Karlı dağlarla çevrili bakir topraklarda karanlık bir gece. Erkekler toplanmış, soğuğun içinde tazı yarışı için tavşanları yem ediyorlar. Birkaç dakika içinde tazı yarışlarına ayakçılık eden Beko (Sermet Yeşil) tavşanları tazıların önüne sürmeye başlayacak. Tavşanlar kaçacak, tazılar kovalayacak ve erkekler için şiddet ve eğlence ekonomisinin kapıları açılacak. Daha ilk sahnelerden fark ederiz ki şiddet seyirlik bir unsur haline gelerek sıradanlaşmış, kolektif bir rutine dönüşmüştür. Böylece Seyfettin Tokmak’ın Tavşan İmparatorluğu filmi bize pastoral güzelliğe dalacağımız bir filmden ziyade şiddet ile ayakta kalan eril tahakküm dünyasına tanık olacağımızı sezdirir.
Ancak bir şeyi daha fark ederiz. Bu taşra düzeninin tam ortasında büyüyen Beko’nun on iki yaşındaki oğlu Musa (Alper Kaya) izlediklerinden rahatsızdır, bu düzenin mantığını içselleştirmez. Beko nasıl küçük taşranın büyük adamı ve yarış ekonomisinin patronu Muzaffer’e (Kubilay Tunçer) yaranmak için hayvanları yarışa hazır ediyorsa, Musa da kurtulan tavşanları gizlice bulup artık işlevini yitirmiş bir maden ocağında onların bakımını üstlenmektedir. Baba-oğul arasındaki kırılma, yani taşra düzeni ile içindeki ufak çatlak kendini gösterir.
Ben bu yazıda Tavşan İmparatorluğu üzerine detaylı bir film analizi yapmaktan ziyade daha ilk sahnelerden kendini belli eden ve tüm filme yayılmış bir mikrokozmos analizi yapacağım. Bu mikrokozmos bize ne anlatır? Nasıl ayakta durur ve içinde barındırdığı kırılgan karşıtlık ne ifade ediyordur? Gramsci’nin hegemonya kavramının bu mikro-evreni keşfetmenin en doğru aracı olduğunu düşünüyorum. Tam tersi de geçerli: hegemonya kavramını ve analizlerini içselleştirmek için Tavşan İmparatorluğu’na bakmak oldukça işlevsel duruyor.
Gramsci’nin HapishaneDefterleri’nde geliştirdiği hegemonya kavramı, hegemonya ile zor/dominasyon temelli güç arasındaki farkı açıklar. Diktatörlüklerde, tiranlıklarda ve totaliter rejimlerde uygulanan dominasyon temelli güç, baskı ve cezaya dayanırken, hegemonya temelli güç, baskının yanında rızayı da beraberinde getirir. Gramsci’nin Batı burjuva devrimlerinde gördüğü gibi, hegemonya yalnızca zor ile değil, alt sınıfların rızasının kazanılmasıyla inşa edilmiştir. Bu durumda hegemonya, baskı ve rızanın sürekli dengelendiği ve sosyal, politik ve ekonomik güç alanları arasındaki ilişkiselliktir. Perry Anderson’ın ifadesiyle hegemonya “rıza olmadan düşünülemez, zor olmadan uygulanamaz.”
Filme dönecek olursak, Tavşan İmparatorluğu’nda hegemonya, taşrada gözlemlenen sıradan şiddetin ötesinde, çok katmanlı bir ilişki ağı üzerinden işler. Öncelikle, hegemonik düzenin temeli devlet ve onun kurumlarıdır. Sosyal yardım sistemleri, engellilik kategorileri, okullar ve yerel bürokrasi bu düzenin görünür kurumlarını oluşturur. Devlet bu kurumlar aracılığıyla hem zor hem de rıza üretir: yalnızca yasaklar ve cezalarla değil, aynı zamanda ekonomik bağımlılık ve sosyal ödüller aracılığıyla alt sınıfların yaşamlarına nüfuz eder. Bu örgütlenmeden faydalanan yerel aktörlerden biri Muzaffer’dir. Özel bir engelli okulunun yöneticisi olan Muzaffer taşrada geçimini sağlayamayan ailelerin çocuklarını toplayıp onları engelli gibi davranmaya zorlayarak hem çocukları hem engellilik halini kurduğu ekonomi modeli için sömürü araçlarına dönüştürmüştür. Böylece devletin sunduğu imkânları yerelde yeniden dağıtırken muhtaç ailelerle bölüşüm mekanizması kurmuştur. Diğer bir yandan da tazı yarışlarının patronu olarak taşrada kendine bir başka ekonomi daha geliştirmiştir. Şiddetin ve eğlencenin iç içe geçtiği bahis ekonomisi aynı zamanda taşra gecelerinde tavşanların kurban edildiği, tazıların sömürüldüğü erkeklik ritüeli fonksiyonu da sağlar. Muzaffer, sosyal yardım beklentisi ve eğlence-şiddet ekonomisiyle beraber baskı ve rıza arasındaki dengeyi sürdürür. Hegemonik düzenin devamlılığını çocukları, engelliliği ve hayvanları sömürdüğü masumiyet ekonomisine bağlar.
