Çeviri, hele edebiyat çevirisi, takdir edersiniz ki, son derece zor ve son derece anlamlı bir iştir. Hasan Âli Yücel, Tercüme Dergisi’nin ilk sayısında (1940) ve daha sonra yayınlattığı her klasik eserin Önsöz’ünde tekrarlanan ünlü yazısında, “Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. Sanat şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin unsurları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir milletin, diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi; zeka ve anlama kudretini o eserler nispetinde arttırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. Işte tercüme faaliyetini, biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz,” der.
Bu meşakkatli ve o oranda da ulvi çaba, edebi çeviriyi sanata yaklaştırır. Bir metni “kendi idrakinde yeniden yaratma” eylemi, sanatsal bir boyut içerir. Bu eylemi medeniyet davası için olmasa da, içinde yaşadığı toplumların birbirlerinin edebiyatını kendi dilinde idrak etmesi için çaba göstermiş olan bir çevirmen olarak, bu zamanda çevirmen olmanın ne anlama geldiğini sorgulamak, çevirinin yeni tadları ve yeni sorunsalları üzerine düşünmek ihtiyacı duyuyorum.
Tezim, internetteki çeviri uygulamaları ve özellikle yapay zeka aracılığıyla, çevirmenlerin yalnızca metni aktaran değil, metni anlamlandıran ve yeniden konumlandıran birer danışmana dönüştüğü; bunun yeni zevk ve entelleküel kazanımların yolunu açtığı, yeni özgürlükler ve yeni sorumluluklar doğurduğu. Öte yandan, çevirmeni yazardan daha yetkin bir hale getirebilecek bu imkanlar karşısında, çevirmeni bir “Ç.N. enflasyonu”na götürme tehlikesi olduğu.
Zamandan Tasarruf ve Kaliteye Katkı
Yıllar önce Norveççe’den Türkçe’ye çevirdiğim Jostein Gaarder’in Sofi’nin Dünyası’nı şimdi çevirseydim nasıl olurdu?
O zaman, yani 90’lı yıllarda, kitabı bir yılda çevirmiştim. Tam zamanlı olmadı çevirmenlik uğraşım; işime ek olarak çeviri yapıyor olsam ve kitap 600 sayfa olsa da, bir kitabı çevirmek bir yıl, hayli hatırı sayılır bir süreydi. Kitabı Norveç’te çevirmek durumunda olduğum için, yanıma felsefe sözlükleri ve kitapta adı geçen tüm filozoflar hakkındaki referans kitapları sırtlayarak gelmiştim Oslo’ya. Yine de başvuru kitabı eksikliği duymuyor değildim. “Platon’un Mağara Benzetmesi” yerine “Platon’un İn Benzetmesi” demek gibi hatalar yapmamak için kılı kırk yarıyor, yurt dışında sınırlı sayıdaki Türkçe referans kitaplarıma ek olarak, arkadaşların bilgilerine müracaat etmek, hatta Türkiye’deki “felsefeci” arkadaşları telefonla aramak durumunda kalıyordum.
Yani çeviri pratiğimin o döneminde bilgiye erişimin yavaşlığı, fiziksel kaynaklara bağımlılık ve doğrulama süreçlerinin manuel olması, çeviriyi uzun bir zaman dilimine yaymayı kaçınılmaz kılıyordu.
Bugünün dijital ortamında ise aynı doğrulama süreçleri, saniyeler içinde çalışan bilgi tarama araçları aracılığıyla yürütülüyor. Google Translate, Chat GPT... Şimdi olsaydı, girerdim metni, alırdım gayet düzgün bir çeviri önerisini! Zamanımı çeviriyi mükemmeleştirmeye verirdim. Bir yıl yerine bir kaç ayda biterdi çeviri büyük bir olasılıkla.
Bu, 1990’lardaki durum. Ya, Henrik İbsen’in Hedda Gabler adlı eserini 1940’larda Türkçe’ye çeviren Şaziye Derin Kurt ne kadar süre harcamıştır 140 sayfalık mükemmel çevirisine? Onun başvuracağı referans kitaplar benim zamanımdakinden çok daha azdı. Ben bilgisayarda yazıp silerek ilerleyebilirken, o daktilo kullanmıştı ve o da hatırlı bir süre kullanmıştı çevirisine teknolojinin nimetleri olmaksızın muhtemelen.
