Barış için Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisinin yayımlanmasının üzerinden on yıl geçti. Bu on yılda, bildiri vesilesiyle ortak bir derdi, sözü paylaşan bizler, bir araya geldik, tanıştık, dostluklar kurduk, ancak bu uzun süreçte ne yazık ki birçok arkadaşımızı da kaybettik. Söze, bildirinin ortaya çıkmasına neden olan çatışma sürecinde yaşamını yitirenleri ve başta Mehmet Fatih Traş olmak üzere, son on yılda aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı anarak başlamak istiyoruz.
Bildiriyi destekleyen bizler açısından bu on yıl yoğun baskıların, hak kayıplarının ve yargısal süreçlere ilişkin belirsizliklerin damga vurduğu uzun ve zorlu bir dönem oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu süreçteki deneyimimiz, kuşkusuz Türkiye’de toplumsal ve siyasal alanın geçirdiği dönüşümle doğrudan bağlantılı. Yargının giderek daha da siyasallaştığı, anayasal hakların süresiz olarak askıya alındığı bu otoriterleşme döneminde, Barış için Akademisyenler (BAK) davalarının seyri, bu sürecin somut tezahürlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
“Bu Suça Ortak Olmayacağız" başlıklı bildiri, akademiden yükselen ve barış talebini dile getiren, ifade özgürlüğü kapsamında gerçekleştirilen bir siyasal eleştiri metniydi. Bu itiraz, barış mücadelesinin uzun soluklu tarihinin yalnızca küçük bir parçası olarak görülebilirse de, siyasi iktidar üzerinde sarsıcı bir etki yarattı. Bildirinin yayımlanmasının ardından akademisyenlere yönelik suçlulaştırma ve cezalandırma süreci başladı; soruşturmalar, ceza davaları, gözaltılar, tutuklamalar, kamuoyunda hedef göstermeler, işten çıkarmalar, sürgünler ve özellikle OHAL KHK’leri yoluyla kamu görevinden ihraçlar bu sürecin başlıca araçları oldu. Her ne kadar kamuoyunda BAK davalarının 2017–2020 yılları arasında yürütülen ceza davalarının beraatla sonuçlanmasıyla kapandığı düşünülse de, OHAL döneminde çıkarılan KHK’ler ve bu KHK’lere dayalı istisnai yetkiler aracılığıyla ihraç edilen akademisyenler bakımından yargı süreçleri ve fiilî cezalandırmalar hâlâ sürüyor.
OHAL KHK’leri yoluyla yürütülen tasfiye politikaları, yalnızca akademisyenlerin meslekî ve kişisel yaşamlarını bireysel olarak etkilemekle sınırlı kalmadı; üniversitelerin kurumsal yapısında ve işleyişinde de derin dönüşümlere yol açtı. Bu süreç, akademik özgürlüğün aşınmasına, eleştirel düşüncenin bastırılmasına, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ve üniversitelerin sistematik biçimde sessizleştirilmesine neden oldu. Birkaç direniş alanı[1] istisna tutulduğunda, bu dönemin, üniversitelerin akademik özgürlük mücadelesine dair kurumsal hafızasını zedeleyen bir eşik olduğu söylenebilir.
Peki, OHAL KHK’leriyle kamu görevinden ihraç edilen imzacı akademisyenlerin yürüttükleri hukuksal mücadelede idari yargının tutumu Türkiye’de hukuki rejimde meydana gelen dönüşüme dair bize ne anlatır? Bu yazıda, söz konusu hukuki serüveni -hukuki ilke ve kuralların nasıl işlemez hâle getirildiğini, tahrip edildiğini- uzun, karmaşık ve parçalı bir süreci aktarmak istiyoruz.
Çoğu zaman yargılama süreçlerini ve bu davalarda mahkemece verilen kararları, rasyonel, öngörülebilir ve tutarlı olduğu varsayılan bir hukuki işleyiş çerçevesinde yorumlamaya çalışsak da bunu başaramıyoruz. Çünkü kararlardan hareketle anlamlı ve tutarlı bir mantıksal çerçeve kurabilmek mümkün değil. Hukukun bu ve benzeri davalar dolayımıyla nasıl bir politik baskı aygıtına dönüştürüldüğüne, hukuk uygulamasının da belirsizliğe, keyfiliğe nasıl teslim edildiğine ve süreklileşen bir cezalandırma rejimine dönüştüğüne tanık oluyoruz. Bu durum Barış Akademisyenleri’nin dava süreçlerine özgü olmanın ötesinde Türkiye’de yargı pratiğinin hukuku nasıl keyfî bir yönetim tekniği olarak kullandığını açıkça gösteriyor.
OHAL’i̇n olağanlaşması, belirsizlik siyaseti ve akademide tasfiye
BAK bildirisi, yayımlandığı günden bu yana yargısal ve idari süreçlerde defalarca suçlama ve cezalandırma konusu oldu. Tek bir metin karşısında, üniversitelerin tutumları ve rektörlerin siyasi tercihleri doğrultusunda son derece farklı yaptırımlar gündeme geldi. 2016 yılında farklı üniversitelerde 112 imzacı akademisyen hakkında yürütülen disiplin soruşturmaları[2], üniversite öğretim mesleğinden veya kamu görevinden çıkarma cezası teklifleriyle üniversiteler tarafından YÖK’e iletildi. Dosyaların akıbeti belirsiz iken, tam bu tarihlerde gerçekleşen darbe girişimi nedeniyle ilan edilen Olağanüstü Hal, amaçlanan tasfiyenin geniş çapta ve gayri hukuki biçimde yürütülmesinin yolunu açtı. OHAL KHK’leri aracılığıyla, olağan yasama süreçlerinde mümkün olmayan veya yargı kararlarıyla engellenmiş birçok düzenleme[3] istisnai yetkiler kullanılarak yürürlüğe konuldu. Darbe girişimi gerekçesiyle ilan edilen OHAL vesilesiyle çıkarılan OHAL KHK’leri Barış için Akademisyenler’in akademiden tasfiye edilmesinin işlevsel aracına dönüştürüldü.
60 üniversite (buna ek olarak 4 farklı bakanlık), Barış için Akademisyenler bildirisini imzalayanları süresiz olarak kamu görevinden çıkardı, sürgün etti, meslekî, akademik ve yurttaşlık haklarını gasp etti. 1 Eylül 2016’da başlayan ihraçlar, OHAL sona erene dek çıkarılan 10 KHK ile Temmuz 2018’e kadar sürdü. KHK’lerle kamu görevinden ihraç edilen 406 barış akademisyeninin pasaportları iptal edildi, sosyal güvenlik hakları askıya alındı ve kişisel hak ve özgürlükleri ağır biçimde zedelendi. Bununla da yetinilmedi, imzacı akademisyenler aile bireylerine, bir başka ifadeyle eş ve çocuklarına uzanan çeşitli hak ihlallerine maruz bırakıldılar. Bütün bu süreç boyunca ihraç işlemleri kuralsız biçimde yürütüldü, ihraç edilenlere gerekçeler bildirilmedi ve çoğu durumda herhangi bir idari soruşturma dahi yapılmadı. Bu nedenle, ihraç sonrasında bu işlemlere karşı açtığımız davalarda işlemin nedenini hukuken bilemediğimiz için tahmin ettiğimiz sebebe istinaden bildiriyi neden imzaladığımızı ve bunun neden cezalandırılamayacağını açıklayarak OHAL KHK’lerinin iptalini talep ettik. Bu durum en temelde savunma hakkının gasp edilmesine yol açması nedeniyle maruz kaldığımız hak ihlalleri zincirinin ilk halkalarından biriydi.
Öngörülebilirliğin tahribatı
Keyfilik ve yargı bağışıklığı, OHAL KHK’leri ile ihraç işlemlerinin en belirgin özelliği oldu.[4] Türkiye’deki üniversitelerde çalışan 1223 imzacıdan bazıları için üniversiteler, olması gerektiği gibi, KHK listelerine isim bildirmedi. Başından itibaren eşitsiz biçimde ilerleyen bu cezalandırma süreci, bir kısım akademisyenin ihraç edilmesiyle daha da eşitsiz bir hal aldı. İhraç edilenler açısından bugün hâlâ dava takip etmek, işsizlik, geleceksizlik, marjinalleştirme ve belirsizlikle baş etme zorunluluğu devam ediyor. Bu davalar nezdinde yürütülen hukuki mücadele yalnızca barış talebine değil, aynı zamanda emek mücadelesi ve kamu yararına da dokunuyor.