Beko ise bu düzen içinde bir alt aktördür. Beko, yalnızca Muzaffer’in şiddetine ve otoritesine boyun eğmez; aynı zamanda rızasını ekonomik beklentiler üzerinden üretir. Ciddi geçim sıkıntısı çeken Beko oğlunu Muzaffer’in bölüşüm ekonomisine teslim eder. Muzaffer’in yönlendirmesiyle engelli olmadığı halde Musa’yı engelli gibi davranmaya zorlayarak devletten maaş alacağını umar.Engelli maaşı alma beklentisi bir yandan da Beko’yu Muzaffer’in ayakçılığına yönlendirir. Burada önemli olan, hegemonya ilişkilerinin basit bir zor uygulamasıyla değil, rızanın üretildiği ve karşılıklı çıkarın devrede olduğu bir düzen olarak kurulmasıdır. Beko’nun uyumu hegemonik sistemin etkinliğini gösterir.
Ancak hegemonya hiçbir zaman tamamlanmış değildir. Baskı ve rıza arasındaki ilişki önemlidir, zira bu denge hegemonik gücün statik bir durum değil, sürekli yeniden üretilen ilişkiler ağı olduğuna işaret eder. Yani dikkatimizi çeken nokta şudur: eğer hegemonik güç zor ve rıza arasında bir denge meselesiyse, bu dengenin bozulma ihtimali de vardır. Bu sebepten, hegemonya nihayete ermiş, kendi içine kapanık bir sistem değil, sürekli yeniden inşa edilen, kırılgan bir dengedir. Gramsci bu noktada hegemonya ve direniş arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeker. Hegemonyanın kırılgan yapısı direniş hareketlerine açıktır ve direniş bir anda fırtınalar koparan büyük hareketler şeklinde gelmek zorunda değildir. Direniş güç-rıza dengesindeki kırılganlıktan beslenerek ortaya çıkar, süreçseldir.
Yukarıda değindiğim gibi, filmin başında görürüz ki alt sınıfların içinde bu düzenin kırılganlığını gösteren çatlaklar zaten vardır. Musa, tazı yarışları ve şiddet ekonomisinin mantığını içselleştirmediği gibi yarıştan kaçan tavşanları gizlice kurtarır, ormana konmuş kafesleri parçalar, tavşanların yaraları varsa iyileştirir ve bakımlarını üstlenir. Bu eylem küçük görünebilir, ancak anlamı büyüktür. Musa’nın tavşanları kurtarma çabası, şiddet-eğlence ekonomisine katılmayı reddeden bir etik-ilkesel karşı harekettir. Bu hareket hegemonik düzenin herkes tarafından içselleştirilmediğini, direnişin her zaman büyük isyanlar şeklinde ortaya çıkmadığını, bazen küçük, sessiz ve kırılgan oluşumlar şeklinde başladığını gösterir. Musa’nın küçük direniş hareketi hegemonyanın kırılganlığını temsil eder. Ve en önemlisi, çatlak varsa bunun büyüyebileceğinin ihtimali de vardır.
Bu noktada altını çizmemiz gereken önemli bir başka mesele daha vardır. Gramsci’nin vurguladığı gibi baskıcı-hakim sınıflar da, baskılanan sınıflar da kendi içlerinde bütünleşik, homojen yapılar değildir. Tarihsel olarak eşitsizliklerle ve farklı sosyo-ekonomik ve siyasi hiyerarşilerle örülmüş bir toplum, doğal olarak çok katmanlı heterojen bir yapı taşır. Gramsci subaltern (madun) olarak nitelendirdiği alt sınıf ve marjinal grupları “tanım gereği bütünleşik değildir” (1971: 202, 206) diye açıklar. Bu parçalanmışlık, farklı çıkarları, beklentileri ve ilgileri beraberinde getirir. Sonuç olarak, bu heterojenlik, hegemonya örgütlenmesinde kritik bir rol oynar: aynı zor ve rıza mekanizması, alt sınıfları oluşturan farklı konum ve çıkarlarla farklı biçimlerde temas eder. Dolayısıyla, alt sınıflar kendi içlerinde homojen olmadıkları gibi hegemonyaya verecekleri rıza da eşdeğer olmayacaktır.
