Adaletsizlik Mülkiyetin Temelidir

İnsanın hayvanlarla kurduğu ilk ilişki, (beslenme amacıyla öldürülen hayvanları saymazsak), “evcilleştirme” adı verilen köleleştirme ile başlar. Yani bir mülk edinme. Ki özel mülkiyetin başlangıcında da hayvanların mülk edinilmesi vardır. Öyle ki, Engels’in belirttiği gibi:

Çoban kabilelerin komşularına mübadele sırasında verdikleri başlıca kalem, hayvandı. Hayvan, diğer tüm malların değerini belirleyen ve her yerde başka mallarla mübadele edilen bir mal haline geldi - kısacası, hayvan para işlevini üstlendi ve daha bu aşamada para hizmeti gördü.

Yani meta-para-meta!

Daha sonraki tüm insan-hayvan ilişkisi tarihi bu mülkiyet esasına dayalı olarak yürüyecektir. Yani hayvanların tarih boyunca başlarına gelen her şeyin temelinde bu mal haline getirilişleri vardır. Evcilleştirilemeyen, özel mülkiyete alınamayan, yaban hayatta yaşayan hayvanlar, avlanmaktan kurtulabiliyorsa şayet soylarının tükenme pahasına bu mülkiyet ilişkisinin dışında kalabildiler, bir zamana kadar.[1]

 “Sokak hayvanları”nı ele alacağım için, yeryüzündeki tüm hayvanların bu süreçteki kimi yerlerde farklılık gösteren durumları bu yazının konusu dışında.

Kapitalizm geliştikçe metalaştırmaya dayalı sistem her yere sirayet etti. Meta değilse bir “değer”i de yoktu. Haliyle evcilleştirilmiş ama sokaklarda yaşamaya çalışan hayvanlar zamanla ortadan kaldırıldılar. Bu süreç ilk olarak kapitalizmin icat edildiği Batı’da yaşandı. Zamanla kapitalizm ile birlikte tüm dünyaya yayıldı.

Modernleşme denilen Batılılaşma süreci tüm dünyada eşzamanlı yaşanmadı tabii ki, ama neredeyse tüm ülkeler “muasır medeniyet” seviyesi hedefi üzerinde ilerledi.

Evcil hayvanlara sahip olmak İngiltere gibi ülkelerde ilk başlarda sınıfsal bir boyut da taşır. Örneğin belirli cinsi köpek sahibi olmak uzun bir süre üst sınıflara tanınmış bir ayrıcalıktı. Alt sınıflar bu mülk edinme şansına sahip değildi, istisnası, sakat hayvanlar için bu kural uygulanmıyordu.[2]

Ancak zamanla orta sınıfların büyümesiyle hayvan sahibi olanların sayısı artmaya başladı. Kedi ve köpek, etinden, sütünden faydalanılan hayvan sınıfından değildi, ama elbette onlar da bir işe koşuluydu. Kediler farelere karşı, köpekler de bekçilik (yine mülkiyeti koruma) ile görevlendirildiler.

Kentleşme gelişip yaban hayatın işgali büyüdükçe, bu istihdam imkânı da azaldı, geriye, yalnızlaşan insanların bir avunma aracı (sağlığa da iyi geldikleri, tansiyonu düzenledikleri vs. faydaları da icat edilerek) yaygınlaştırıldılar. Tabii çocuklar için oyuncak, eğlence aracı olarak da tüketilen bir moda haline geldiklerinin altını çizelim. Bu modanın nasıl yeniden yeniden üretildiğine ilişkin magazin medyasına bakılabilir, petleri ile poz veren sosyete fotoğraflarının yaygınlığı fark edilebilir.

İnsan nüfusu arttıkça, refah seviyesi yükseldikçe, kedi-köpek nüfusu da doğru orantılı arttı.