Türkiye’de OHAL dönemlerinin akademide tasfiye ile birlikte anılması yeni değil. Ancak 2016 sonrası süreç, önceki dönemlerden niteliksel olarak ayrılıyor. AKP–MHP iktidar bloğu, darbelerin akademide yarattığı baskıcı ortamı sürdürdü ve önceki OHAL dönemlerini dahi aşan, çok daha kapsamlı ve denetimsiz bir tasfiye rejimi inşa etti. Bu sürecin ayırt edici yönlerinden biri, hak arama yollarının ve adalete erişim hakkının sistematik biçimde sınırlandırılması oldu. Bunun kritik eşiklerinden biri, Anayasa Mahkemesi’nin OHAL KHK’lerini yargısal denetime tabi tutmayacağını ilan etmesiydi.[5] 2016’da AYM’nin, OHAL KHK’leri bakımından içtihadını değiştirerek bu düzenlemeleri esas yönünden denetlemekten kaçınması etkili yargı yollarını kapattı, hukuki korunma mekanizmalarını işlevsizleştirdi. İlk altı KHK ile ihraç edilen akademisyenler yine de idare mahkemelerine başvurarak dava açtı; ancak bu davalar hızla reddedildi. Ocak 2017’de çıkarılan bir OHAL KHK’si ile kurulan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, ihraç edilenlerin mahkemeler yerine bu idari yapıya başvurmasını zorunlu kıldı. Bir OHAL KHK’siyle kurulan geçici bir idari yapıya, yine OHAL KHK’leriyle tesis edilen işlemleri denetleme yetkisi verilmesi, daha açık bir anlatımla, AYM’nin denetlemekle yükümlü olduğu yasa niteliğindeki KHK’lerin denetiminin bir idareye devredilmesi süreci ciddi bir hukuki çıkmaza sürükledi. Nitekim AYM’nin OHAL KHK’lerini denetlemeyi reddetmesi, bugün gelinen noktada kanun hükümlerinin idari yargı tarafından denetlenmesi gibi hukuk düzeninde ciddi bir anomaliye sebep oldu. Bu durum bir tartışmadan öte, hukuk devletinin temelini oluşturan kuvvetler ayrılığının, yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkiyi düzenleyen normların alt üst edilmesi anlamına geliyor.
KESK üyesi kamu görevlilerinin ve özelde BAK akademisyenlerinin OHAL KHK’leriyle ihracıyla ilgili iki temel hukuki sorun var: nedensellik ve zamansallık. OHAL’in ilan edilme gerekçesi olan darbe girişimi ile Barış için Akademisyenler Bildirisi arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmuyor. Barış talebi ile OHAL arasında kurulan bu ilişki, başlı başına hukuka aykırı. Nitekim AİHM ve Venedik Komisyonu’nun benimsediği ilkelere göre kamudan çıkarma tedbiri, ancak kamu gücünü kötüye kullanan veya ağır hak ihlallerine yol açan kişiler için uygulanabiliyor. Bu bağlamda, barış akademisyenleri, bu tedbirin öngördüğü şartların açıkça dışında kalıyor. Bununla birlikte, OHAL’in sona ermesinin üzerinden yedi buçuk yıl geçmesine rağmen bu uygulamaların hâlâ sürmesi, istisna rejiminin fiilen kalıcı hale getirildiğini gösteriyor. Hukuken 2018’de sona eren OHAL, pratikte etkisini sürdürüyor. OHAL yetkilerinin süre bakımından sınırlı olması gerekirken, bu dönemde alınan kararların süresiz sonuçlar doğurması, bu rejimi istisnai ve geçici olmaktan çıkarıyor.
Barış akademisyenlerini kamu görevinden çıkartan ihraç işlemleri, ne ceza davalarına ne de disiplin soruşturmalarına dayanıyordu. OHAL KHK’leriyle ihraç edildiğimizde birçoğumuz hakkında BAK bildirisiyle ilgili bir ceza davası yoktu. Hatta bir kısmımız hakkında herhangi bir idari soruşturma dahi yürütülmemişti. 2017 sonbaharından itibaren bildiriyle ilgili ceza davaları açılmaya başlandı. Bu davalarda kimi mahkemelerde “terör örgütü propagandası”, kimilerinde ise buna ek olarak “devlete ve kurumlarına hakaret suçlaması”, ve “örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek” suçlamaları isnat edilerek yargılamalar yürütüldü. Duruşmalarda akademisyenler gerek meslekî birikimleri gerekse kişisel politik değerlendirmeleriyle bildiri metnini çok yönlü olarak kamusal alanda tartışarak bu davalar yoluyla kurulan şiddete direniş gösterdi.[6] Ceza davalarında verilen mahkûmiyet kararları -ki bunlar da farklılaşmıştı- üzerine yapılan bireysel başvurular sonucunda AYM, 2019 yılında verdiği bir kararla (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri başvurusu)[7] “Bu Suça Ortak Olmayacağız” Bildirisi’nin cezalandırılmasının ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetti. Bu karar, bildiriyi imzaladığı için yargılanan 822 akademisyen hakkında devam eden ceza davalarının beraatla sonuçlanmasını sağladı. Ancak bu açık ve hem idare hem de yargı organları bakımından bağlayıcı kararın OHAL KHK’leriyle gerçekleştirilen ihraç işlemleri bakımından çok uzun bir süre boyunca etkili bir sonucu olmadı, nitekim OHAL Komisyonu bu karara rağmen imzacıların başvurularını reddetti. Halihazırda idari yargıda devam eden davalarda da bu kararın sınırlı bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Barış talebini mütemadiyen suçlaştırma
OHAL Komisyonu, dosyaların büyük çoğunluğu hakkında başvuruların yapıldığı tarihten itibaren yaklaşık beş yıl boyunca karar vermekten kaçınıp, 2021 yılının son iki ayında Barış Akademisyenleri’nin neredeyse tamamının başvuruları hakkında ret kararı verdi. Bu kararlarla birlikte, aslında ilk kez açık ve yazılı olarak ihraç nedenini öğrenebildik: Bildiriyi imzalamak! Komisyon ret kararlarında, yukarıda değinilen AYM kararı açıkça bağlayıcı olmasına rağmen dikkate alınmadı; bildirinin imzalanması PKK/KCK ile “irtibat ve iltisak” kapsamında değerlendirildi ve bildirinin imzalanmasının “kamu görevlisinin sadakat yükümlülüğü”ne aykırı görüldüğü öne sürülerek talepler reddedildi. Süresiz bir biçimde kamu görevinden çıkarma gibi etkileri ömür boyu devam edebilecek nitelikte son derece ağır bir yaptırım hakkında dosya üzerinden yapılan alelade incelemeler sonucunda OHAL Komisyonu ret kararları verdi.
Ardından, bu ret kararlarının iptali için açtığımız davalar özel olarak OHAL tedbirlerini yargılamakla görevlendirilen Ankara İdare Mahkemelerinde görülmeye başlandı. Davalardaki güncel durumu[8] şöyle özetleyebiliriz: Ocak 2026 itibarıyla idare mahkemelerinde görülen davaların 184’ünde OHAL Komisyonu ret işleminin iptali talebi reddedildi, 170’inde ise bu ret işlemlerinin iptaline karar verildi. Retle sonuçlanan dosyalarda, bazı idare mahkemeleri talepleri matbu gerekçelerle reddetti. Bölge idare mahkemeleri, iptal kararlarının 55’ini bozdu; buna karşılık, ilk derece mahkemelerince verilen ret kararlarının kaldırılmasına yönelik başvuruları ise büyük ölçüde (44 dosyada) reddetti. Danıştay incelemesine ulaşabilmiş 194 dosyanın yalnızca 5’i davacılar lehine kesinleşti; 6 dosya yeniden incelenmek üzere istinaf mercilerine gönderildi; 3 dosya ise davacı aleyhine kesinleşti. Aleyhe kesinleşen kararlar bakımından AYM’ye bireysel başvurular yapıldı. Bu aşamaya gelene kadar, dava konusu işlemler esasen aynı olmasına rağmen, mahkemelerin farklı yorum ve yaklaşımları nedeniyle davalar arasında ayrıştırmalar yapıldı; bu durum hem maddi hukuk değerlendirmesi hem de yargısal sürecin ilerleyişi bakımından imzacı akademisyenlerin birbirinden çok farklı hukuki süreç ve sonuçlarla karşı karşıya kalmalarına neden oldu.

Bu süreçte, AYM kararlarının kimi alt derece mahkemelerince tanınmaması ve bildirinin sürekli olarak yeniden değerlendirmeye tabi tutulması, temel sorunlardan birini oluşturuyor. AYM, 2022 tarihli Deniz Pelin Dinçer Akan ve Diğerleri Başvurusuna ilişkin kararıyla[9] da BAK bildirisi nedeniyle verilen disiplin cezaları nedeniyle başvurucuların ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verdi; böylece iki farklı kararla bildirinin idari ve cezai yaptırıma konu edilemeyeceğini açık biçimde ortaya koydu. Buna karşın, kimi alt derece mahkemeleri temel hak ve hürriyetlerden biri olan ifade özgürlüğü konusunda verilen bağlayıcı nitelikteki bu kararı fiilen görmezden geliyor ve uygulamıyor, kimileri ise bu karara karşı çıkarak bildiri metnini idari yaptırım nedeni olarak kabul ediyor. Bu durum, anayasal hükümlerin pratikte nasıl askıya alındığını gösteriyor. Nitekim, imzacı akademisyenlerin dosyasında ret kararı veren idare mahkemeleri, iptal yönündeki kararları kaldıran istinaf mahkemeleri ve hatta Danıştay’daki lehe kararların karşı oy gerekçeleri dahi bildiriyi yeniden içerik bakımından değerlendiriyor. Oysa AYM’nin ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin kararlarının hiyerarşik üstünlüğü tartışmasız. Buna rağmen bu kararlar dikkate alınmıyor ve bildiriyi imzalamanın irtibat ve iltisak unsuru olarak yorumlanması sürdürülüyor. Yakın tarihli bir örnekte, bir istinaf mahkemesi, Danıştay’ın lehe bozma kararı karşısında, AYM’nin bu konuda vermiş olduğu ihlal kararının idari yargıda uygulanamayacağını; akademik özgürlüklerin yalnızca akademik araştırma alanıyla sınırlı olduğunu; bildirinin millî güvenlik ve kamu düzenini tehdit ettiğini; millî güvenliğin ifade özgürlüğünden üstün tutulması gerektiğini; ayrıca akademisyenlerin sadakat yükümlülüğü nedeniyle siyasi iktidarı eleştiremeyeceğini ve bildirinin imzalanmasının irtibat için yeterli sayılacağını ileri sürerek önceki kararında ısrar etti. Bu karar, AYM kararlarının bağlayıcılığının mahkemelerce açıkça görmezden gelindiği, hukuk devleti ilkesinin fiilen askıya alındığı bir yargısal pratiğin tipik bir örneğini oluştururken, aynı zamanda istinaf mahkemesinin ifade özgürlüğünü millî güvenlik söylemiyle neredeyse tümüyle işlevsizleştiren aşırı daraltıcı yorumunu da gözler önüne seriyor.