Hedda Gabler örneğinden devam edecek olursak, Şaziye Derin Kurt kitabın ilk cümlesini şöyle çevirmiş:
“Zevkle döşenmiş, geniş, loş bir misafir salonu.”
Şimdi Chat GPT, şöyle bir çeviri taslağı sunyor:
“Karanlık renklerle dekore edilmiş, geniş, güzel ve zevkli döşenmiş bir salon.”
Şaziye Hanım’ın hedef metindeki çevirisi hoş, ama kaynak metine yüzde yüz sadık değil, biraz yorumlu; “karanlık renklerle dekore edilmiş”i kısaca “loş” diye çevirmiş. Kendisinin eseri Norveççe aslından mı yoksa başka bir dildeki çevirisinden mi çevirdiğini bilmiyorum, ama zamanında Google Translate ya da Chat GPT olsaydı, Şaziye Hanım bunu “loş” diye çevirir miydi, çevirmez miydi acaba? Bunu kuşkusuz kendi bilirdi, ancak başka bir seçeneği değerlendirme imkanı bile, çevirinin kalitesine katkıda bulunurdu.
Çeviri modelleri, çeviriye kullanılan süreyi azaltsa ve çevirmenin karar alanını genişleten alternatifler sunsa da, yapay zekânın çeviriye etkisini yalnızca bir hızlanma ya da kolaylaşma olarak görmek eksik kalır. Bugün yapay zekâ, tıpkı buhar makinesi ya da elektrifikasyon gibi, üretimin nasıl örgütlendiğini baştan aşağı değiştiren bir dönüşüme işaret ediyor. Çeviride de emek–araç dengesi, değer üretiminin yeri, işbölümü ve çevirmenin rolü yeniden tanımlanıyor. Bilgi, veri ve algoritmalar birer üretim gücüne dönüşmüş durumda; modelin ürettiğini insanın yeniden işlediği hibrit bir üretim tarzı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla çevirmen, sadece metni aktaran değil, üretimi yöneten, denetleyen ve anlamı koruyan bir uzmanlık alanına doğru kayıyor.
Çevirmene Ne Kalıyor?
Günümüzde edebiyat çevirmeni, İnternetteki çeviri uygulamalarını ve / veya yapay zeka uygulamalarını kullanmalı mı yoksa bunları yokmuş gibi varsayıp, sadece kendi emeği, dil ve alan bilgisine dayanarak çevirisini sıfırdan mı var etmeli? Eğer uygulamalarla neredeyse otomatik bir şekilde çeviri yapılacaksa, çevirmene ne (gerek) kalıyor?
Bu mevzu aklıma, yaşadığım kent Oslo’da 7-24 açık kütüphane uygulamasına geçilirken, kütüphanecilerin mesleklerini kaybedeceklerine dair kaygılarını getiriyor. Okuyucular 24 saat boyunca ne zaman isterlerse, ellerindeki giriş kartıyla kütüphaneye gelip, önceden ödünç aldıkları kitapları belli bir bölmeye bırakıp, İnternetten bir gün önce ısmarladıkları kitapları da belli bir bölgeden alabileceklerse, kütüphanecilere ne gerek kalacaktı?
Oysa işler korkulduğu gibi olmadı. Tersine, hiç beklenmedik şeyler oldu. Kütüphaneciler, rafta kitabı bul, çıkar, okuyucuya ver, okuyucudan kitabı al, rafa koy... gibi rutin işlerden kurtulup, kullanıcıların doğru bilgiye ulaşmasına, öğrenci ve araştırmacılara kaynak tarama, literatür incelemesi gibi konularda destek veren danışmanlara dönüştüler. Dijital arşivleri, veri tabanlarını yönetiyorlar. Çocuklar için okuma saatleri, yaşlılar için dijital okuryazarlık kursları düzenliyorlar. Yani günümüz kütüphanecisi, bilgi, teknoloji, eğitim ve topluluk hizmeti uzmanı haline geldi.
Çevirmenlikte de benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Bu dönüşüm bir “eski–yeni” ayrımından ziyade, üretim tarzının yeniden yapılanmasıyla ilgili. Çevirmen artık metni sıfırdan kuran kişi olmanın ötesinde, model çıktısını kültürel sezgi, üslup bilgisi, tutarlılık ve bağlam duyarlılığıyla şekillendiren bir küratöre dönüşüyor. Bunun bir yan ürünü olarak, terminoloji yönetimi, açıklayıcı dipnotlar, kültürel çerçeveleme gibi alanlar da daha belirginleşiyor.
