyönetimgirişiminedeğiniliyor.