Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.
11 Ocak 2016’da Taksim’de bir otelde muhabir olarak takip ettiğim basın toplantısıyla duyurulan bildirinin beyanı buydu. On yıl sonra, suça ortak olmama halinin, şiddete son verilmesi talebinin nasıl ortaya çıktığını, bu sözü söylemenin karşılığında yaşananları anlatmak üzere tekrar yazmaya çalışıyorum. Barış Akademisyenleri’nden Alper Açık, Aslı Odman, Hakan Koçak, Hülya Dinçer, Latife Akyüz ve Nazım Dikbaş ile yaptığımız söyleşilerle on yılda yaşananlara tekrar bakıyoruz.
Suça ortak olmama hali sürerken, bunun karşılığında yaşanan ihlaller ve bu sözü söylemenin bedeli ödetilmeye devam ediliyor. Bunun yanında on yılın sonunda, söylenen sözün muhatabı tarafından değilse de suçun yöneldiği kişilerce duyulmasının, suça ortak olmama halinin kıymeti yerinde duruyor.
11 Ocak 2016’ya giden yol
Bildiri, 2016 yılının ilk günlerinde paylaşıldı. Geride kalan 2015, iki seçim arası süreçte değişen atmosfer, Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara’da yaşanan saldırılar, çözüm sürecinin sona ermesi, sokağa çıkma yasakları, operasyonlar ve Kürt illerinde vatandaşlara uygulanan şiddet, insan hakları ihlalleri, yaşam hakkı ihlalleri, çocukların da aralarında olduğu sivillerin öldürüldüğü görüntüler ve biterken de “Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun, diyoruz,” diyen Tahir Elçi’nin öldürüldüğü bir yıl olarak geçirilmişti.
Üniversitelerde de bu çatışmalı sürecin etkileri hissediliyordu. Öğrenciler kampüslerde disiplin soruşturmaları ve cezalara karşı açlık grevleri yaparken, tutuklu öğrenci sayısı giderek artıyor, polislerin kampüslerdeki varlığı ve özel güvenlik görevlilerinin şiddeti kendini gösteriyordu.
11 Ocak 2016’da 89 üniversiteden 1.128 imza ile bir metin paylaşıldı. Taksim’deki basın toplantısında akademisyenlerin bir arada paylaştığı bildirinin ertesi güne devam edecek bir haber olduğunu düşünmemiştim. Bildiriye imza veren akademisyenler de farklı motivasyonlarla katılmışlardı. Oldukça heterojen bir topluluktu, farklı akademik geçmişler, farklı kişisel ya da siyasal birikimlerden geliyorlardı. Kimi imza metinlerinin çok karşılığı olmadığını düşünüyor, kimi bildiriyi yaşananlar karşısında bir söz söylemenin fırsatı olarak görüyordu.
Hülya Dinçer bildiriyi “İçinde bulunduğumuz koşullardaki tarif edilemez ve aklın almadığı düzeydeki şiddete karşı bir çığlık haliydi,” diye tanımlıyor. Tahir Elçi’nin öldürülmesinin kendisi için bir kırılma noktası olduğunu ve akademideki işleyişe yabancılaştığını anlatan Latife Akyüz “Ona yakın zamanlarda da bildiri önüme düştü, imza attım,” diye anlatıyor.
Bildiriye imza vermenin karşılığında yaşanabileceklere dair hisler de değişken. “Uzunca düşünmedim, o sırada 2 buçuk yaşında olan kızımı düşündüm, orada da çocuklar vardı,” diyen Hakan Koçak, bununla birlikte eşine “imzalıyorum ama muhtemelen başımıza ciddi sorunlar çıkaracak,” dediğini hatırlıyor. Taksim’de bildirinin Türkçesini okuyan Alper Açık, bildirinin sonuçları olabileceğini düşünse de bildiriyi okuduktan sonra herkesin hayatına devam ettiğini söylüyor.
Türkiye’deki benzer çağrıların karşılığının nasıl sonuçlandığı ve bu çağrının da geri dönüşleri olabileceği düşünülse de on yıl sonrasında hâlâ devam eden ihlallere yol açan bir şiddet sarmalını kimse beklemiyordu.
Barışta ısrarın bedeli
Atmosfer hızla, 12 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri ile değişti. Erdoğan “Ey aydın müsveddeleri” diye seslenirken Yükseköğretim Kurulu (YÖK) “Bu bildiri ile ilgili olarak hukuk çerçevesinde gereği yapılacaktır” açıklaması yaptı. Artık Erdoğan’ın da, YÖK’ün de gündemi bildiriye imza veren akademisyenlerdi, öyle ki Erdoğan aynı gün yaşanan Sultanahmet Meydanı’ndaki patlamadan daha çok akademisyenler hakkında konuştu. Akademisyenleri hedef gösteren açıklamaları mafya liderleri “Akan kanlarınızla duş alacağız,” diyerek devam ettirecekti.
O sırada Düzce Üniversitesi’ndeki odasında final sorularını okuyan Latife Akyüz önce sosyal medyada “Düzce’den imzacı akademisyen var” şeklinde paylaşımları, ardından yerel haber sitelerinde hedef gösterilmesi ile hızlıca değişen atmosferi “düğmeye basılmış gibi” diye anlatıyor. Latife Akyüz okuldan uzaklaştırılıp ayrıldığı Düzce’ye hakkında çıkarılan yakalama kararı üzerine geri dönerken Kocaeli, Erzurum, Bolu ve Bursa’da akademisyenler evlerinden gözaltına alınıyordu. Tutuklamaya sevk edilen Akyüz gibi diğer akademisyenler de bu aşamada serbest bırakılırken Akyüz bu durumu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dosyayı devralmasıyla yerel mahkemelerin yetkisiz konuma düşmesine bağlıyor.
Tüm baskılara rağmen bildiriye imza verenlerin sayısı Ocak sonunda 2.212’ye ulaşmış, “Barış İçin” çağrısı aralarında sinemacılar, gazeteciler, taraftar grupları, psikologlar, edebiyatçılar, LGBTİ+’ların da olduğu birçok kesimin açıklamalarıyla yaygınlaşmıştı. Alper Açık, çağrının yaygınlaşmasını “Bir anlamda ürkmüş ama bir yandan da çok öfkeli, akademisyenleri çok aşan bir toplum kesimi mevcuttu ve belki de Barış Akademisyenleri’nin bildirisi ile başkalarının da bu konuda itirazlarını, belki öfkelerini, belki üzüntülerini dile getirmeleri için bir yol açılmış, bir imkân sunulmuş oldu,” diye yorumluyor.
Bildirinin ardından üniversite yönetimlerinden hızla gelen kınama açıklamaları, karşı bildiriler, uzaklaştırma ve soruşturma kararlarıyla yeni bir dönem başlamış oldu. Hülya Dinçer “Birdenbire bir düğmeye basılmış gibi, bireysel değil, örgütlü ve çok yönlü bir saldırı olacağını ve tüm resmî mercilerin seferber edileceği bir baskı ve tasfiye furyasıyla karşı karşıya kalacağımızı anlamıştık,” diyor.
Buna karşı dayanışma da aynı hızla oluştu. Aslı Odman “Esasında bizi devlet bu baskıyla beraber bir amalgam haline getirdi. O birleştirdi, bizi baskıyla örgütledi,” derken sonuçta sözü eyleme çevirenin de bu baskı olduğunu anlatıyor: “Devletin, savcının bizi koyduğu yer bir sözden bir eylem yarattı.”
Barış İçin Akademisyenler İstanbul Grubu Mart 2016’da Eğitim-Sen’de düzenledikleri basın toplantısında yaşanan baskıları “muhalif görüşleri üniversitelerden tasfiye etme projesinin bir parçası” olarak tanımlarken “Biz bu tasfiye projesine karşı dayanışma içinde hukuki mücadelemizi sürdürmekte, akademik üretim alanımızı korumakta, ayrıca barış talebimizi yüksek sesle dile getirmeye devam etmekte ısrarcıyız,” diyordu. Bu açıklamanın ardından Barış Akademisyenleri’ne yönelik ilk tutuklamalar yaşandı. Açıklamayı okuyan Esra Mungan, Kıvanç Ersoy, Muzaffer Kaya ve Meral Camcı tutuklandı. Bildirinin mahkeme salonlarına ilk kez taşındığı bu süreç, Nisan 2016’da yaşanan tahliyelerden bir buçuk yıl sonra yoğun şekilde devam edecekti.
1 Eylül’de gelen KHK
Üniversitelerin imzacı akademisyenler hakkında soruşturmalar açtığı, haklarında uzaklaştırma kararları verdiği, vakıf üniversitelerindeki akademisyenlerin sözleşmelerinin yenilenmediği, haklarında soruşturma açılanların yurtdışına çıkış yasakları nedeniyle kabul edildikleri programlara devam edemedikleri süreç Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile yeni bir döneme girdi.
1 Eylül 2016’da, imzacı akademisyenlerin bir kısmı Karaburun’da kongredeydi ya da gitmek üzereydi. Hakan Koçak da Karaburun’a gitmek üzereyken arkadaşından gelen telefonla kendisiyle birlikte 41 Barış Akademisyeni’nin ihraç edildiği Kanun Hükmünde Kararname’den (KHK) haberdar oldu. Bir hafta sonra Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen on dokuz akademisyen kampüsteki odalarını “Geri döneceğiz,” diyerek boşalttı. “Geri döneceğiz” çağrılarıyla, öğrencilerin alkışlarıyla kampüslerin dışına çıkarılan akademisyenlerle akademinin mekânı da değişti. Kocaeli Üniversitesi Dayanışma Akademisi (KODA) gibi birçok dayanışma akademisi örnekleri farklı şehirlerde kendini gösterdi.
Yaklaşık iki yıl, genelde cuma akşamları açıklanan KHK listelerinde isimleri aramak, listeleri oluşturmak, ihraç edilenlerle temasa geçmek yeni dönemin olağanlaştırdığı hallerden olacaktı.
Hülya Dinçer, KHK listesinde ismini gördüğü anı “Belirsizliğin sona ermesiyle bir tür rahatlama hissetmiştim ben, bir yandan rahatlama, bir yandan da ‘Bundan sonra ne olacak?’ sorusu,” diyerek hatırlıyor. “Şimdi ne olacak?” sorusu yeni süreçle yeni yanıtlar da getirdi. Latife Akyüz yurtdışına çıkış yasağının kalkma başvurularının karşılıksız kalmasının yanında KHK ile de kamu görevinden ihraç edilmesi sonucu Türkiye’den çıktı. Halihazırda yurtdışında bulunan imzacı akademisyenler için geri dönüş belirsizliğe dönüştü. Bu belirsizlik sürerken akademinin mekânı bir kez daha değişecekti.
“Çağlayan akademisi”
Ekim 2017’de Barış Akademisyenleri hakkında iddianame hazırlandı ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun (TMK) “örgüt propagandası” fiilini düzenleyen 7/2 maddesinden dava açıldı. 5 Aralık 2017’de İstanbul Adliyesi’nde, namıdiğer Çağlayan’da başlayan duruşmalar akademinin yeni mekânını da belirlemişti. Öyle ki artık “Çağlayan akademisi”nden bahsedilir oldu.
İlk aşamada 100’ü aşkın akademisyen hakkında açılan davalar gün geçtikçe arttı. Bildiri ortak, bildiriyi “suça konu” olarak tanımlayan iddianameler ortak iken, her bir akademisyenin ayrı ayrı birden fazla mahkemede yargılandığı bir süreç başladı. Suçlamalar, mütalaalar öylesine aynıydı ki duruşmaları takip ettiğim cep telefonum “suça” kelimesini yazdığımda “konu” ve “bildiri” kelimelerini kendi önerir olmuştu. Buna rağmen dosyalar birleştirilmeden yargılamalar yapılmaya devam etti.