Garabet kavramlar: “İrtibat” ve “iltisak”
OHAL KHK’leriyle kamu görevinden çıkarılan kişilerin yargılama süreçlerinde kullanılan -OHAL rejimiyle icat edilen- “irtibat” ve “iltisak” kavramları, barış akademisyenlerinin idari yargıdaki davalarında sorunun odak noktasını oluşturuyor. Zira bu davalarda, dava konusu OHAL Komisyonu’nun ret işleminin sebep unsuru açıkça ortadayken, mahkemeler bu hususu bilerek bertaraf ediyor; re’sen araştırma ilkesini idari yargıdaki konuluş amacının tam tersine işleterek, imzacı akademisyenler hakkında bir irtibat ve iltisak unsuru yaratabilmek amacıyla geniş çaplı araştırmalar yürütüyor. Alt derece mahkemeleri ve Danıştay 5. Dairesi re’sen araştırma ilkesini ileri sürerek, ara kararlar yoluyla çok sayıda kurumdan[10] ek bilgi ve belge talep ediyor. Bu kurumlardan istenen bilgilerle, otobüs biletlerinden kira ödemelerine kadar uzanan çok sayıda bilgi dava dosyasına ekleniyor; böylece yargılama, dava konusu bildirinin sınırlarının dışına taşırılıyor. Bu kapsamda örneğin YÖK’e yöneltilen yazılarda, “davacının PKK/KCK veya diğer terör örgütleriyle irtibat ve iltisakını gösterebilecek sosyal medya paylaşımları, tanık beyanları vb. bulunup bulunmadığı” sorularak YÖK’ten fiilen bir tür istihbari faaliyet yürütmesi bekleniyor. Benzer şekilde, bilgi talep edilen Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), cevabi yazısında mahkemeye kendi yasal yetki sınırlarını hatırlatarak yalnızca aklama ve terörizmin finansmanı suçları kapsamında bilgi ve belge sunmakla yükümlü olduğunu, bu davaların ise terörizmin finansmanı kapsamında değerlendirilmediğini açıkça belirtiyor. Buna rağmen, sistem kayıtlarında olası bir suç ihtimaline ilişkin herhangi bir not veya rapor bulunup bulunmadığına dair inceleme yapıyor ve OHAL öncesinden bugüne kadar geniş bir zaman aralığındaki tüm hesap hareketlerinin dökümünü mahkemelere gönderiyor. Özetle, mahkemeler irtibat ve iltisak iddiasından yola çıkarak yürüttükleri bu araştırmalarda, barış akademisyenlerinin kamu görevinden ihraç edildiği tarih ve ihraç edilme nedeninden tamamen bağımsız bir biçimde hareket ediyor. Bildiriyle ilgisi bulunmayan ve dosyaya sonradan eklenen bilgiler, keyfi değerlendirmeler, kurumsal kanaatler, sendikal toplantı ve eylemlere, basın açıklamalarına katılım, sosyal medya paylaşımları gibi unsurlar delil kabul edilerek imzacı akademisyenler hakkında aleyhe kararlar veriliyor.
Ebedi ve ezeli soruşturma
Geçmişte takipsizlikle sonuçlanan ceza soruşturmaları ya da beraatla sonuçlanan ceza davaları dahi “iltisak” gerekçesiyle yeniden yorumlanarak ret kararlarına dayanak yapılıyor. Bu yolla tüm yaşamımız, kesintisiz bir soruşturma merceği altına alınıyor. Bu yaklaşım, hayatın olağan akışını tümüyle göz ardı eden keyfî değerlendirmelere dayanıyor. Üniversite rektörleri, örneğin 2017 yılında isimlerimizi ihraç listelerine iletirken, 2025 yılında katılacağımız bir eylemi, bir etkinliği ya da yapacağımız bir sosyal medya paylaşımını öngörmüş olabilir mi? Kuşkusuz hayır. İhraç işleminin tek sebebi Barış Bildirisini desteklememizdi. Buna rağmen, dava konusuyla ilgisi bulunmayan her türlü bilginin değerlendirme dışı bırakılması gerekirken, bugün bu unsurların mahkeme kararlarında yer aldığını ve dava esasıyla ilgisiz olmasına karşın ret kararının sebebi olarak yer aldığını görüyoruz.
