İlhan Başgöz İçin: Toprağınıza Hoş Geldiniz Hocam!

Bu, en azından benim için böyle: akademik hayatta bazı isimlerin doğrudan öğrencisi olursunuz, onlar artık ömür boyu hocanızdır; başka bazılarının ise kitaplarından, makalelerinden yoğun biçimde istifade eder, öğrenirsiniz, kimi durumda aynı zamanda hayata karşı duruşlarından etkilenirsiniz, onlar da dolaylı yoldan hocanız olur. Doğal olarak, hayli sınırlı sayıdadır bu ikinci grup üyeleri. İlhan Başgöz benim açımdan böyle birisidir. Yıllar içinde onun (ve ustası, sevgili hocası Pertev Naili Boratav’ın) kaleme aldıklarından halk bilimi anlamında pek çok şey öğrendim, hatta Amerika’da iken -derecem için tarih alanında çalışmama rağmen- kendi zorunlu doktora derslerimi bitirdikten sonra bir dönem olsun yanına, Indiana Üniversitesi’ne gidip derslerini, seminerlerini dinlemeyi arzu etmiştim, ancak kendisi o günlerde emekliye ayrıldığından bu hevesim gerçekleşemedi.[1] Öncesinde de, benim Amerika senelerimde de birkaç kez elektronik posta aracılığıyla yazışmıştık ama. Hayli zaman sonra Ankara’da, ODTÜ’de nihayet rûberû, şahsen tanıştık. Kemal Karpat’ın öğrencisi olduğumu anımsayınca başta bir folklor uzmanına yaraşan üslupla “Hoş, Kemal’le bizim keçilerimiz pek beraber otlamaz ama...” demişti, sonrasındaysa birbirimizi biraz daha anladığımıza inanıyorum.[2]

Kamuoyu İlhan Başgöz’ün adını yakınlarda oldukça ileri yaşında Amerika’da yaşadığı sağlık sorunu ve Türkiye’ye dönme isteği ile duydu. “Tanınmış biliminsanımız”, “Yurtdışındaki gururumuz”, “Halkbiliminin yaşayan en önemli ismi” vesaire de denildi tabii; bunun yanında ancak birkaç yerde “Kürsüsünün kapatılması üzerine yurtdışına giden...” tarzı ibareler kullanıldı. Kendi payıma İlhan Hoca’nın bu kadarından çok daha fazlasını hak ettiğine inanıyorum. Serde tarihçilik olduğundan, mesleğin, zanaatın/sanatın gereğince -en basit tarifiyle- hatırlanmaya layık olanı iyisi kötüsü, acısı tatlısı ile kayda geçirmemiz gerektiğinden İlhan Bey için birkaç satır olsun kaleme almak, kendisini biraz olsun anlatmak istedim.

Devamını elimden geldiği, dilim döndüğü ölçüde getirmeye çalışacağım tabii, ama konuya özel bir ilgi duyanlar için benim beceriksiz mihmandarlığımdan çok daha iyisinin olduğunun altını çizmeliyim. Başgöz birkaç yıl önce Gemerek Nire, Bloomington Nire: Hayat Hikâyem başlığı ile yaşam deneyimini kâğıda döktü. Henüz yayımlamadığım, “Metin Kimindir? İlhan Başgöz, Sabahattin Ali ve Biraz Ötesi...” başlıklı bir çalışmamda “Alternatif Cumhuriyet tarihi” olarak tanımlıyorum bu kitabı, zira bir rivayete göre 1923, bir rivayete göre 1921 doğumlu olan İlhan Bey[3] kendi yaşadıklarıyla birlikte Cumhuriyet Türkiye’sinin tarihinin çarpıcı bir dökümünü sunuyor okura bu içeriği zengin ciltte. Hemen her sayfada da halk edebiyatına başvuruyor, bazen bir mâni, bazen bir türkü, kimi yerde bir şiir, kimi yerde bir hikâye ile süslüyor yılların birikimi, bilgeliğiyle metnini, âdeta “Bakalım halk denilen büyük usta, ne demiş bu hususta” dercesine (bu kitaptan dolayı minicik bir şahsi mutluluk da duyuyorum, çünkü görüştüğümüzde nehir söyleşisi Kardeşliğe Bin Selam’ın artık bulunamadığını, yeni bir baskıya ihtiyaç duyulduğunu söylemiştim Hoca’ya. Üşenmemiş, daha da kapsamlısını, ayrıntılısını yapmış).

Nereden başlamalı?

