Savaş Politikalarının Güdümündeki Yargının Cenazelerle İmtihanı

I

Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerden sapma rejiminin en sert uygulandığı yakın tarih, barışa giden bir yol olması umudunu içeren çözüm sürecinin bitirildiği 2015 yılı ve sonrası oldu.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verilerine göre 16 Ağustos 2015’ten 1 Ocak 2019 tarihine kadar geçen süre içerisinde toplam 11 il ve en az 51 ilçede resmî olarak tespit edilebilen en az 351 (1 Ocak 2020 itibariyle 381) sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

16 Ağustos 2015 ile 16 Ağustos 2016 tarihleri arasında 79’u çocuk, 71’i kadın ve 30’u 60 yaşın üzerinde olan en az 321 sivilin hayatını kaybettiği, en az 73’ünün sağlığa erişim hakkından yoksun bırakılmaları sonucu yaşamlarını yitirdiği ve en az 202 sivilin ise ev sınırları/kapalı alanlar içerisinde yaşamlarını yitirdiği raporlandı.

Yasak döneminde çok sayıda kişinin yaşam hakkı ihlal edildi. Hayatını kaybedenlerin cenazeleri, çevre illerin hastane morglarına nakledildi. Sayısı hâlâ tam olarak bilinmeyen cenazelerin kimliklendirilmesi ve ailelere teslimi sorunu ortaya çıktı.

Cenazelerin zamanında teslim edilmemesi, bulundukları yerden uzak illere götürülmesi, yanı sıra yasağın devam ettiği bölgelerde yaşayan yakınların bulundukları bölgeden çıkamaması, çıkmalarına izin verilmemesi başka bir cezalandırma sürecine yol açtı. Ki cenazeleri alabilenlerin cenaze töreni yapmalarına izin verilmedi. Aileden en yakın sadece bir iki kişinin katılımı ile ve genelde gece vakti, araç farının aydınlatması altında gömülmesine izin verildi.

Savaşın bir şekli ile devam ettirildiği Kürt illerinde yoğunluklu olmak üzere, devletin veyahut bağlı güçlerinin sorumlu olduğu vakalarda öldürülen kişinin cenazesini teslim alma ve gömme süreci toplumsal, politik tüm krizlerin de tezahür ettiği zamanlar. İnsanlar, ağır hak ihlalleri ile katledilen yakınları için, acı, üzüntü ve kimi zaman suçluluk duygusu (ölüme engel olamamanın ağırlığı) ile karışık biçimde cenaze töreni düzenlemek, kaybını haykırmak ve uğurlamak ister. İnsanlık tarihi kadar eski en doğal haktır.

Kaybın şekli ve nedenleri, yapılacak törenin ana itkisi de olur. Ölü bedenin hayattaykenki politik kimliği, toplumsal politik simge haline gelir. Artık cenaze töreni, geçmişte aynı saiklerle öldürülenlerin ve gelecekte aynı saiklerle öldürüleceklerin de törenidir. Birikmiş tüm öfkenin ve acının, bir tabutun arkasında kendisine yer bulduğu anlardır. Güvenlik önlemi adı altında uygulanan ölçüsüz yoğun şiddet dahi, cenaze törenlerine binlerce insanın katılımına engel olamaz. Törenlerin politik toplumsal karşılığı, savaş mekanizması devletin en sert müdahalesine yol açar.

Cenaze törenine katılmak, Kürt illerindeki toplumsal hayatta ibadethaneler kadar önemli yer tutan taziye evlerine gitmek, yasalarda tanımlanmasa da iddianamelerde tonun en üste çıktığı yerde suç konusu olarak yer alır.

II

Aziz Yural, Cizre’de sağlık görevlisi idi, bölgenin insanı idi. SES üyesi Aziz Yural çevresinde sayılan sevilen bir kişiydi. Yaralı bir kişiye sağlık yardımı sunmak isterken hedef gözetilerek açılan ateş sonucu 30 Aralık 2015 tarihinde öldürüldü. Şırnak Devlet Hastanesi morgunda bulunan cenazesi ailesine teslim edilmedi. Cenazesi ancak 11 Ocak 2016 tarihinde defnedilebildi.