Bizler elbette toplumdan yalıtılmış biçimde yaşamıyoruz; eleştirel akademik üretimin yanı sıra siyasal ve kültürel etkinlikler içinde yer alıyoruz. Bu faaliyetlerin suç unsuru olarak değerlendirilmesi, yargısal denetimin sınırlarının açıkça aşıldığını gösteriyor. Mahkemelerin sürekli farklı kurumlardan ek belge talep etmesi, nedensellik bağı olmayan hususları dosyaya dahil etmesi, kronolojik tutarlılıktan uzak gerekçelendirmelere başvurması, heyetlere göre değişen karar tipleri, kategorik retler ve tamamen aynı fiile dair farklı hükümler üretmesi, bir “belirsizlikler rejimi”nin kurumsallaştığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, yargılama sürecini hem konu bakımından hukuka aykırı biçimde genişletiyor hem de usul ve esas açısından ciddi sorunlar doğuruyor. Sonuç olarak davalar haksız ve kasıtlı biçimde uzatılıyor. Bazı durumlarda ise mahkemeler, ek belge veya bilgiye dahi ihtiyaç duymaksızın, davalı idarenin savunma dilekçesinde yer alan isnatları adeta bağlayıcı bir yargı kararıymışçasına hükme esas alarak ret kararı veriyor. Bu durum, mahkemelerin yargısal denetim işlevinden uzaklaşarak fiilen idare gibi davrandığını gösteriyor.
Bu uygulamaların sonucunda, dava konusuyla ilgisi bulunmayan soruşturmalar, akademik ve sivil faaliyetler ile dayanışma amaçlı ekonomik işlemler yargılamanın merkezine taşınıyor; ihraç işleminden sonra gerçekleşen her türlü etkinlik geriye dönük biçimde suçlama gerekçesi haline getiriliyor. Oysa davaların konusu, ihraç işleminin sebep unsurunun Barış Bildirisi olduğu olgusuyla sınırlı ve bu durum OHAL Komisyonu kararlarında da açıkça sabit. Buna rağmen mahkemeler, ihraç öncesi ve sonrası faaliyetler, davalar ve soruşturmaları ret gerekçesi haline getirerek kronolojik ve hukuki tutarlılıktan uzak değerlendirmelerde bulunuyor. Bunun sonucunda ortaya, çelişkili bir yargılama süreci, bitmeyen davalar, sona ermeyen soruşturmalar ve kesintisiz suçlulaştırma pratiğinden oluşan bir tablo çıkıyor.
Zamanın bir cezaya dönüşmesi
Kasıtlı olarak uzatılan yargı süreçleri, adalete erişimi engellemekle kalmıyor, makul sürede yargılanma hakkını da ihlal ediyor ve zamansal bakımdan fiilî cezalandırmayı şiddetlendiriyor. Örneğin, bölge idare mahkemelerindeki 160 dosyada hâlâ hiçbir karar yok. Bilhassa 14. Bölge İdare Mahkemesi’nde üç yılı aşkın süredir ara karar dahi verilmeden bekleyen dosyalar var. Danıştay 5. Daire’de de incelemede olan 180 dosya var. Danıştay BAK ihraçlarıyla ilgili ilk kararını Temmuz 2025’te açıkladı. Bugüne kadar sadece 5 davada karar olumlu yönde (lehe) kesinleşti. Danıştay’ın bir içtihat üretmediği, hem olumlu hem olumsuz kararlara imza attığını görüyoruz. Bununla birlikte imza dışı hususların bu davaların sonucunu belirleyeceğini öngörebiliyoruz. Bu ayrıştırıcı ve hukuksuz kararlara karşı mücadeleyi güçlendirmek esas mesele olarak önümüzde duruyor.
Karar bekleyenlerin durumu, ekonomik ve siyasal şiddetin yarattığı çok katmanlı bir kırılganlıkla tanımlanabilir. Hayatta kalabilmek için yönelmek zorunda kalınan güvencesiz işler, araştırma faaliyetlerinin, düşünsel tartışmaların ve akademik üretimin ya kesintiye uğramasına ya da büyük ölçüde terk edilmesine yol açtı. İhraçlar tezlerin yarım bırakılmasına, araştırmaların tamamlanamamasına ve akademik çalışmaların sürekliliğinin bozulmasına neden oldu. Sürgün koşullarında üretilen akademik çalışmalar ise, hem maddi hem de kurumsal imkânsızlıklar nedeniyle ciddi engellerle karşı karşıya kalıyor. Buna rağmen, yazmaya, düşünmeye ve üretmeye yönelik ısrar, bu tasfiye rejimine karşı bir direniş pratiği olarak varlığını sürdürüyor.