Yine filme dönersek, Nergis karakteri, bazı eleştirilerde Musa’nın ilgilendiği kurtarılan kadın figürü şeklinde okunmuş olsa da, ben bu okumayı yeterli bulmuyorum. Nergis figürü pekala bir başka oğlan çocuğu olarak da kurgulanabilirdi. Fakat kız çocuğu olarak kurgulanması heterojen yapı içinde okulun temizliğini ve bakımını üstlenen, düzeni sağlayan ve oğlan çocuklarını yönlendiren kadın kimliği olarak karşımıza çıkar. Bu kimlik, güç ve rıza ilişkilerine yeni bir boyut ekler. Nergis yalnızca bireysel değil, hegemonya içinde farklı bir sosyal işlevle bütünleşmiş kadın karakteridir. Nergis’in temizlik yaparken takındığı ifadeden, çöpleri atarkenki yürüyüşünden, Musa’nın kendisine arkadaş olsun diye getirdiği tavşana duyduğu ilgiden anlarız ki içinde bulunduğu hayattan ve büründüğü rollerden memnun değildir.
Aynı şekilde, Beko karakteri de basit bir “rıza gösteren, işlevsiz baba” olarak okunamaz. Beko’nun hegemonya içindeki uyumu, yalnızca kendi çıkar hesabına dayalı değildir; aşırı yoksulluk, çaresizlik ve hayatta kalma zorunluluğu onu bu uyuma iter. Ancak, Beko oğlunun tavşanlarla kurduğu ilişkiyi gördükçe, onun isyanını gözlemledikçe ve oğlunun güvenliği söz konusu olduğunda, kendi konforunu ve çıkarını aşarak direniş potansiyelini aktive eder.
Bu okuma, Nergis ve Beko’yu basit arketipler olarak görmekten kaçınmamıza yardımcı olur. Onlar ne “aşık olunan genç kız” ne de “işlevsiz baba” figürleriyle sınırlıdır. Heterojen alt sınıflar içinde zaten oluşmuş olan çatlağa müdahale eden, onu büyütmeye meyillenecek aktörlerdir. Örneğin, devletin ve Muzaffer’in vaatlerinin tutmayacağını gören ve Musa’nın karşı duruşunu anlamaya başlayan Beko’nun babalık koruma içgüdüleriyle de birlikte Musa’nın kaçma anında Muzaffer’i yanlış tarafa yönlendirmesi, hegemonya zincirindeki çatlağı büyüten bir müdahale örneğidir. Benzer şekilde Nergis Musa’nın okuldaki zorbalıklara verdiği tepkilere kayıtsız kalmaz ve Musa’nın tavşanlarla kurduğu izole dünyayı ve oradaki korunaklı atmosferi keşfeder. Yani Nergis Musa’ya yüce bir sevgi beslediğinden ya da erkeği tarafından kurtarılmayı bekleyen bir kadın olduğundan değil başka türlü yaşamanın var olabileceğini sezdiği için Musa’nın çabasına ortak olur. Bu bağlamda, Musa’nın tepkileri ve duruşu, hegemonya içinde zaten oluşmakta olan çatlağın büyümesine aracılık eder. Böylece film, hegemonyaya karşı direniş zincirinin salt bireysel aydınlanmayla değil süreç içinde gelişen, baskıya alternatif başka dünyaların mümkün olduğunu örgütleyen hareketlerle de büyüyebileceğini gösterir.
Son olarak, hiyerarşi zincirinin en alt katmanında konumlanan hayvanlara, özellikle tavşanlara değinecek olursak, onların varlığı, masumiyeti ve sömürüsü Musa’nın harekete geçmesine ciddi etki eder. Musa yalnızca kendisinin ve Nergis ve babası gibi güçsüzlerin değil aynı zamanda kendini en koruyamayan masum canların da yaşam alanlarını savunur. Bu bağlamda tavşanlar hegemonyanın tamamıyla görmezden geldiği harcanacak canlar olmaktan çıkıp Musa’ya yeter dedirten, direnişin tetikleyici öğelerinden birine dönüşür. Böyle düşünüldüğünde Musa’nın tavşanları kurtarması yalnızca “maneviyat” olarak okunmamalıdır. Bu, hegemonya içindeki çoğul seslerin kendini gösterme biçimleridir.
Musa’nın öncülüğünde Nergis’in sorumluluk alması ve nihayet Beko’nun müdahalesi hegemonik düzenin sürekliliğinin garanti olmadığını ve her zaman direniş potansiyeli taşıdığını gösterir. Filmin sonundaki Musa, Nergis, tavşan sahnesi elbette hegemonya karşısında kazanılmış topyekûn bir devrim değil, süreçsel ve yerel bir çatlak ya da başlangıçtır ve Musa’nın son karedeki gülümsemesi bu çatlaklardan doğan umudun işaretidir.