Çevirmenlerin çeviride yapay zekadan yararlanmaları, onların da çevirmenlikten “dil teknolojisi uzmanı”na evrilmelerini sağlıyor. Metni baştan sona kendisi çevirmek yerine, yapay zekadan bir çeviri taslağı alıyor. Onu düzeltiyor, doğruluyor, terminoloji, tutarlılık ve bağlam kontrolü yapıyor. Zaten çevirmenlere “post-editing uzmanı” denilmeye başlanmış bile.
Hedda Gabler örneği ile devam edecek olursak, benim bu zamanda bu cümleyi Norveççe aslından Türkçe’ye çevirim, Şaziye Hanım’ınkinden çok Chat GPT’ninkine yakın, ama “salon” yerine “misafir salonu” demek şeklinde olurdu:
“Karanlık renklerle dekore edilmiş, geniş, güzel ve zevkli döşenmiş bir misafir salonu.”
Çünkü her iki kültüre de vakıf bir insan çevirmen olarak ve tıpkı kitabın bir başka insan çevirmeni Şaziye Hanım gibi, Norveççe’deki “selskabsværelse” sözcüğünün, daha çok evlerde bulunan salona karşılık geldiği bilgisinden ya da izleniminden yola çıkarak, daha genel bir anlamı olan “salon” sözcüğü yerine “misafir salonu” demeyi tercih ederdim.
Yani biz çevirmenler, giderek alan bilgisi uzmanı haline geliyoruz. Terminoloji yönetimi, kültürel yorumlama bize kalıyor. Ayrıca yapay zeka “doğru” çeviri yapabiliyor, ama üslup, ritim, edebi ton gibi unsurlar hala bizim işimiz. Çevirmenler giderek yaratıcı ve sanatçı yönleriyle öne çıkıyorlar. Yeni deneyimlerin ve zevklerin yolu açılıyor biz çevirmenlere.
Yazarların durumu ise bambaşka bir hikaye! Aklıma Yaşar Kemal’in eşi, sevgili Ayşe Semiha Baban’ın çok değil, bir kaç hafta kadar önce, Bir’inci adlı okuma grubumuzla yaptığı özel sohbette söyledikleri geliyor: “Yaşar Kemal o denli özenli bir yazardı ki, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana adlı romanında geçen adadaki şeftali ağaçlarından bahsederken, o zamanlar şeftali yetiştirme işi nasıl yapılıyordu diye 1932’de basılmış bir kitabı bulmuş, o kitaptan yararlanmıştı,” diye anlatıyordu Baban.
Yaşar Kemal şimdi yaşasaydı, Chat GPT’ye “1930'larda Türkiye'de şeftali yetiştirme üzerine neler söyleyebilirsin?” diye sorarak, muhteşem bir çıkış noktası yakalayabilirdi. Hoş, “Yaşar Kemal olsa böyle şeylere kızardı herhalde!” demişti Baban, o ayrı!
Ç.N. Enflasyonu
Nihayet bu yazıyı yazmama sebep olan konuya, çevirmenin elindeki araçların artıp gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan bir duruma geliyoruz: o da, “Ç.N. yani Çevirmenin Notu meselesi”.
Üretim tarzındaki bu dönüşümün doğal bir sonucu olarak, çevirmen daha çok bilgiye daha hızlı erişebiliyor; kolayca çok şey öğrenebiliyor, bilebiliyor. Eskiden çevirmenin alan bilgisi, en azından birden çok alanda çeviri yapan çevirmenler için, yazarın alan bilgisinin altında olurdu. Ancak şimdi çevirmenin çok şey, hatta yazardan bile çok şey bilmesi işten bile değil. Chat GPT’ye bir sormaya bakar! Böyle olunca da çevirmen donanımlı bir hale ve yazarın hevesli bir yardımcısı haline gelebilir. Nasıl mı? Dipnotlarla!
Bilgiye erişimin niteliği değiştiği için, çevirmenin metne müdahale biçimi de değişiyor. Dipnotlarda olması beklenen, hatta şimdiden olduğuna inandığım artış, çoğu zaman bu yeni üretim koşullarının yan etkisi. Artık soru şu: Bu bilgi bolluğu içinde çevirmen, “dipnot müdahalesi”ni ne zaman yapmalı?
