İran İslam Cumhuriyeti Mesihçi bir Teokrasi mi Yoksa Kırılgan bir Diktatörlük mü?

28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a karşı düzenledikleri koordine saldırılar, bir hava savaşı ders kitabındaki gibi organize edilmişti: savunmayı yok etmek, misilleme yeteneklerini zayıflatmak ve liderliği ortadan kaldırmak amacı güdüyordu. Geçen yazki savaşta zaten büyük hasar gören İran hava savunma sistemleri, hava sahasının kontrolünü sağlamak için daha da zayıflatıldı. İran'ın misilleme yeteneğini zayıflatmak için füze fabrikaları, insansız hava aracı altyapısı ve deniz kuvvetleri hedef alındı. Ve sürekli olarak yapılan nokta atışı saldırılarla üst düzey komutanlar ortadan kaldırıldı, bu da Tahran'ın karar alma sürecini bozmak için başlatılmış bir girişimdi.

Sadece operasyonel açıdan bakıldığında, avantajlar çok belirgin. Hava sahası açıldığında, savaş daha ucuz hale gelir: bol miktarda, nispeten ucuz mühimmat, hava sahasını savunmak için genellikle gerekli olan uzun menzilli sistemlerin yerini alabilir.

Liderlerin ortadan kaldırılması, tanıdık bir askeri anlayışı yansıtıyor: düşmanın karar döngüsünün içine girmek. Deneyimli liderler sürekli olarak “ortadan kaldırılırsa”, sistemin halefiyet, şüphe ve iç koordinasyon meseleleriyle meşgul olacağı düşünülüyor. Böylece kararların kalitesi düşer, tepki süresi yavaşlar, tutarlılık bozulur. Üst kademedeki türbülans, başlı başına bir silah haline gelir.

Ancak taktiklere hakim olmak, stratejik netliğin garantisi değildir. Bu harekatın daha derin bir riski, müttefikleri harekete geçiren varsayımlarda yatıyor – İran'ın baskı altında nasıl davranacağı ve baskının neye yol açacağına dair varsayımlar.

ABD politikası, on yıllardır iki İran karikatürü arasında gidip geldi: maliyeti umursamayan mesihçi bir teokrasi veya çöküşe bir adım uzaklıkta olan kırılgan bir diktatörlük. Oysa İran yönetiminin gerçekliği her zaman daha az teatral ve daha kalıcı oldu. İdeoloji, İran'ın kendini algılamasının merkezinde yer alıyor, ama hiçbir zaman rejimin hayatta kalma içgüdüsünden bağımsız olarak işlev görmüyor.

Ayetullah Ali Hamaney yönetiminde Tahran, devrimci duruşun pragmatik seçimlerle bir arada var olabileceğini defalarca gösterdi. 2015 nükleer antlaşması bunun en açık örneğiydi. Hamaney, kamuoyunda ABD'yi “Büyük Şeytan” olarak nitelendirirken, yaptırımların ekonomik istikrarı ve dolayısıyla siyasal sürdürülebilirliği tehdit ettiği durumlarda, doğrudan müzakerelere izin verebildi. Rejim ideolojik bir dönüşüm yaşamadan stratejik hesaplar yapabildi.

Büyükbabam İran rejimi altında ölümden kıl payı kurtuldu. Ama Trump'ın yasadışı savaşını kutsamıyorum.

Washington anlaşmadan çekildikten ve İsrail İran'ın varlıklarına karşı siber operasyonlardan gizli suikast ve sabotajlara kadar gölge harekâtını yoğunlaştırdıktan sonra bile, Tahran diyalog kanallarını kısmen açık tuttu. Çatışma ve müzakere, İran'ın yaklaşımı açısından çelişkili değildi. Bunlar, her zaman rejimin korunmasına dayalı soğuk bir mantıkla uygulanan araçlardı.

Bu tarih önemli, çünkü bazı siyasi çevrelerde dolaşan temel bir öncülü çürütüyor: Yeterli askeri baskı, İran’daki sistemin öngörülebilir şekillerde teslim olmasına, parçalanmasına veya çökmesine sebep olacak. Belki de öyle olacak, ama bu önceden belirlenmiş bir şey değil. Hayatta kalmak, rejimin en dar ve en güvenilir zafer tanımı. Geçen yılki 12 gün savaşı, İran'ın kapasitesine ciddi zarar verdi, ama Tahran, bunun üstesinden gelebildiği için sonucu bir başarı olarak nitelendirdi.