Batı’da hevesi alındıktan sonra çöp haline gelmiş “eşya”lar (kedi-köpekler) yok edilerek, ama gelişigüzel sokaklara atılmasının da önüne geçilerek sorun “çözüldü”. Bu sayede tüketilmiş, son kullanım tarihi geçmiş hayvanlar artık kayıtlı olarak yok ediliyordu. Bunun ne boyutlarda olduğu insanı dehşete düşürebilir.[3]

Evet, zamanla bu özel mülkün kullanımına dair sınırlamalar getirildi, ama özel mülkiyetin dokunulmazlığı yerli yerinde ve hayvanların da mal statüsü değişmedi. Eşyanı (köpeğini) atmak istiyorsan elbette atabilirsin, ama sokağın ortasına değil, “geri dönüşüm” yerlerine (barınaklara)!

Gelelim bizdeki duruma. 250 yıldır “Batı’ya doğru giden gemide Doğu’ya doğru koşarken”, bu sorunun da diğer “sorun”lar da olduğu gibi uzun bir tarihe yayılacağı şaşırtıcı değil.

Yüzyıllık yalnızlık

İttihatçılar modernleşme süreci ile birlikte, üstelik bu ülkedeki Batılıların şikâyetlerinin de katkısıyla sokak hayvanları “sorun”unu icat edip, bildikleri yoldan çözmeye kalkıştı.[4] 1910’da Hayırsızada’da on binlercesi trajik bir şekilde yok edildi. Geri kalanları ise sonraki Belediye Reisi Cemil Topuz’un övünerek söylediği gibi (30 bin) imha edildi. Türkiye bir “kapitalistleşme süreci” yaşamakla birlikte, henüz kediler, köpekler meta değeri taşımıyorlardı. Nitekim Hayırsızada’da öldürülen köpeklerin ölülerinin de bir “meta” olabileceği teklifini İstanbul Pasteur Enstitüsü Müdürü Fransız işletmeci yapmıştı.[5]

Bu katliamlar “sorun”u çözdü mü, hayır. Her dönem rutin sokak ortasında öldürmelerin dışında seferberlik ilanına da hep başvuruldu. Belediyeler para karşılığı çocuklara sokaklardan kedi, köpek bile toplattırdı. 12 Eylül’ün general belediye başkanı Tırtıl da binlerce köpeği yok ettirerek hatırlanacak başka bir icraati olmasa da bununla tarihe geçti. 1980’lerin neoliberal dalgası ile birlikte zuhur eden Bedrettin Dalan da kendi meşrebine uygun çözüm bulma cinliklerine kalkıştı. Uzakdoğululara et olarak ihracat dahi geldi akıllara.[6]

Her ne yapılırsa yapılsın, köpekler yine sokaklarda yerini alıyordu. Çünkü, başta belirttiğim özel mülkiyetin dokunulmazlığı, ticaretin her dönemki kuralsızlığı, kaynağın kontrolüne izin vermiyor, vana bir türlü kapatılamıyordu. Üstelik artık meta değeri de ortaya çıkmıştı. Üretim çiftlikleri çalışıyor, her semtte satış mağazaları açılıyordu. Evlerde bu hayvanlarla yaşama kültürü de olmayan toplumdan atık da o derece çok çıkıyordu.

Her sorun gibi gitgide büyüyen devasa bir sektörü de ve lobileri de oluştu. Mamacılar, kısırlaştırmacılar, ilaççılar vb.

Sorunun çözümüne dair, bu kontrolsüzlüğün sona erdirilmesine dair öneriler ise yok derecesinde idi.

Hayvansever ya da değil, “biz bize benzeriz”

Başta belirttiğim özel mülkiyet meselesi ne yazık ki, giderek genişleyen hayvansever kitlenin de hâlâ pek sorun etmediği bir tabu olarak ortada duruyor. Bu hayvanların üretilmeleri, tüketilmelerine dair cılız itirazlar çıkıyor. İnsan-pet ilişkisi “doğal”mışçasına sorgulanmadan sürüp gidiyor.