Aynı gün, 21 yaşındaki İsa Oran ile 25 yaşındaki Mehmet Seviktek’in Diyarbakır Sur ilçesinde ateşli silah ile öldürüldüğü bilgisi ulaştı aile yakınlarına. Ailelerin ve İHD’nin tüm çabalarına rağmen cenazelerin alınmasına izin verilmedi. Yirmi dokuz gün sonra güvenlik güçleri tarafından morga bırakılan cenazeler 19 Ocak 2016 tarihinde ailelere teslim edildi.

Cenazeleri almak için verilen uğraşlar sırasında, “düzenleme çıktı, vermeyebiliriz” sözleri üzerine devlet aklına yetişmenin imkânsıza yakınlığı gerçeği yüzümüze yeniden çarptı. Dönemin ve zamanın ruhuna uygun hukuki düzenlemeler peşi sıra gelmeye başladı.

7 Ocak 2016 tarihli 29586 Adalet Bakanlığı Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile kimliği tespit edilmiş olmasına rağmen ailesi veya yakınları tarafından üç gün içerisinde teslim alınmayan cenazelerin, belediye veya mülki idare amirliğince teslim alınacağına dair düzenleme yapıldı.[1] Resmî olarak OHAL ilan edilmeyen bu dönemde hukuk dışı uygulamalara sonradan yasallık kazandırılmaya çalışıldığını birçok örnekle deneyimledik.

Aziz Yural, İsa Oran ve Mehmet Seviktek’in yakınlarının talebiyle bu düzenlemenin iptali için Danıştay ilgili dairesinde davalar açıldı. Dava dilekçemizdeki itirazlarımız hükümete eksik bıraktığı yanları hatırlatmış olacak ki ilgili mevzuatta da art arda yapılan düzenlemelerle, hukuki boşluklar tamamlanmaya çalışıldı.

16 Ocak 2016 tarih ve 29595 sayı no’lu Resmî Gazete’de yayımlanan düzenleme ile bu kez, Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin 10. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendine ikinci cümlesinden sonra gelmek üzere, “Cesedin teslim veya gömülme işlemleri sırasında kamu düzeninin bozulabileceği veya toplumsal olayların meydana gelebileceği ya da suç işlenebileceği mülki idare amirince değerlendirildiği takdirde cesetler, gömülmek üzere doğrudan mülki idare amirliğine teslim edilir” düzenlemesi getirildi.

Aynı sayıda Mezarlık Yerlerinin İnşaası ile Cenaze Nakil ve Defin İşlemleri Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’in 13. maddesi düzenlemesi ile, daha önce cenazelerin gömülmesi için süre sınırı yok iken, bu kez yirmi dört saat içinde defnedilmeyen cenazelerin mülki idare amirinin kararı ile bulunduğu yerden alınıp gömüleceği hükmü getirildi.

Yönetmelik hükümlerinin yürütülmesi görevi tek başına Sağlık Bakanlığı’nda iken İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nın birlikte yürüteceğine dair düzenleme ile “güvenlik sorunu” kabul edilen cenazeler için asıl ve tek yetkinin güvenlik güçlerinde olduğunun altı çizilmiş oldu.

Yasak döneminde yoğunluklu olarak Gaziantep, Mardin illerindeki morglara nakledilen cenazeler açısından ise, ailelerin yasakları ve güvenlik önlemlerini aşarak bu illere ulaşmalarındaki fiilî imkânsızlıklar dahi istisna kapsamında yer alamadı. Ki Cemile’nin annesi gibi cenazesini defin koşullarını elde edene kadar evinde saklamak, korumak zorunda olanlar ile Taybet İnan’ın çocukları gibi annelerinin cenazesini beş-on metre uzaktan bir hafta izlemek zorunda olanlar da vardı.

