Dargeçit ve Umut

2024 yılından bu yana yalnızca özel gösterimlerle izleyiciyle buluşan Dargeçit belgeseline artık online bir platformda kolaylıkla erişilebiliyor. Film, Anıl Olcan’ın Aşikâr Sır[1] sergisinde de yer alan, zorla kaybedilenlerin vesikalık fotoğraflarını mermere basma görüntüleriyle açılıyor. İçlerinden bir çocuğun, Davut Altınkaynak’ın, 12 yaşında gözaltında kaybedilmesine kadarki kısa yaşamını belgeleyen tek fotoğraftaki yüzü, beraberinde gelen kalp sıkışıklığıyla birlikte hafızamıza yerleşiyor. Berke Baş yönetmenliğindeki belgesel her ne kadar izleyene acıyı boca etmekten imtina eden, kaydını tuttuğu gerçekliğin öznelerini gözeten süzgeçlerden geçmiş bir iş olsa da, buradaki tanıklığın ağırlığı anlatının ihtimamını delip geçiyor.

Belgesel, 1995 yılı Ekim ve Kasım aylarında Mardin’in Kerboran (Dargeçit) ilçesinde Davut Altunkaynak (12), Seyhan Doğan (13), Nedim Akyön (16), Mehmet Emin Aslan (19), Abdurrahman Olcay (20), Abdurrahman Coşkun (21) ve Süleyman Seyhan (57)’ın zorla kaybedilmelerine ilişkin Dargeçit Davası’nın takibini odak alıyor. 2015’te, Çözüm Süreci’nin yarattığı görece açık atmosferde görülmeye başlanan davaya 2018’de 10. duruşmaya giden yolda dahil oluyor kamera. Mücadelenin 2022’deki son duruşmaya kadarki yedi yıllık kesitini davanın avukatı Erdal Kuzu ve kayıp yakınları üzerinden izliyor, 1995 ve sonrasını yakınların tanıklığından, arşiv görüntülerinden takip ediyoruz. Filmin çoğunlukla tek, en fazla birkaç kişilik, genellikle sakin akışının içinden devletin Kürtlere yönelik yüz yıllık savaş ve baskı politikaları geçiyor. Köy boşaltmalar, işkenceler, faili meçhul cinayetler, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın mücadelesi, siyasi tutsaklıklar, kilometrelerce uzaktaki alakasız şehirlerdeki “adalet saraylarına” taşınan davalar, sayısız basın açıklaması, sayısız nöbet... Koruyup kollanan sanıklar var bir de. Suç zincirinin son halkasında duran, failliğin tamamını temsil etmediği bilinse de suçun mağdura değdiği yerde kanlı canlı duran ellerinden, seslerinden tanınan ve davalara getirilmek kadar rahatları bozulmayan rütbeli memurlar.

Kayıp yakınlarının umutla umutsuzluk, çaresizlikle mücadele, acıyla direnç, isyanla sabır arasında geçen otuz yılının öyküsünü izlerken bende uyanan en yoğun duygu, bedenime de yayılan kaskatı bir öfkeydi. Bunun yanında film beni dava avukatının mahkemenin delillere kayıtsız kalamayacağı ve faillerin cezalandırılacağına dair inancından başlayarak kararın açıklanmasının ardından yakınların son sözlerine uzanan hatta ‘umut’ üzerine düşünmeye çağırdı.