Sürecin böyle kurgulanmasının akademisyenleri yalnızlaştırma, kitleler halinde yargılamaların olduğu görüntüler vermeme amacı güttüğü düşünülebilir. Ancak sonuçta Çağlayan’daki duruşmalarda hiçbir akademisyen yalnız değildi. Bunu sağlayan da dayanışma ve emek oldu. Aslı Odman “Bir akademiye dönüşmesiyle, kendi rutiniyle, çayıyla, kahvesiyle, duruşmasıyla, koridorlarıyla Çağlayan’ı bizim yaptık,” derken Çağlayan deneyiminin toplumsal bir pratik olduğunu ve adım adım kurulduğunu söylüyor: “Kimse birbirine buyurmuyordu, herkes birbirinin işini kolaylaştırma çabasındaydı. Amaç çok ortak, mekân çok ortaktı. Herkes birbirini korumaya ve bir yükü birbirinin üzerinden almaya çalışıyordu.”
Yargılamalarla birlikte yeni bir dayanışma, bir araya geliş pratiğinin doğduğu gibi akademisyenler içinde ve akademisyenler ile adliye personeli, basın mensupları gibi farklı gruplar arasında yeni tanışıklıklar da sağlandı. Çağlayan günlerini “Barış Akademisyenleri’nin ortak mücadelesinin istisnai derecede başarılı ve özellikle ağır ceza mahkemelerinde yürütülen davalar süresince son derece etkili bir dayanışma olduğunu düşünüyorum,” diye aktaran Nazım Dikbaş o büyük, grift, gri binaya karşı gelişen aşinalığı ise beklemediğini anlatıyor: “Adliyeye girip çıkmışlığımız vardı ama hangi ağır cezanın hangi katta olduğunu ezbere bilecek, ağır ceza heyetlerinin isimlerini bilecek, bazı güvenlik görevlileriyle sohbetimiz olacak kadar Çağlayan adliyesine aşina değildik. Bir yerden sonra bu oldu. Şimdi hâlâ adliyeye gittiğimde beni tanıyan güvenlik görevleri var.”
Akademisyenlerin mahkemelerde sundukları beyanları da durdurulması için çağrı yaptıkları şiddete tanıklık ve barış için sözünü söyleme noktasında öne çıktı. Hülya Dinçer, beyanların yayımlanmasıyla devletin ve yargının kurmaya çalıştığı hakikate ve şiddete karşı kamusal tanıklık belgelerine dönüştüğü notunu düşüyor. Bu tanıklıkların yargılamanın seyrini değiştirdiğini ve barış sözünü itibarsızlaştırma çabasını boşa düşürdüğünü düşünüyor. Yargılama sürecini ise şöyle anlatıyor:
Bu sürecin her aşaması boyun eğdirme ve ibretlik yaratma amacıyla örgütlenmişti. O dönemde her tür barış çağrısını gayri meşrulaştırma ve kriminalize etme çabası hâkimdi. Barış Akademisyenleri de savundukları barış sözü ters yüz edilerek, tam aksine şiddeti teşvik etmekle suçlandılar, şiddetle lekelenmeye çalışıldılar. Barış talebine karşı çok örgütlü bir düşmanlıktı bu. Türkiye'deki yargılamaların büyük çoğunluğuna yön veren bir şey bu ama akademisyenlerin yargılanması bunu kitlesel bir dosyada çıplak bir biçimde görebildiğimiz bir örnekti.
Barış Akademisyenleri'nin verilerine göre çoğunluğu İstanbul olmak üzere birden çok şehirdeki 57 mahkemede 822 imzacı akademisyen yargılandı. Yargılama sürecinin sonunda farklı mahkemeler farklı düzeylerde cezalar verdi; cezaların uygulanmasında da birlik sağlanmadı. Süreç sonunda Füsun Üstel iki buçuk ay tutuklu kaldı. Üstel’in tahliye edilmesinin ardından Anayasa Mahkemesi (AYM) Temmuz 2019 tarihinde Üstel’in de aralarında olduğu dokuz akademisyenin başvurusunu karara bağlayarak ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğini söyledi.
AYM kararının ardından mahkemeler, çok da isteyerek olmasa da, beraat kararları vermeye başladı. Suçlamaların, hedef göstermelerin, tehditlerin kamusal olarak, devletin en üst düzeyindeki kişilerin ağzından yapıldığı iklimin aksine beraat kararlarının birçoğu duruşma yapılmaksızın verildi, akademisyenler bu kararları çoğu zaman telefonlarına gelen mesajlarla öğrendi. Suçlamada ve cezalandırmadaki cüret, heves ve alenilik beraat kararlarında kendini göstermedi. Suçlama ve cezalandırmadaki cüret ve hevesin karşılığını alanların isimlerini tüm ülkenin öğrenmesi için henüz biraz daha zaman vardı.