Göreve geri dönme hakkı elde etmekle bitmeyen bir süreç
Bütün bu süreçte alınan az sayıdaki olumlu yargı kararının dahi sorunsuz biçimde uygulandığını söylemek mümkün değil. Hak kayıplarının telafisi ve iade-i itibarın sağlanması bir yana dursun, mahkeme kararlarının uygulanması aşamasında da çeşitli engeller, keyfî uygulamalar ve idari dayatmalar ortaya çıkıyor. Bu nedenle, mahkeme kararlarının fiilen hayata geçirilmesi için dahi ek davalar açılması gerekiyor. Olumlu yargı kararlarının uygulanmaması (örneğin doktora eğitiminin azami sürede tamamlanmaması gerekçe gösterilerek mahkeme kararlarının etkisiz kılınması), yeniden başlatılan güvenlik soruşturmaları, sözleşme yenilememe uygulamaları ve istisnai yeniden atama kuralları, fiilî cezalandırmanın devam ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla, sınırlı sayıdaki olumlu kararların dahi uygulamada ciddi engellerle karşılaştığını özellikle belirtmek gerekir.
Dosya kategorik ret kararları veren bir istinaf mahkemesine düştüğünde, iade edilen akademisyenler göçebe bir hayata geri çağrılıyor. Bir sırt çantası, küçük bir valiz ve tarihsiz bir ajandayla, ne kadar süreceği bilinmeyen bir göreve başlanıyor. Kısa zaman sonra tebliğ edilen aleyhteki kararlar, iade süreçlerini anlamsızlaştırarak yeniden yerinden edilmeye sebep oluyor.
Görece daha iyi ve uzunca koşullarda göreve dönebilenler açısından dahi, davalardaki belirsizlik ve hukuki öngörülebilirliğin ortadan kalkması, bir “diken üstünde olma” hali yaratıyor. Oysa üniversitelerde tedirginlik içinde çalışmak yapılan işin özü itibarıyla büyük bir sorun yaratıyor; çünkü akademik üretim, araştırma ve eleştirel düşüncenin sürekliliği, öngörülebilir ve güvenceli çalışma koşullarını gerektiriyor. Üst mahkeme kararlarının kişiselleştirilmiş gerekçelerle aleyhe sonuçlanması ihtimali, akademisyenlerin yaşamında bir stres kaynağına dönüşüyor. Bu durum yalnızca bireysel düzeyde değil, kurumsal işleyiş ve bilimsel üretim açısından da ciddi bir sorun yaratıyor.
Sonuç yerine
Son yıllarda siyasi eleştiriye yönelik cezalandırmaların giderek sınırsızlaştığı bu politik iklime bir anda gelinmedi. Aksine, bu sürecin taşları OHAL döneminden itibaren parça parça döşendi; istisnai uygulamalar zamanla olağan hale geldi. Kuralsızlığın kalıcılaşması, hukuki öngörülebilirliği ortadan kaldırdı; eşitsiz biçimde ilerleyen yargı süreçleri ise yalnızca bireysel hakları değil, örgütlü hareket etme imkânlarını da ciddi biçimde zayıflattı.
Davaların seyri boyunca değişen hukuksal düzen eleştirel düşünce üretimini derinden etkiledi. Akademik alan, yalnızca idari ve hukuki müdahalelerle değil, belirsizlik, güvencesizlik ve sürekli cezalandırma tehdidiyle yeniden şekillendirildi. Bu süreçte yalnızca ifade özgürlüğü değil, aynı zamanda lekelenmeme hakkı, çalışma hakkı, akademik özgürlük ve yurttaşlık hakları da sistematik biçimde ihlal edildi. OHAL dönemiyle sınırlı olmayan bu uygulamalar, geçici tedbirler olmaktan çıkarak ömür boyu süren cezalandırmalara dönüşürken, davaların bilinçli biçimde uzatılması fiilî cezalandırmayı kalıcı hale getiriyor. Siyasi iktidar, Barış için Akademisyenler Bildirisi ile hesaplaşmasını açıkça yargı mekanizmaları üzerinden sürdürüyor. Böylece akademide tasfiye büyük ölçüde yerleşik hale gelirken, barış talebinin tanınması yargı tarafından sistematik biçimde engelleniyor. Barış talebi, yargı süreçleri aracılığıyla aralıksız olarak yeniden üretilen bir suçlama unsuruna dönüştürülürken, barış akademisyenleri bu talebi on yıldır bulundukları her alanda dillendirmeye ve savunmaya inatla devam ediyor.