İsfahan'da, Türk-Osmanlı ve Pers-Safevi imparatorlukları arasında 16. yüzyılda yapılmış Çaldıran Savaşı'nı tasvir eden ünlü bir fresk, bunun bir örneğini sunuyor: Resimde, Persler düşmanları Türkleri paramparça ederek zafer kazanmış görünüyor. Tarihsel kayıtlar ise başka bir şey söylüyor: Çaldıran, Osmanlı’nın kesin zaferiyle sonuçlandı. Bu, yenilgiyi silmekten çok, onu başka türlü lanse etmeye –bir yenilgi hikayesi olarak değil, sayıca ve silahça üstün olan düşmana karşı gösterilmiş kahramanca bir direniş olarak sunmaya– yönelik bir girişimdir. İran’ın yenilgisi, cesaretin kanıtı olarak yeniden paketlenebilir ve dayanıklılık bir zafer olarak satılabilir.

ABD ve İsrail'in askeri gücüne simetrik olarak karşılık veremeyen İran, çatışmayı zaman ve mekâna yaymak için tasarlanmış bir strateji benimsemiş durumda. İHA'ları ve füzeleri sadece İsrail'i değil, Körfez'deki ABD üslerini ve ticari altyapıyı da vurdu. Tahran sadece hasar vermekle kalmıyor, sürtüşme de yaratmaya çalışıyor: düşmanlarını birden fazla cephede savunmaya zorluyor, bölgesel politikanın dayanıklılığını test ediyor ve bu yolda devam etmenin ekonomik ve psikolojik maliyetini kademeli olarak artırıyor.

Peki, bu harekât rejimi gerçekten zayıflatmayı başarırsa ne olur? Bazılarının umduğu siyasi sonucu vermeyebilir. Kesintisiz saldırıların iç ayaklanmayı tetikleyeceği veya devleti parçalayacağı fikri, toplumun bu rejimden tedirgin olduğuna dair dar bir anlayışı yansıtıyor.

İslam Devrimi Muhafızları sadece bir askeri kurum değil. Aynı zamanda ekonomik bir imparatorluk, siyasi bir aktör ve ideolojik bir dayanak noktası. İran’ın merkezini ve güvenlik organlarını hedef almak, gelecekteki protestolar için fırsatlar yaratabilir. Ama, devletin yapısına bu kadar yerleşmiş bir kurumu –sadece hava gücüyle– ortadan kaldırmak, bir değişim planı olarak nadiren başarılı olmuştur.

İran'ın iç manzarası da dış gözlemcilerin bazen hayal ettiği kadar net bir şekilde bölünmeye elverişli değil. Etnik azınlıkların şikayetleri var ama çoğu, ulusal parçalanmaya yol açacak senaryolardan çekiniyor. Rejime karşı çıkan ve onu devirmek için yabancı askeri müdahale isteyen birçok İranlı bile, sonrasında ortaya çıkabilecek kaostan korktukları için devletin tamamen çökmesini istemiyorlar. Sistemin değişmesini istemekle ülkenin parçalanmasını istemek arasında fark var. İran'ın batı sınırlarında, ABD ve İsrail'in desteklediği Kürt militanların merkezi hükümete karşı kara saldırısı hazırlığı yaptıkları yönündeki haberler bu korkuları besliyor.

İran devleti çökmeye başlarsa, bunun bölgesel etkileri çok derin olacaktır. İran'daki istikrarsızlık, Irak'ın zaten kırılgan olan siyasi düzenine sıçrayabilir ve bölgedeki herhangi bir yerde Kürt özerkliğini varoluşsal bir tehdit olarak gören Türkiye ile gerilimleri tırmandırabilir. İç karışıklığa dayalı bir strateji, zaten karışıklıkla dolu bölgeye daha fazla karışıklık ihraç etme riskini taşıyor.

İran'ın ruh halini anlamak için İsfahan'daki freski incelemek veya 1980'lerdeki İran-Irak savaşında yarım milyona yakın kayıp veren ve yıllarca süren yaptırımlar nedeniyle trilyonlarca dolarlık ekonomik zarar gören bir sistemin dayanıklılığını incelemek ne kadar önemliyse, kuşatma altındaki liderliğinin yanlış hesaplar yapmaya meyilli olduğunu anlamak da o kadar önemlidir. İran, İsrail ve ABD'den önce mühimmat veya ateş gücüne erişim kabiliyetini tüketebilir. Ukrayna'nın aksine, sürekli olarak ikmal sağlayacak bir dış destekçisi yok. Bölgenin geri kalanını yakıp yıkma politikası, komşularını kısa sürede savunmadan saldırıya geçmeye ve yıllar boyunca köprüleri yakmaya itebilir. İran, genel olarak nefret edilen ve ülkenin ekonomisini ve kendi çevresini çöküşün eşiğine getiren bir rejime sahip.

Bu savaşın İran'ı çökerteceği kesin değil. Ama çökertebilir da. Her halükârda, Tahran, komşuları ve İran’a saldıranların, yani herkesin kaybedeceği bir senaryoyla karşılaşacağız.


İlkin Guardian'da yayımlanmıştır.