Geriye kalan: Hukuk
Beraat kararlarının ardından işe iadelerin geleceği beklense de on yılın sonunda bunun gerçek olmadığını başta söylemek gerekiyor. “Atılı suç” “olmayan suç”a dönüşse de “ortak olmama”nın bedeli ödetilmeye devam ediyor.
KHK ihraçlarına karşı OHAL komisyonlarına başvurularla başlayan itiraz süreçleri idare mahkemelerine, ardından bölge idare mahkemelerine, oradan Danıştay’a, ardından Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na ve son olarak AYM’ye uzanan süresi ve sonucu belirsiz hukuki bir mücadele şeklinde devam ediyor.
İlk derece mahkemesinin iade talebini reddettiği Hakan Koçak, iade kararı kesinleşen dört akademisyen olduğunu, kendisinin istinaftaki dosyasında üç yıldır hiçbir gelişme yaşanmadığını anlatıyor. Beraat kararlarının ardından başlayan süreçte Barış Akademisyenleri’nin göreve iade edildiği hissinin yarattığı kırılmaya dikkat çeken Koçak, Barış Akademisyenleri’nin KHK ile ihraç edildiğini ve dönüşlerinin de hukuki süreçlerle değil, yasal bir düzenlemeyle sağlanması gerektiğini düşünüyor.
İdare mahkemesi tarafından verilen iade kararına karşın üniversitenin iadesini gerçekleştirmediği, yeni davalar sonucu iade gerçekleştiğinde de Danıştay’ın ayrıca iltisak incelemesi yaparak kararı kesinleştirmediği sürecin sonunda kamu görevinden istifa eden Hülya Dinçer “Son beş yılda ihraç akademisyenlerin idare mahkemeleri önündeki dosyalarında, hiçbir rasyonel ve hukuki temeli olmadan, ihraca sebep gösterilen imza dışında kişinin ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında korunan geçmiş eylemlerinin yeni iltisak ve ihraç sebebine dönüştüğü ayrıştırıcı bir süreç işliyor,” diyor.
Bir başka Barış Akademisyeni Tayfun Kahraman’ın AYM kararına rağmen tahliyesinin gerçekleştirilmediği zamanımızda, Barış Akademisyenleri hakkındaki AYM kararının bugün çıktığında uygulanıp uygulanmayacağı sorusu da yerinde duruyor.
Geriye kalan: Akademi
Türkiye’de özgür, özerk akademi belki de hiçbir zaman mümkün olmadı. Barış Akademisyenleri’nin üniversite rektörleri, senatoları tarafından hedef gösterilmesi de bu yapının bir sonucu olarak okunabilir. Üniversite yönetimlerinin bildiri karşıtı tutumları siyasi kariyer planlarından “istenmeyenleri” ihraç etmeye fırsat bulmaya, sermayeyle ilişkiye dek çeşitli katmanlarda gerekçelendirilebilir. Bunun yanında, her şeye rağmen imzacı akademisyenlere yönelik yaptırım uygulamayan üniversite yönetimlerinin de olması bunun mümkün olabildiğini gösteriyor.
Hakan Koçak, üniversite senatosunun Barış Akademisyenleri aleyhine açıklamasının çok ağır olduğunu söylerken kamu görevinden çıkarılmaları yönünde görüş veren kurullarda yan odadaki meslektaşlarının yer almasını “Bu süreçteki en acı verici olaydı,” diye anlatıyor: “Yemeğe birlikte gidiyoruz, gündelik muhabbetler yapıyoruz, derslerle ilgili konuşuyoruz, sonra bir bakıyorsunuz hemen yan kapınızdaki kişi sizinle ilgili böyle bir şeye imza atıyor.”
Barış bildirisinin ardından imzacı akademisyenlere yönelik yaptırımlar, imzacı olmayan akademisyenlerin de olduğu binlerce insanın KHK ile ihracının ardından geriye kalan akademiye dair ise Alper Açık “Kamu yararına sermaye güçlerini eleştiren, devletin güvenliği adına yapılanları eleştiren bir üniversite geleneğinin korkunç bir erozyona uğradığını söylemek lazım,” diyor.