Ardı ardına iki düzenlemeye karşı da iptal davaları açıldı.

Danıştay 10. Dairesi 18 Şubat 2016’da verdiği yürütmeyi durdurma kararı ile cenaze teslimi için öngörülen üç günlük sürenin makul, yeterli ve ölçülü olmadığına karar verdi. Davalı idarenin yürütmeyi durdurma kararına itirazı üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu ise tepkileri üzerine en az çekeceğini düşündüğü farklı bir gerekçeyle, Adalet Bakanlığı’nın bu mevzuatta değişiklik yapma yetkisi olmadığı halde düzenleme yapmasının hukuka uygun olmadığı gerekçesi ile yürütmenin durdurulması kararına karşı davalı bakanlığın yaptığı itirazları reddetti.

Bunun dışındaki tüm iptal ve yürütmeyi durdurma taleplerimiz o dönemki mahkeme daire başkanı dahil kimi yargıçların karşı oylarına rağmen oyçokluğu ile reddedildi.

Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararları üzerine, 20 Nisan 2016’da, Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin 10. maddesinde yeniden değişiklik yapılarak, cenazelerin teslim alınması için öngörülen üç günlük süre beş güne çıkartıldı. Bakanlık, bu hususa değinerek davanın konusuz kaldığını ileri sürdü.

Kişilerin cenazelerine ulaşması, bunları teslim alması ve usulüne uygun olarak gömebilmesi hakkı, Anayasanın 2. maddesindeki insan haklarına saygılı devlet ilkesinin, 5. maddedeki devletin hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilmesi konusundaki pozitif yükümlülüklerinin, 13. maddesindeki temel hakların sadece özlerine dokunmadan ve demokratik toplumda gereklilik ilkelerinin gereği olarak sınırlanabileceği hükümlerinin, 15. maddesindeki yaşam, maddi manevi varlığın geliştirilmesi ve işkence ve kötü muamelenin olağanüstü hallerde bile yasak olduğuna ilişkin hükümlerin, 20. maddedeki özel ve aile yaşamına saygı hakkının ve 24. maddesindeki inanç özgürlüğünün uygulanmasının bir gereği olarak dinî vecibelere uygun bir cenaze törenin yapılması haklarının bir gereği idi. İnsanlığa içkin tüm hukuki dayanaklar dilekçelerin kayıp satırları oldu.

Seçim sathına girildiğinde, eldeki tüm araçlar gibi yargı makinesinin de çarkları hızlandırıldı. Danıştay Mart 2022 tarihinde davalarımızın esastan reddine ilişkin mahkeme kararlarını art arda açıkladı. Üstelik farklı idari işlemlere karşı açılan farklı idari davalara birebir aynı gerekçelerle ret kararları yazıldı. İnce işçilik zamanı değildi!

Danıştay ret kararında, özetle, cesetlerin süresiz bir şekilde Morg İhtisas Dairesi’nde bekletilmesinin, fizikî kapasite yetersizliğinin yanı sıra kamu sağlığı ve düzeni  açısından da taşıdığı sakıncalara değinerek, mülki idare amirlerine verilen cenazeyi teslim alarak gömme ve görev yetkisini, Cumhuriyet savcılıkları tarafından şüpheli olduğuna karar verilip klasik otopsi yapılması uygun görülen vakaların cenazelerinin belediye teşkilatı bulunmayan yerlerde teslim edilecek olmasını, belediyelerce defnetmek üzere cenazelerin zamanında veya hiç teslim alınmaması veya kamu düzeninin ciddi surette bozulma ihtimalinin bulunması gerekçeleri ile cenazelerin teslim alınmasına yönelik olarak getirilen üç günlük süreyi olağan koşullarda makul ve yeterli buldu. Tabii afetler, tehlikeli salgın hastalıklar, şiddet olayları gibi sebeplerle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulduğu veya sokağa çıkma yasağı ve benzeri tedbirlerin alındığı hallere ilişkin olarak ise farklı bir süre öngörülmesinin, cenazelerin şiddet olaylarının yatışması ve sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması gibi sonu belli olmayan süreler boyunca bekletilmesinin, genel sağlığı ve kamu düzenini tehlikeye sokabileceği gibi fizikî kapasite yetersizliği nedeniyle fiilen de mümkün olmayabileceği gerekçeleri ile davaları oyçokluğu ile reddetti. Yasaklar ve çatışma devam ederken ölçüsüz bulunan üç günlük süre, altı yıl sonra ölçülü ve makul bulunmuştu.