Önce Şaziye Hanım’ın muhteşem Hedda Gabler çevirmenin notlarına bakalım. Daha doğrusu notuna, çünkü tek bir not koymuş tüm eserde! Eserde Julia Hala, “Istıraplara da sevininiz. Başa gelenlere de sevininiz. Tıpkı benim gibi!” dediğinde, Şaziye Hanım kitaptaki şu tek dipnotu düşmüş: “Hazreti İsanın sözlerinden. Mütercim.”
Sonra kendimden bir örnek vereyim. Türkçe olarak ilk kez 1992’de yayınlanan Sofi’nin Dünyası’nda çevirmenin, yani benim, notlarımın toplam sayısı, sıfır! Bu kadar “zor”, konusu felsefe tarihi olan bir romanda okuyucuya tek bir not yazmamışım!
Şu sıralarda ise, Türkçe olarak YEM Yayınevi’nden yeni çıkan Beşiktaş’ın Surları! adlı kitabımı Norveççe’ye çevirmekteyim. 250 sayfanın henüz beşte birine gelmeden verdiğim dipnot sayısı 106! Kitabın tamamı bir semtin tarihsel ve kültürel dokusuna dair olduğu için bu dipnotlarının çoğu gerekli elbette, ancak verdiğim dipnotlarıyla dikkatli davranmadığım taktirde Norveçli okuyucuyu, Türk okuyucudan daha donanımlı bir hale getireceğim de açık!
Beşiktaş’ın Surları’ndan önce de, geçen sene, böyle bir tehlikeyi sezmiştim yine kendi yaptığım bir çeviride. 1992’de Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Dünyanın İlk İnsanları Hansel ve Gretel’di adlı, çocuk kompozisyonlarının sevimli bir seçkisinden oluşan kitabı çevirdiğimde verdiğim dipnotların sayısı, kitabın yeni baskısı için tümüyle yeniden çevirdiğim versiyonunda notlarım dörde beşe katlanmış durumda! Bu aşırı sayıdaki notun gerekli olduğunu düşünüyordum; hâlâ da düşünüyorum, ancak notların sayısını çok fazla bulan editörü de bu konuda ikna etmem kolay olmamıştı.
Annie Ernaux en sevdiğim çağdaş yazarlardan biri, hatta belki de en çok sevdiğim diyebilirim. Yüreği yüreğime, dünya görüşü dünya görüşüme uygun; yazma şekli beni can damarımdan vuruyor. En ince ve dokunaklı satırlarının arasından bile epik, yabancılaştırıcı bir şekilde kendini göstermesine, kıvrak zekasına, okuyucu karşısında yüzde yüz saydam olma çabasına bayılıyorum. Ve benim Annie Ernaux ile böyle yakın, anlamlı ve eğitici bir buluşma içinde olmamın en büyük müsebbibi, çevirmen Siren İdemen. İdemen’in Ernaux çevirileri öylesine doğal ve “yerinde” ki, sanki yazarı kendi dilinde; bir meslek hastalığı olan “çeviriyi incelemek” derdinden tamamiyle vaz geçmiş, tamamiyle kurtulmuş olarak okuyorum Can Yayınları’ndan çıkan tüm kitaplarını.
Annie Ernaux’nun, yine Siren İdemen’in çevirisiyle çıkan son kitabı Karanlık Atölye’de de gözüme çok sayıda çevirmen notu çarptı. Kitabın 33. sayfasında üç tane Ç.N. görünce, “okur ve yazar okuyucu”luktan, “çevirmen-okuyucu”luğa evrildim; çeviriye ve dipnotlarına yakından bakmaya giriştim.
Benim yıllar önce Sofi’nin Dünyası’nı çevirirken hiç not düşmemişken, Dünyadaki İlk İnsanlar Hansel ve Grete idi çevirisinde yüzden fazla dipnot koymuş olmamdaki ana etken, kitapların niteliksel farkıydı elbette: İlki, felesefe tarihini evrensel bir okuyucu kitlesine adım adım anlatan bir kitapken, ikincisi kültürel referanslar anlaşılmadan asla gülünemeyecek bir mizah kitabıydı. Bu yüzden çok sayıda dipnot gerekliydi.