Kedilerden, köpeklerden hep bir sahiplik ekiyle söz edilmeye devam ediliyor, biraz daha imtiyazlanan kedi, köpekler, “kızım” veya “oğluş” haline gelip, aileye dahil olsa da iyelik eki yerli yerinde duruyor. Ama sokaklardakilerin sonu hiç değişmiyor ve değişmeyecek görünüyor. Hâlâ sorunu yeterince kısırlaştırma yapılmamasında görüyorlar.[7] İnsanların kedi-köpek edinme “özgürlükleri” tartışılmaz bir önkabul olarak var, bakamıyorlarsa istedikleri yere atabilme serbestiyeti de var.[8] Yüzbinlerce kısırlaştırma, öldürmeye rağmen bu kaynak üzerinde düşünmemek bu “doğal”laştırmanın neticesi.

Kedi-köpek kendi doğasında yaşayan hayvan türü değil, çünkü öyle bir “doğa” yok artık, tıkış tıkış kentlerde insanlarla birlikte apartmanlara hapsolmuş yaşamaya mahkûmlar. Ya da sokağa atılmak kaderleri. Kimi hayvanseverler protestolarda “hayvansız sokak istemiyoruz” pankartı açarken, o sokaklarda iki gün dahi yaşayamayacağını aklına getirmiyor ama bu canlıların yaşayabileceğinden emin. Sokaklarda ortalama ömürlerinin bir yıl olduğu da onları ilgilendirmiyor. Kimileri ise “geleneğimiz”den dem vurup, sokak hayvanları ile birlikte yaşam kültürü fantezileri geliştiriyor. Her yerin betonlaştığı, tamamen otomobil merkezli hale gelen sokaklar ve çöplerin içinde yiyecek arayan, taşlanan, tekmelenen kediler, köpekler![9]

İşte sıklıkla yaşanan ve yaşanmaya da daha ne kadar devam edeceği belli olmayan katliamların arkasında böyle bir trajedi var.

Son olaylarda Tayyip Erdoğan’ın, işaret fişeğini atıp, yeni katliamlara yol açmasını vurgulamak gerekiyor.[10] Sündüre sündüre kırpılarak on yılda çıkarılan “koruma” yasası “bol gelmiş” olsa gerek ki müdahale ihtiyacı hasıl oldu. Doğanın yağması bu iktidarın alamet-i farikası, üretim ve ticaretini engellemek teklif dahi edilemez. Bu “atık”ların tüyünden, yağından yararlanmayı hâlâ akıl edememiş olmaları asıl şaşırtıcı olan; belki şirketteki yoğunluktan olsa gerek. Erdoğan’ın “büyük, güvenli barınaklar" talebi, -her doğaçlama konuştuğunda zihniyet dünyasını daha yakından tanımamıza imkân tanıdığı üzere-, yeni bir yatırım imkânı olarak akla gelmiştir muhtemelen. TOKİ benzeri inşaat sermayesine yeni bir kaynak aktarma sahası. Zaten, İstanbul’da son dönemde, Kısırkaya vb. bu büyük barınak projeleri hayata geçiriliyordu. Üret-sat-barınaklara doldur. Ekonomi büyüsün, herkes kazansın.

Velhasıl, Kafka ile bitireyim, “Bütün soruların cevapları bir köpeğin bakışlarında gizlidir,” demişti; evet, yüzyıldır her yolla katledilen köpeklerin bakışlarında bu ülkenin aramadığı soruların cevapları duruyor aslında![11]


Bu yazı, Konya’daki, Mamak’taki vahşet görüntülerinin ardından yazıldı. Ama İstanbul’da açılan ilk barınağı gördüğümden beri, barınakların zaten köpeklerin her yolla imha merkezleri olduğuna inanırım. Bu olay da büyük bir infial yaratacaktır daha öncekilerde olduğu gibi, ama sonra “normal” hayatlara dönülecektir. Elbette Belediye bunu yapan işçileri açığa alacak, olayı kınayacaktır (gelmiş geçmiş binlerce belediye başkanından bir tane pişmanlık duyup sorumluluklarını itiraf eden çıkmaz mı?). Ha tabii ülke CEO’su da bütün koşuşturmalarından fırsat bulursa, dinî bir mesel ile duruma dahil olacaktır. Köpeklerin yüz yıllık trajedisi ise devam edecektir.