Şanslı bir öğrenci İlhan Bey. Hocaları arasında, en başta kendi alanının efsanevi ismi Pertev Naili Boratav olmak üzere, Abdülbaki Gölpınarlı, Tahsin Banguoğlu, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Ferit Kam[4] gibi adlar var. Şüphesiz, Almanya’da Hitler rejiminin hışmına uğramış seçkin Çin uzmanı Wolfram Eberhard, daha sonra birlikte çalışma yapacağı, Türk dilinin etimolojik sözlüğünü hazırlayacak kalibredeki -yazık ki, tamamlayamadı- Andreas Tietze’yi de eklemeli. Aşağıda anlatacağım sebeplerden naşi, doktora tezinin savunması sorunlu hale geldiğinde, artık tez danışmanı Pertev Naili Boratav’ın önünde savunma yapmasına imkân kalmadığında otoritesini kimsenin tartışamayacağı Fuat Köprülü sahaya iniyor mesela. Başgöz’ün ifade ettiği şekliyle, savunmada bayağı zorluyor, hırpalıyor genç öğrencisini Köprülü, öyle ki neticeyi beklerken başarısız sayıldığına emin gibi İlhan Hoca. Ancak adil davranıyor Türkoloji’nin büyük ismi, onaylıyor doktora derecesini (komiteden Necmettin Halil Onan da gayet olumlu bir rapor yazmıştır).

Kayda düştükleri de son derece önemli İlhan Başgöz’ün. Henüz Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde öğrenci iken Âşık Veysel’in Ankara’ya geldiği zamanlarda onun koluna giriyor, gözü, değneği oluyor örneğin. Daha sonra araştırmalarına, akademik faaliyetlerine devam ediyor: Sadece birkaç örnekle yetinelim, Karagöz geleneğinin son büyük ustası Hayali Küçük Ali’yi, (Tenekeci) Mahmut Güzelgöz’ü,[5] halk hikâyeciliğin önde gelen temsilcilerinden Posoflu Sabit Müdami’yi ölümsüz kılıyor Başgöz Hoca. Sene 1940lar, ‘50ler, dolayısıyla tuğla gibi, Alman malı bir kayıt aleti ile Türkiye’nin dört bir yanında son derece güç koşullarda gerçekleşiyor tüm bunlar.

Arkadaşları, sosyal çevresi ise tek kelime ile muhteşem: Enver Gökçe, Can Yücel, Ruhi Su, Nezihe Araz, Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Arif, A. Kadir... Kim Fikret Otyam’la beraber Anadolu’yu dolaşmak istemez acaba? Kim Yaşar Kemal’den “Canım İlhan, Ağam Evliya” hitabıyla mektup alır, ona hitap ederken “Kocaoğlan” diyebilir?[6] Acı acı gülümseten anılar da var şüphesiz: İlhan Hoca romancı ve senarist olarak adını, methini çok duyduğu Vedat Türkali’nin gerçekte kim olduğunu hayli zaman sonra fark ediyor sözgelimi, kendi kendine “Yahu, bu bizim birlikte hapis yattığımız Yüzbaşı Abdülkadir!” diyerek.[7]

Ve gelelim hikâyemizin tatsız kısmına, İlhan Başgöz’ün çektiklerine, ona çektirilenlere...

1948 yılında üniversite tarihimize kara bir leke olarak geçen DTCF tasfiyesi yaşanır, komünist oldukları gerekçesiyle saygın akademisyenler üniversiteden uzaklaştırılır. Baştan beri birkaç kez andığımız Pertev Naili Boratav, yanı sıra Niyazi Berkes, Behice Boran uzaklaştırılanlar arasındadır; daha ziyade onların ismi öne çıksa da Adnan Cemgil, Azra Erhat gibi başka değerli entelektüeller de...[8] (Uzunca bir parantez: Sıklıkla, dünyada sosyal psikolojinin kurucularından sayılan Muzaffer Şerif Başoğlu da buraya dahil edilir. Başoğlu da bu kadrodandır, örneğin yayın organları Adımlar ile Yurt ve Dünya’da yazmıştır, ancak tasfiye hareketinden bir-iki yıl önce Türkiye’yi terk eder. Daha önceki bir davada mahkemece otuz yıla yakın bir cezaya çarptırılmıştır zira ve Amerika’daki arkadaşları ile meslektaşlarının yarattığı kamuoyu baskısı sonucu Türkiye’yi hemen terk şartıyla serbest bırakılmıştır. Pek de umutlu olmayan başarısız bir dönme girişimi sonrasında o kadar kırılır ki, artık adını Muzafer Sherif olarak yazmaya başlar.[9] Gündüz Vassaf’ın anılarında anlattığına göre, yıllar sonra Amerika’da bir davette karşılaştıklarında yurtdışında bir Türk, hem de başarılı, kariyer sahibi, psikoloji literatüründe kurucu kimliğiyle yer alan bir Türk’le karşılaşmanın heyecanıyla Vassaf doğal olarak kendisiyle Türkçe konuşur, daha doğrusu konuşmaya çalışır, fakat Muzaffer Şerif konuşmanın devamını net bir tavırla İngilizce getirir).