Aynı şekilde, Siren İdemen’in 2022’de, Annie Ernaux’un Babamın Yeri adlı kitabının çevirisinde sadece yedi adet dipnot yazmışken, 2025’de, Karanlık Atölye’de yetmiş adet dipnot düşmüş olmasındaki en önemli etken, iki kitabın birbirinden oldukça farklı içerikte ve iki farklı üslupta olmasıydı. Annie Ernaux her eserinde kendini bir sosyolojik nesne olarak ele alsa da, Babamın Yeri’nde kendisinin çocukluk yıllarında ailesiyle ve sınıfıyla ilişkisini masaya yatırırken, Karanlık Atölye’de kendini ve yazınını, bir çeşit meta-yazar olarak ele alır. Türk okurunun ilk eseri kendi idrakinde tekrar etmesi için fazla dipnot gerekmezken, ikinci eser, Fransız okuruna doğal gelen (edebi) referanslar dipnotlarla anlatılmazsa, Türk okuru esere “Fransız kalır”! Dolayısıyla, bu örnekte de dipnotların sayısı arasındaki farklar, kuşkusuz yine kitaplar arasındaki niteliksel farklardan kaynaklanmaktadır.
Ama yine de, yapay zeka çağında, dipnotlarının gereksiz veya “fazla” kaçma olasılığının arttığı düşünülebilir mi?
Çevirmenin Notu Ne Zaman Gerekli?
Chat GPT, Dilara Keleş’in 2019 tarihli ve Çeviribilimde Kuram‑Uygulama İlişkisi Bağlamında Bir Araç Olarak Dergiler: Metis Çeviri ve Çevirmenin Notu Dergilerinin İncelenmesi adlı yüksek lisans tezinde, çevirmen notlarının işlevi ve çeviri sürecindeki yeri hakkında söylediklerini şöyle özetliyor:
“Çevirmen notları, çevirmenin metne bilinçli müdahalesini görünür kılar. Kaynak kültüre özgü kavramlar, ritüeller, tarihsel göndermeler, kelime oyunları gibi unsurlar not olmadan eksik anlaşılabilir. Çevirmen, not aracılığıyla ‘kültürel bağlamı’ yeniden kurar.
Keleş’e göre çevirmen notu, çeviri sürecinde ortaya çıkan anlam kaybı riski, kültürel boşluk, kelime oyunu / mecaz / ironi, tarihsel referans gibi belirli sorunlara verilen bilinçli bir çözümdür. Not, çevirmenin ‘metne sadakat’ ve ‘okura sadakat’ arasında kurduğu dengeyi görünür kılar.”
Yine Chat GPT’ye göre Keleş’in yazdıklarının analizinden, çevirmenlere uyarı ve önerilerinin arasında şunların da bulunduğunu söylemek mümkün:
“Notlar metni boğmamalı. Gereksiz, aşırı uzun veya metnin akışını kesen notlar okur deneyimini zedeler. Not, metnin önüne geçmemeli; tamamlayıcı olmalıdır.”
Bu noktada, kendi dipnotlarımdan bir örnek vermem, faydalı olabilir. Beşiktaş’ın Surları!’nda, “Miralay İsmail Bey, Kırklareli Pınarhisar’da yeni bir göreve atanınca durumları düzelmeye başlamış.” şeklinde bir cümle var. Norveçli okuyucu bilmez diye, Pınarhisar’la ilgili bir dipnot koyma gereği duymuşum. Yerinde bir tercih bence.
Yalnız belirtmem gerekir ki, burada adı geçen Pınarhisar, yazar olarak benim açımdan fazla önemli olmayan bir ayrıntı. Zaten Pınarhisar’ı da bilmem. Kitabın baş kahramanı olan küçük kızın uzaktan atası olan İsmail Bey’in başka bir yer değil de Pınarhisar’da göreve atanmasının, aile açısından bir anlam taşımış olup olmadığından da emin değilim.
“Yazar-ben” Pınarhisar’ı sadece bu kadar bilirken, Chat GPT’nin çabucacık verdiği yardımla “çevirmen-ben”, Pınarhisar’la ilgili gayet bilgilendirici bir dipnot yazabilmiş:
“Pınarhisar, Kırklareli iline bağlı küçük bir Doğu Trakya yerleşimidir. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sonrasında bölgedeki güç mücadelelerinin merkezinde yer almış; 1912’de Bulgar, 1920’de Yunan işgaline uğramış ve 8 Kasım 1922’de kesin olarak Türkiye yönetimine dönmüştür. Milli Mücadele döneminde kasabada Pınarhisar Müdafaa i Hukuk Heyeti kurulmuş, Bahaeddin Bey’in başkanlığında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlılık bildirilmiştir. Bu süreç, Pınarhisar’ın yerel ölçekte ulusal direnişe verdiği desteğin göstergesi olarak değerlendirilir.”