[1] Boğaziçi Üniversitesi direnişi ve 19 Mart sonrası üniversite öğrencilerinin hareketliliği gibi direnişler
[2] Barış için Akademisyenler Bildirisi’nin imzalanmasının akabinde üniversiteler tarafından açılan disiplin soruşturmaları hukuki dayanaktan yoksundu. Zira Anayasa Mahkemesi 14.01.2015 tarih ve E. 2014/100, K.2015/6 sayılı kararında, 2547 sayılı Kanun’un 53. maddesinin (b) fıkrasının “Hangi fiillere hangi disiplin cezasının uygulanacağı, bu bentte sayılan kişilerin disiplin işlemleri ve disiplin amirlerinin yetkileri, Devlet memurlarına uygulanan usul ve esaslar da göz önüne alınmak suretiyle Yükseköğretim Kurulunca düzenlenir” şeklindeki ikinci cümlesi hükmünü iptal etmekle birlikte; hükmün “iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu düzenini ihlal edici nitelikte görüldüğünden”, iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe gireceğini hükme bağlamış ancak öngörülen süre zarfında yasama organı tarafından 2547 sayılı Kanun’un 53. maddesinde herhangi bir yeni düzenleme yapılmamıştı. Buna karşın üniversiteler hukuka aykırı bu disiplin soruşturmalarını yürütmeye devam etti ve imzacılar hakkında farklı disiplin cezaları önerdi. Meslekten çıkarma ceza tekliflerinin yanı sıra üniversiteler, kınama ve kademe ilerlemesinin durdurulması gibi disiplin cezaları da uyguladı.
[3] OHAL KHK’lerinin konusu olan bir diğer husus, daha önce yargı kararlarıyla engellenmiş olan ÖYP’li araştırma görevlilerinin kadro yer değişikliğinin OHAL döneminde ivedi ve zorunlu hale getirilmesiydi. İmzacı ÖYP’li araştırma görevlilerinin sayıca fazla olduğu merkez üniversitelerin bir kısmında cezalandırmaya yönelik açık bir irade oluşmazken, süreç taşra üniversitelerinde rektörlerin tasfiye hevesleriyle yürütüldü. Bu doğrultuda, taşra üniversiteleri siyasi saiklerle ÖYP’li imzacıların kadrolarını talep etti; bu sürgün işlemleri ayrı dava konularına dönüştü ve ardından akademisyenlerin isimleri ihraç listelerine iletildi. Bu akademisyenlerin bir kısmının adı kadrosunun bulunduğu üniversitelerin değil, ihraca hevesli merkez üniversitelerin YÖK’e gönderdiği listelerde de yer aldı. Sürecin son derece karmaşık ve hukuksuz biçimde yürütülmesi, davalarda muhatabın belirsizleşmesine yol açtı. Bu durum nedeniyle, bugün bazı üniversiteler sorumluluğu birbirlerine atarak imzacı lehine mahkeme kararlarını uygulamaktan kaçınıyor ve göreve başlamalarına engel oluyorlar.
[4] Bu süreçte YÖK, ihraç edilen bir Barış Akademisyeni hakkında ayrıca bir disiplin soruşturması yürüterek, OHAL KHK’siyle kamu görevinden ihracından yaklaşık dokuz ay sonra meslekten çıkarma cezası vermekten geri durmadı. Bildiriyi imzalamak, başlı başına ve mükerrer biçimde cezalandırmanın gerekçesi haline geldi. Ayrıca kimi üniversiteler bazı imzacı akademisyenlerin sözleşmelerini yenilemeyip ilişiklerini kestikten sonra OHAL'in yarattığı ortamı fırsat bilerek bu akademisyenlerin isimlerini ihraç listelerine de ekleyerek kamu görevlisi olmayan kişilerin ihraç edilmesine yol açtılar.
[5] Detaylı hukuki değerlendirme için bkz: Altıparmak, K., Demirkent, D. ve Sevinç, M. (2018) “Ati̇pi̇k KHK’ler ve Dai̇mi̇ Hukuksuzluk- 1 Artık Yasaları İdare mi̇ İptal Edecek?”, İHOP; Olağanüstü Hal ve Uygulamaları Bilgi Notu 1.
[6] Dinçer, H. (2024). “Bir Siyasi Davanın Anatomisi: Barış için Akademisyenler Vakası Egemenlik Gösterisi Olarak Dava ve Hakikatin Tersi Yüzü”, Mülkiye, 48(2), 403-434.
[7] Karar metni için bkz. https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/17635
[8] BAK Beraatler Sonrası Çalışma Grubu ve Eğitim-Sen Üniversite şubelerinin paylaştığı dava durum bilgileri.
[9] Karar için bkz. https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/30653
[10] Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Cumhuriyet Başsavcılığı, Ağır Ceza Mahkemesi, Valilik, Sosyal Güvenlik Kurumu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü, Hazine ve Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), Jandarma Genel Komutanlığı Terörle Mücadele Daire Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı, İl Jandarma Komutanlığı, İl Emniyet Müdürlüğü, Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü, Davalı İdare Üniversite, hatta Krea İçerik Hizmetleri ve Prodüksiyon Anonim Şirketi (Digitürk üyeliği sorgulaması için).