Bu kaosun ortasında, devlet dersinden kalan çocuklardandır İlhan Başgöz. Boratav’ın öğrencisi, asistanı olması hasebiyle DTCF’den gönderilir, yukarıda anlattığım gibi Köprülü ağırlığını koymasa belki doktora derecesi bile tehlikeye girecektir. O yıllarda, yani 1940’larda Türkiye’de doktoralı insan parmakla sayılırken, üstelik bu doktora Boratav gibi alanın bir deviyle genç Türkiye’nin bir kurumunda yapılmışken, Tokat Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak sürülür İlhan Hoca. Lakin başarısına, Tokat tarafından sevilmesine rağmen orada da huzur verilmez, kısa bir süre sonra ilişiği kesilir, asaleti tasdik edilmez.[10] Sonrasında sekiz-on yıl kadar bir süre maddi, manevi zorluklar yaşar Başgöz: İşsizdir, birikmiş parası, sırtını dayayabileceği kimsesi yoktur; üstelik yalnız da değildir, başlarda annesi ve kardeşleriyledir, devamında aileye eşi ve ikiz evlatları eklenir.[11] Üç beş kuruş için Batı’da İslâm etüdlerinin kurucularından Ignaz Goldziher’in bir yapıtını Fransızcadan tercüme eder mesela (Le Dogme et la Loi de l’Islam – İslâm’da Fıkıh ve Akaid), ancak kendi adıyla yayımlaması sakıncalı olduğundan bir tanıdığının adıyla basılır eser. Kitabın yeni basımı, İlhan Bey’in “O benim çevirim, o benim emeğim” diyebilmesi için elli yıl geçmesi gerekecektir. Bu zor yılların ardından bir Amerika bursu bulunur Hoca için,[12] ister istemez orada yepyeni bir hayat kurar, neredeyse yarım yüzyıl emek vererek Türk dilinin her ürününü,[13] o dilin var olduğu her coğrafyayı içine katarak, her tarihsel dönemi göz önüne alarak dünyaya tanıtmaya çalışır. Emekliliğiyle beraber, kurumsal devamlılığı da sağlar: On yıllarca emek verdiği Indiana Üniversitesi’ndeki kürsüsünü folklor sahası hakkında fikri olmayan kademelerce, Amerikalı yöneticilerce atanmış herhangi birine değil, kendi öğrencisi Profesör Kemal Sılay’a devretmeyi başarır.

Ne dersiniz, tüm bunları bilerek İlhan Başgöz’ün yaşı doksanı hayli aşmışken Türkiye’ye dönme çabasını anlamak, uçaktan sedyeyle indirildiğinde üzerine örtülen Türk bayrağını görmek, “Şükür, vatanıma kavuştum,” diyen gözlerine bakmak biraz daha farklı değil mi?

Son kısım, belki kendisine ulaştırabilirim ümidiyle de, İlhan Bey için olsun.

***

En başta “Toprağınıza hoş geldiniz,” dedim ya Hocam, o ağız alışkanlığından, benim cehaletimden, söz bilmezliğimden. Siz (hocanız rahmetli Boratav gibi, Türkiye’ye giriş çıkışı dertli olduğundan halkbilimi gibi bir alanda araştırmasını eşi ya da asistanları aracılığıyla yapmak durumundayken dahi), aslında hiç gitmediniz ki memleketten...

Kitabınızın girişinde de “Gemerek nire Bloomington nire, Dayan İlhan Başgöz dayan bre” yazmıştınız, ben Türkiye’ye gelişinizde televizyon ekranında gayet iyi gördüm sizi, sevgili arkadaşınız, DTCF yıllarından kardaşınız, sizi mahpus damında, Sansaryan Han’da bile yalnız bırakmayan yoldaşınız Enver Gökçe’nin şiirini okuyacak kadar. Dayanacağınıza inanıyorum, sonrasında kısmetse yine görüşeceğiz, ben bir kez daha elinizi öpeceğim.[14]


[1] Emekliliğinde dahi farklı davrandı İlhan Bey: önce dostu, bir başka hocam Talat Halman’ın davetiyle bir süre Bilkent Üniversitesi’nde ders verdi, ancak dönemin Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’ın teklifi üzerine -Türkiye Aşkın’ın adını Ergenekon sürecinde çok duyacaktı- orada yapılacak işler olduğuna kani olduğunda büyük şehir, büyük üniversite kaygısı duymadan Van’a taşınmakta bir an tereddüt etmedi.