Türkçede umut, temenniyi ve bekleyişi çağrıştırır. Peki, bir Kürt, Türkçe adıyla umut derken Türkçe sözlükteki bekleyişi mi yükleniyor sadece? Filmde bu sözcüğü Türkçe duysak da, anadili Kürtçe ağızlardan döküldüğünde, onun Kürtlerin dil evreninde neye işaret ettiğine bakmak gerekir. O halde sorunun cevabını, Wittgenstein’ı ve Raymond Williams’ı yanımıza katarak, Zana Farqînî’nin Ferhenga Mezin ya Kurdî Tirkî’sinin kılavuzluğunda arayalım. Kürtçede umut, hevî ile karşılanıyor. Birlikte kullanıldığı birden fazla eylem var ama Türkçede tam karşılıkları olmadığı için hepsine birden ‘beklemek’, ‘umut etmek’ denmiş sözlükte. Oysa fiillere ayrıca bakıldığında görülüyor ki Kürt’ün hevî’si tam da Türk’ün umut’u gibi sadece beklenen bir olasılık değil. Türkçe karşılığına en benzeyeni li hevî kirin. Burada umut ve bekleyiş eylenen bir iş olarak duyuluyor; öznenin dışında. Li hevî bûn’daysa öznenin içinde bulunduğu bir oluş hali kastediliyor. Umut etmeyi, beklemeyi içsel olarak duyan bir öznenin durumu. Li hevî man süreğen, içinde kalınan bir bekleyişe denk düşüyor. Beklemek, burada özneyi o eylemin içinde bırakan dışarıdan bir dayatma. Li hevî sekinin, mekânsal ve bedensel bir konum alarak durup beklemeyi anlatıyor. Li hevî rawestin, hem bir akışı sekteye uğratarak durmak hem de ayakta dikilerek beklemek demek. Bu son iki kullanımda pasif bir bekleyişi, eylemsiz bir temenniyi aşan iradeli, sabreden, dik bir öznenin eyleyişi söz konusu.

Aynı coğrafyada yaşayan iki dilde kavramların birbirini karşılamaya yaklaşamaması, benim anadilim olan Türkçeyle Kerboranlıların anlam dünyasındaki umudun çeşitliliğini kavrayamamam bize ne söylüyor? Dilde anlamı yalnızca sözlükte değil, kullanımda aramayı öneren Wittgenstein’a kulak verirsek Kürtçede hevî’nin zengin kullanımını Kürtlerin sosyal “yaşam biçimi”yle, politik kültürüyle birlikte okuyarak anlamlandırabiliriz. Tam burada Raymond Williams’tan ödünç alarak hevî’yi Kürtçede bir “anahtar sözcük” gibi takip etmeyi deneyelim ve yalnızca Dargeçit’in çerçevesine sığan kadarıyla Kürtlerde umudun politik biçimlerine ve bu tarihsel pratik içinde sözcüğün nasıl yoğunlaştığına bakalım.

Devletin zorla kaybettirme politikasında en sarsıcı sonuçlardan biri, umudun cenazeleri bulmaya yönelmesi. Bu, umudu daraltan, zorunlu bir bekleyişe sıkıştıran, yönünü geçmişe çeviren bir tahakküm. Verdikleri mücadelelerle bu umudu bir ucundan yakalayan aileler, bu defa da cenazelerini bile alıkoyan bir devletin adalet mekanizmasına başvurarak faillerin yasalara uygun biçimde cezalandırılması umuduyla beklemeye başlıyor. Tabii buradaki bekleyiş, ailelerin dillendirdiği gibi “rahat ettirmemeye”, “peşini bırakmamaya”, bu yok eden ve failini aklayan mekanizma karşısında ayakta durmaya, biz buradayız, unutmadık, unutturmayacağız demeye yönelik bir eylem, politik bir mevzilenme. O mevziyi kırmak, en azından yıpratmak için devletin stratejileri giriyor devreye. Dava Mardin’den Adıyaman’a taşınıyor. Bu koşullar içinde gidip geldiği mahkemenin deliller karşısında kayıtsız kalamayacağına inanıyor başlarda avukat Erdal Kuzu. Çünkü kayıpların cenazeleri bulunmuş, onlarla gözaltına alınan yakınlarının tanıklıkları var. Ama cezasızlık politikasının bir parçası olarak iş gören bu mekanizma delillerle ilgilenmiyor.