Geriye kalan: Barış
Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz. Müzakere görüşmelerinde toplumun geniş kesimlerinden bağımsız gözlemcilerin bulunmasını talep ediyor ve bu gözlemciler arasında gönüllü olarak yer almak istediğimizi beyan ediyoruz. Siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik tüm yaptırımlarına karşı çıkıyoruz.
Bildirinin onuncu yılında barış ve çözüm ifadelerinin tekrar gündemde olduğu bir dönemdeyiz. On yıl önce yukarıdaki cümlelerle talep edilen müzakere ve kalıcı barış yollarının kurulması için atılan adımların samimiyetini ve barışın gerçekleşme ihtimalini konuşurken Barış Akademisyenleri’nden kamusal bir özür dilenmediğini, haklarının tazmin edilmediğini, işlerine geri dönüşlerinin hukuki süreçlerle sürüncemede bırakıldığını vurgulamak gerekiyor.
Bununla birlikte bildiride de yer verilen, gerçekleşen hak ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılması; yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesi; bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesi gibi talepler de karşılık bulmuş değil.
On yıl sonra: Nereden devam ediyoruz?
On yıllık süreci bir yazıda her boyutuyla özetleyebilmek mümkün değil. Bildiriye imza veren herkesin tecrübeleri bambaşka, on yıla yayılan süreci herkes biricik şekilde deneyimledi. Elbette yalnız hissedenler, kırgınlar, yorgunlar ve birlikte olmaktan güç bulanlar oldu, elbette daha konuşacak çok şey var.
“Suç” farklı şekillerde kendini gösterse de suça ortak olmama iradesi de yerinde duruyor. On yılın sonunda Barış Akademisyeni Aslı Aydemir başka bir suça, nefrete karşı durduğu için tutuklu. Suçun şekli değişse de suça ortak olmayanlara uygulanan baskı mekanizmaları sabit.
On yıl boyunca güvenip sözünü benimle paylaşan tüm Barış Akademisyenleri’ne teşekkür ederim. Bunca zamanda konuştuğum hiçbir akademisyen “Keşke imzalamasaydım,” demedi, ki deseler bu da anlaşılırdı. En çok duyduğum, “Yapabileceğimizin çok azını yaptık,” ve “keşke bir etkimiz olabilseydi,” oldu. Bunu, her şeye rağmen “İyi ki o sözü söylemişiz,” ve “iyi ki sonrasında bir arada olmayı deneyimlemişiz,” cümleleri tamamladı çoğu zaman.
Latife Akyüz’ün deneyimi bu “iyi ki” halinin iyi bir özeti:
Bildirinin ardından gittiğimiz Cizre’de iki çocuğunu kaybeden bir kadın, imzacı olduğumuzu öğrendiğinde kalkıp “Siz kusura bakmayın bizim yüzümüzden işinizi kaybettiniz,” diyerek bana sarıldı. Yerin altına gir, yok ol gibi bir hissiyattı bana gelen. Ben dedim ki “Siz kusura bakmayın, çok geç kaldık her şeye. Zaten bir şey de yapmadık.” “Olur mu? Ses oldunuz siz,” dedi. Demek ki bir karşılığı olmuş. Benim için şu an tek kriter bu. Hayatım boyunca onur ve gurur duyacağım bir şey olacak bu. Çünkü bir karşılığı oldu. İnsanların kendilerini yalnız hissetmemelerine, “yalnız değiliz” demelerine neden oldu.
On yıla yayılan baskı mekanizmaları, bireysel yürüyen hukuki, idari süreçler, belirsizlik, yıllara yayılan kararlar, yalnızlaştırma üzerine kurulu sistemin sonucu. Bu sistemin oldukça başarılı olduğunu teslim etmek lazım. Buna karşı verilecek en büyük yanıt hiçbir şeyi değiştirmese de sesini duyduğunu yanındakine hissettirmek sanırım. Umarım her söz karşılığını bulur. Yalnız değiliz ve buradan devam edebiliriz.
Fotoğraf: Hilmi Hacaloğlu