Keleş’in uyardığı gibi, burada “not, metnin önüne geçmiş”.
Yani yapay zeka kolayca, çevirmen olan beni, yazar olan benden daha çok şey bilen duruma getirmiş. Bıraksam çevirmen ben de ziyadesiyle bilgilendirici bir dipnot yazarak, Norveçli okuru da Türk okurdan daha donanımlı bir hale getirecek! Bu da kaynak ve hedef dillerdeki okuyucuların farklı muamele görmesine yol açacak. Bu örnekte, yazar da çevirmen de ben olduğum için, bu konuda etik olarak sadece kendime sorumluyum; ama böyle bir dipnotun, “metne sadakat” ve “okura sadakat” arasında kurulması gereken dengeyi, okura sadakata daha ağır basacak şekilde bozduğu açık.
Bir başka örnek de, Beşiktaş’ın Surları!’nda Zeki Müren hakkında yazdıklarım ve çevirmen olarak Zeki Müren üzerine verdiğim dipnot. Kitabımda içinde Zeki Müren’in geçtiği cümle şöyle:
“O zamanlar ‘Zeki Müren gibi’ olmak, eşcinsel olmak, hak talep edilip adı konulmadığı sürece, özellikle kadınlar tarafından kabul gören bir olguydu.”
Koymayı düşündüğüm dipnot ise şöyle:
“Zeki Müren, ünlü bir Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı, oyuncu ve şairdi (1931–1996). Zeki Müren cinselliği hakkında hiçbir zaman kamuoyuna açıklama yapmadı. Eşcinsel olduğu genel olarak varsayılsa da, özel hayatını gizli tutmayı tercih etti. Müren, sanatı ve kıyafet tercihleriyle toplumsal cinsiyet rollerine meydan okudu; sahnede sık sık gösterişli ve feminen kostümler giyerdi. Bu durum, o dönemde böyle bir kimliğin açıkça ifade edilmesinin nadir olduğu bir zamanda yaşamasına rağmen, onu Türkiye’deki LGBTQ+ topluluğu için önemli bir figür hâline getirdi.”
Norveçli okuyucuya Zeki Müren hakkında bir dipnot koymamak gibi bir seçeneğim olduğunu düşünmüyorum ve dipnotun içeriğinden de memnunum. Ama, aynı zamanda kitabın yazarı da olduğum için bu böyle. Yoksa dipnotun içeriği, yazarın aktardığı bilgilere, üstelik ideolojik bir bakış açısıyla ek olarak gelmiş olur, yazarın önüne geçmiş olurdu!
Karanlık Atölye’den bahsetmişken, oradan bir örnek verecek olursak, 33. sayfada, “Bu bir kadınlık yazgısı olacak, fakat yöntemine bakacağız. Bir Hayat değil.” diye yazıyor Ernaux. Çevirmen Siren İdemen “Bir Hayat” için şöyle bir dipnot koymuş: “Une Vie. Guy de Maupassant’ın 1883’te Gil Blas gazetesinde tefrika edilen, aynı yıl kitap olarak yayımlanan ilk romanı. ‘Bir kadının gönlünün uyandığı andan ölümüne kadarki hayatı’nı anlatır.”
İnsan yine aynı soruyu, dipnot burada gerekli mi, gerekliyse dozu yerinde mi değil mi? diye sorabilir. Bu dipnot, yine Chat GPT’nin yardımıyla takdir edebildiğim kadarıyla, gerekli bir not olarak görünüyor. Çünkü Une Vie, Fransa’da genel okur tarafından bilinen bir romanmış. Maupassant’ın eserleri, özellikle Une Vie, Fransa’daki ortaöğretim ve lise müfredatında sıkça okutulur; bu nedenle, edebiyatla özel olarak ilgilenmeyen sıradan bir Fransız bile Maupassant’ı ve başlıca romanlarını tanırmış. Çevirmen burada koyduğu dipnot koyarak, sıradan Türk okuyucusunun yazarın burada demek istediği şey konusunda idrakını sağlamak, “kültürel boşluğu” doldurmak zorunda. Dipnotun dozu da yerli yerinde.