[2] Adil olmak için: Indiana’ya gitme niyetimden söz ettiğimde Kemal Hoca “Kabil olursa git tabii. Büyük âlimdir Başgöz, çok şey öğrenirsin kendisinden,” demişti.

[3] Çoğu kuşakdaşı gibi doğum tarihi konusunda emin değil İlhan Bey, köy kökenli olması da bunda bir etken şüphesiz. Aile büyüklerinden miras ifade “arpalar biçilirken”, ama Başgöz diğer anlatılanlarla birleştirince bunun 1921 hasadı da, 1923 hasadı da olabileceğini söylüyor, ilkine bir nebze daha yüksek ihtimal vererek.

[4] Diğerlerine göre, Ferit Kam daha az biliniyor olabilir, ancak Başgöz müthiş bir âlim, bunun yanında zor bir insan olarak tanınan Abdülbaki Gölpınarlı’nın Kam’ı her gördüğünde saygıyla ceketinin önünü iliklediğini belirtiyor.

[5] ‘90l’arda olsa gerek, halk müziğinin ünlü ismi İbrahim Tatlıses bir televizyon programında bu eski kuşak ustalara saygısını “Biz gençliğimizde sıra gecelerinde, onların olduğu yerde anca rakı doldurur, su koşturur, o arada birşeyler öğrenmeye çalışırdık,” diye belirtmişti.

[6] Bu mektubun orijinali, Aziz Nesin, Kemal Tahir gibi isimlerden gelen mektuplarla birlikte Başgöz’ün atıfta bulunduğum yapıtında verilmiştir.

[7] Vedat Türkali’nin nüfustaki adı Abdülkadir Pirhasan’dır ve asker kökenlidir.

[8] Bu süreci ‘90’ların ortalarında kaleme aldığı anılarında, Unutulan Yıllar’da yaşananların doğrudan tanığı Niyazi Berkes anlatır. Pertev Naili Boratav’ın savunması için Mete Çetik’in çalışması Üniversitede Cadı Kazanı: 1948 DTCF Tasfiyesi ve Pertev Naili Boratav’ın Savunması’na başvurulabilir. Arzu Öztürkmen’in eseri Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik de (başlığı fazla fikir vermemekle birlikte) bu olaylara odaklanır.

[9] Bu sebepten benim de şahit olduğum şekilde, sosyal psikolojiye ilgi duyan kimilerince Müslüman, ama sözgelimi Mısırlı veya Pakistanlı bir biliminsanı sanılır.

[10] Kendisinin Tokat’tan öğrencisi olan önemli edebiyatçımız ve yayıncımız Erdal Öz İlhan Bey’in oradan ayrılışını ve kendisiyle yıllar sonra tekrar görüşmesini bir öyküsünde anlatır.

[11] Nesli Başgöz Harvard’da tıp profesörüdür, kısa bir süre önce genç yaşta hayata veda eden Aslı Başgöz ise uluslararası hukuk alanında ihtisas sahibi, kimi davalarda Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmiş üst düzey bir hukukçudur.

[12] Ki, anılarında anlattığına göre, bir ara o gidiş bile zora girer, uçaktan polisçe alınma korkusu yaşanır.

[13] Bilmeceleri de, halk hikâyelerini de, türküleri de, masalları da, Yunus Emre’yi de, Pir Sultan Abdal’ı da, Karacaoğlan’ı da çalışır Hoca. Bunların yanında, Türk eğitim sistemi hakkında da kitap yazmıştır İlhan Hoca.

[14] ODTÜ’de birkaç saat konuşma imkânımız olduktan sonra “Hocam, ben pek el öpmem, sanmam ki siz de el öptürmeye meraklı olasınız. Ama müsaade edin, elinizi öpeyim,” demiştim İlhan Bey’e, o da kerem edip izin vermişti. Hem “Güzel âdetlerimizdendir hocanın elini öpmek aslında. Ben artık kendim yaşımı başımı almışken Pertev Naili Bey’i davet etmiştim Indiana’ya, konuşmaların hitamında da elini öpmüştüm, hatta biraz gözlerimiz de dolmuştu. Bilirsin Amerikalıları, bakıyorlardı tuhaf tuhaf bu iki ak saçlı, koca adam ne yapıyorlar acaba şaşkınlığıyla,” diyerek.