Bu kararlara karşı temyiz yoluna başvuruldu. Morglarda kimlikleri tespit edilip teslim alınmayan cenaze olup olmadığı, ölüm vaka sayısı, morg kapasiteleri, Türkiye’de belediye teşkilatı olmayan yerin neresi olduğu, sokağa çıkma yasağının OHAL ve sıkıyönetim halinde dahi süreli verilebilirken, süresiz yasağın mümkün olup olamadığı ve daha birçok soru temyiz dilekçelerinde yeniden soruldu.

Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği değişikliklerine ilişkin davalarda iki üyenin karşı oy yazılarında, Adalet Bakanlığı’nın, dava konusu yönetmelik değişikliği ile 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun, kendisine vermiş olduğu yönetmelik çıkarma yetkisi sınırlarını aşarak, otopsi işlemleriyle ilgisi kalmayan cesetlerin defin işlemlerine ilişkin usul ve esaslara ilişkin düzenlemeler yapmasında yetki yönünden hukuka uygunluk bulunmadığı, Mezarlık Yerlerinin İnşaası ile Cenaze Nakil ve Defin İşlemleri Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik değişikliğine ilişkin davada bir üyenin karşı oy yazısında, belediyelerin kanundan kaynaklanan görev, yetki ve sorumlulukları bertaraf edilerek, mülki idare amirlerine Anayasa ve kanundan kaynaklanmayan görev ve yetkiler verildiği, bu durumun Anayasa'nın 6. maddesine aykırılık teşkil ettiği ve dava konusu yönetmeliğin bu nedenle hukuka aykırı olduğu şerhleri yer aldı.

2022 yılına geldiğimizde yürütmeyi durdurma kararı altında imzası olan hâkimler artık heyette yer almıyordu.

20 Nisan 2016 tarihinde üç günlük süreye dair düzenlemenin yürürlükten kaldırılmış (beş güne çıkartılmış) olması da yüksek yargıyı durdurmadı, artık yürürlükte olmayan bir düzenlemenin hukuka uygun olduğuna karar verildi.

Bakanlık, davaların reddi nedeni ile mahkemenin davacılara yüklediği karşı vekalet ücretlerini talep etmekte ise gecikmedi.

Yaşamını kaybedeni, ailesini, yakınlarını hak öznesi olarak görmeyen yargı, savaş ve çatışma dönemi uygulama ve düzenlemelerinin hukuki denetim konusu olamayacağını yeniden teyit etti. 

Hiç kimsenin hesap vermediği bu katliamlarda ailelerin “sizleri yorduk, size daha fazla yük olmayalım” sözlerinin ağırlığını birlikte taşıyalım diyedir de bu satırlar.


[1] 7 Ocak 2016 tarihli 29586 Adalet Bakanlığı Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile 31/7/2004 tarihli ve 25539 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliğinin 10. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendinde yer alan “belediyeye teslim edilir” ibaresi “belediyeye veya mülki idare amirliğine teslim edilir. Kimliği tespit edilmiş olmasına rağmen ailesi veya yakınları tarafından üç gün içinde teslim alınmayan cesetler de belediyeye veya mülki idare amirliğine gömülmek üzere teslim edilir” şeklinde değiştirildi ve aynı bende “cevap verilmeyen” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya cevap verilmesine rağmen ailesi, yakınları veya yetkili temsilciliklerce üç gün içinde teslim alınmayan” ibaresi eklendi.