[1] İstisnaları var, Ortaçağ Avrupa’sında aristokratların özel mülkiyetinde olan bölgelerde yaşayan hayvanların avlanması da sadece efendilerin hakkıydı ve mülküydü, köylülere yasaktı. Günümüzde ise bu bölgeler, devletin mülkiyetinde, av ihaleleri açarak para karşılığında yaban hayattaki hayvanlar öldürtülmektedir.

[2] Leslie Irwine, Biz ve Onlar, çev. Serpil Çağlayan, İletişim, 2011.

[3] Nuray Tekin, “Devasa Bir Kedi köpek Mezarlığı Üzerinde Yaşıyoruz”, https://hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2017/12/04/devasa-bir-kedi-kopek-mezarligi-uzerinde-yasiyoruz/

[4] Batılı seyyahların Osmanlı’ya dair, ilk dikkatlerini çeken şeylerden biri hayvanların sokaklarda serbest yaşamalarıdır.

[5] Projesinde şöyle yazar: “Derisi, kılları, yağı, kasları genel olarak albüminli maddeleri, hatta bağırsaklarıyla bir sokak köpeğinin değeri 3 ila 4 franktır. Şehirde 60 bin ila 80 bin köpek bulunmaktadır; bu da 200-300 bin franklık bir değere tekabül eder. Köpekleri itlaf işinin ihaleyle bir vekile havale edilmesi, onun da şehrin dışındaki çeşitli noktalara deri, et ve yağın ekonomik olarak işleneceği yerler kurması kabil değil midir?” (Catherine Pinguet, İstanbul’un Köpekleri, çev. Saadet Özen, YKY, 2009).

[6] Dalan ile birlikte, dönemin ruhunu temsil eden, sokak köpeklerine karşı medyada ilk mücadele bayrağını açan, “devrim komiseri devrimci” Hıncal Uluç’u da hatırlatmak gerekir.

[7] İBB’nin eski yönetimi bir ara 150 bin kısırlaştırma ile övünüyordu, yeni yönetim de geçenlerde kısırlaştırma rekoltelerinden övgü ile söz etti. Bunlar hayvansever nezdinde karşılığını bulan propagandalar. Hayvanseverlerin ezici kitlesi, sorunun yeterince kısırlaştırma yapılmamasını olduğunu söylerken, bir canlının doğasına müdahalenin bu derece rahatlıkla ifadesi de hayret edilmesi gereken bir durum.

[8] 1980’lerdeki dalgayla birlikte genel olarak özel mülkiyetin kutsallığı öyle etkili oldu ki, sola da sirayet etti, hatta bunun ezel-ebed bir kategori olduğuna, “insan doğası”na bağlayan yorumlar bile yapıldıydı.

[9] “Hayvanseverler” de homojen bir topluluk değil, içinde her eğilim var. Ancak bu durumun değişmezliği çaresizliğine rağmen, yaşam ihlallerinde militanca hak savunuculuğu yapan, “Panter Emel”in izinden giden hayvanseverleri tenzih ederim.

[10] Ülkemizdeki bu tür faşizan girişimler, devletin işareti olmadan kendiliğinden ortaya çıkmıyor: https://hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2022/08/24/havrita-yoksa-sivil-fasist-bir-hareketimiz-mi-oldu/

[11] Yazıda türcülük, insanmerkezcilik gibi kavramları (kullanıla kullanıla içinin boşalma ihtimali var ne yazık ki) özellikle kullanmadım, ama yazının arka planında bu kavramlar var!