***
Bu örneklerin de bize gösterdiği gibi, özellikle teknolojinin çeviri konusunda büyük bir yardım sağladığı bu çağda, edebiyat çevirmeninin seçenekleri, sorumlulukları konusunda yeni sorular ortaya çıkıyor:
Yapay zeka dilsel doğruluğa yaklaşabilir, ama ritim, ton, ironi gibi edebi unsurları tanımaz veya yüzeyleştirebilir. O halde, yapay zekanın ardındaki modelin ürettiğini edebileştiren bir çevirmen, edebi eseri doğrudan çeviren bir çevirmenle aynı sonuca varabilir mi?
“Yeni” çevirmenin dikkat etmesi gereken konular konusunda “meta-çalışmalar” yapmak yerinde olacaktır. Bu tür çalışmalar, İbsen’in “misafir salonu” örneğinde olduğu gibi, bir kelimenin kültürel gölgesinin modelin sunduğundan daha derin olup olmadığı; modelin sunduğu cümlelerin yalnızca kelime düzeyinde değil, cümlenin anlatı içindeki konumuyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği; imgesel yapıyı, sözdizimi oyunlarını vs. gözden kaçırabileceği... gibi konuları ele alarak çevirmene, değişen rolüne doğru yolculuğunda ışık tutacaktır.
Okuyucunun da teknoloji aracılığıyla bilgiye kolayıkla ulaşabileceği bu çağda, dipnot vererek, okuyucunun yazarın yazdıklarından ötesini anlama ve araştırma, veya anlamama ve araştırmama isteği noktasındaki özgürlüğüne müdahale etmek yerinde bir tutum mudur? Belki de bu, üzerinde bile durulması gerekmeyen, önemsiz bir konu mudur? Ya da okuyucunun bunu her zaman olumlu karşılayacağı varsayımından hareket edebilir miyiz?
Kütüphanecilerin rollerinin, uzmanlığa ve danışmanlığa doğru dönüşümü gibi, çevirmenliğin de uzmanlık ve yaratıcılık yönlerinin daha ön plana çıkması yönündeki dönüşümünde, çevirmenin daha çok dipnot kullanması ve bu notların daha açıklayıcı bir hal alması, bu dönüşümün zorunlu ve faydalı bir enstrümanı mıdır?
Yapay zekâ çevirmeni ister istemez “daha çok bilgi bilen” kişiye dönüştürür ve bu durum, gereğinden fazla açıklama, yazarın önüne geçen dipnotlar, kültürel fazlalık eklemeleri gibi riskler yaratır. Çevirmen notu aslında ne zaman gereklidir ve içeriğinin “dozu” ne kadar olmalıdır?
Çevirmenin misyonu sadece “çevirmek” olarak mı kalmalıdır yoksa yazarın hedef dilde “idrak”ına ne kadar yardımcı olsa o kadar iyi midir? Yazarın her zaman bunu istediği varsayımında bulunabilir miyiz?
Çeviride emek ve araç dengesi nasıl korunabilir? Çevirmenin şunu kendine sürekli sormasıyla mı belki: “Ben burada ne yaptım?”, “Model ne yaptı?”, “Yazar ne söyledi?” ve “Bu üçü arasındaki denge doğru mu?”
Yapay zekânın katkısı saklanmadan ve çevirmenin yaratıcı katkısı basitleştirilmeden, çeviride etik görünürlük nasıl sağlanmalı?
Çevirmen modele rağmen veya modelin yardımıyla, kendi sesini kaybetmeden, Hasan Ali Yücel’in dediği gibi, “eseri kendi idrakinde” nasıl yeniden yaratabilir?
Bu sorular ilgi bekleyen sorular ve cevapları da kuşkusuz çevirmenden çevirmene değişebilir. Ben kendi adıma, Chat GPT’nin sürekli yanıbaşımda olduğu çalışma ortamında, notları kullanışımın rastgele değil, bilinçli bir yöntemin parçası olmasına gayret edeceğim. Bu yöntemi belirleyen temel ilkemin de şu olması icap ettiğini düşünüyorum: Yazar kaynak metinde ne kadar görünür ve anlaşılırsa, hedef metinde de –ne daha az, ne daha çok– tam o kadar görünür ve anlaşılır olmasını sağlamak!
Belki de yapay zekâ çağında çevirmenin en asli görevi, tam da bu dengeyi her metinde yeniden kurmak; görünmez yardımcısıyla birlikte, görünür olanın yine yazar olmasını sağlamaktır.