95’te, 11 yaşındayken, kardeşi Seyhan’la birlikte gözaltına alınan, işkencelerin ve kaybetmelerin doğrudan tanığı Hazni Doğan tüm bu bekleyiş sırasında kardeşinin cenazesini elleriyle çıkarıyor, siyasi nedenlerle cezaevine gönderiliyor, açlık grevine giriyor, o haliyle bir duruşmaya online sistem üzerinden bağlanıp tanıklığını anlatıyor, sonra cezaevinden çıkıp davaya katılıyor ve mahkeme önünde beklemeye devam ediyor. Filmin bir yerinde onu Cumartesi Anneleri/İnsanları eyleminde görüyoruz. Oradaki bekleyiş bir direniş, bir zamanı durdurma iradesi. Yani Kürtlerin umudu direnmekle, devletin zor mekanizmalarının önünde durup ona taş koymakla, basın açıklamalarında, eylemlerde dimdik ayakta durup suçun ve adaletsizliğin karşısına dikilmekle kurulmuş bir umut. Umduğunu kendi kuruyor, kimseden ummadığı yerde bile yüzleşmek için karşısında duruyor.

Dava boyunca sürekli mahkeme heyeti değişiyor, sanıklar mahkemeye getirilmiyor. “Böyle olacağını biliyorduk” diyorlar, “ama mecburuz.” 7 yıl 26 duruşma sonra “somut, kesin, inandırıcı delil elde edilemediği gerekçesiyle” beraat kararı veriliyor. Hazni Doğan diyor ki “Şimdi biz kime söylesek biliyorduk diyecekler”. Bu andan sonra bile umuttan söz edilebilmesinin bende uyandırdığı soruların cevabını arıyorum aslında bu yazıyla. Bu söz, Kürtlerin devletten adalet umulmayacağına dair yaşamsal bilgilerinin kanıtı. Aynı pratik, zamanaşımına uğratılmak için yıllarca sürüncemede bırakılıp zamanaşımına yakın beraat kararıyla sonuçlanan bir davada zamandan bağımsız bir umudu inşa ediyor. Devlet zamanı uzatır, aşındırır ve unutturmanın bir aracı olarak kullanırken bu inşa zamana karşı da bir direnç sağlıyor.

“26 yıldır mücadele verdik, 26 yıl daha mücadele vermeye hazırız. Ben gitsem çocuklarım ararlar” diyen Davut’un babasının kendinden sonrakilere inançla devrettiği umut, Bloch’un Henüz-Varolmayan’ını anımsatıyor. Umudunu, bekleyişini ayakta bir dirençle idrak edenler için buradaki henüz’de olmak caydırıcı değil. Burada umut, Bloch’cu anlamda bir iyimserlik içermese de Özgür Sevgi Göral’ın Dargeçit hakkındaki metninde[2] “ışıltı” diye adlandırdığı hissi veren, iradi, bilen, eyleyen, böylelikle her an mümkün bir gerçekliği ören, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilinç.

Filmde, bir akşam vakti, umut bakımından da karanlık bir anda Sezen Aksu’nun Günaydın Memur Bey’i duyuluyor. Dayanışma niyetiyle de olsa dışarıdan bir dilde “Dünya şu naylon torbalarda” deyivermek, acıyı göğüsleyen dilin anlam dünyasının dışında kalıyor ya da en azından bir mesafeyi açık ediyor gibi geliyor bana. Bu mesafe müziğin ritmine de yayılıyor. Benzeri bir dışarıdalık hissini Ceylan Önkol için yapılan şarkının düzenlemesinde de duyuyorum. Dayanışmanın dili, tüm iyi niyetiyle, tanıklığın tarihinin akışında ve onun dilinin yaşam biçimiyle örülen nüanslarını ve o ağır ritmini karşılamaya yetmiyor.


[1] Sergi hakkında detaylı bilgi için; https://hakikatadalethafiza.org/sites/default/files/2023-03/f_brosur_web.pdf

[2] Özgür Sevgi Göral, “Bizi Ayıran Mesafeyi Katetmek: Kerboran’ın Yolları, İnsanları, Işıltısı”. (Noémi Lévy-Aksu, Dargeçit Belgeseli: Kayıplar İçin Adalet Arayışı) https://hakikatadalethafiza.org/sites/default/files/2025-05/DargecitBelgeseli_Kay%C4%B1plaricinAdaletArayisi.pdf