“Doğu’da Hayat Ucuzdur”: Belirsizlikler Çağı’nın Jeopolitik Kodları

Son dönem küresel siyaset tartışmalarında en çok öne çıkan kavramlardan biri şüphesiz jeopolitik. Münih Güvenlik Konferansı’nda Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, kurallara dayalı liberal dünya düzeninin ortadan kalktığını ve büyük güç siyasetinin yaşandığı yeni çağda özgürlüğün garanti altında olmadığını dile getirdi. Konferansın bir diğer oturumunda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise “eski dünya artık yok ve biz yeni bir jeopolitik çağda yaşıyoruz” şeklindeki sözleriyle benzer bir tespitte bulundu.

Kavramın yıllar sonra yeniden popülerlik kazanması elbette ki tesadüf değil. Zira jeopolitiği güç mücadelesinden, güvenlik politikalarından ve savaşlardan ayrı düşünmek pek mümkün değil. Bu nedenle, küresel ölçekte büyük siyasal değişimlerin yaşandığı bugünlerde en çok başvurulan kavramlardan biri haline gelmiş durumda. Jeopolitiğin güç, güvenlik ve şiddet ile kurduğu bu sıkı bağ, kavramın bazı çevrelerde neden nefret uyandırdığını da net bir şekilde açıklıyor. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle 1970’ler ve 1980’lere kadar, Japon emperyalizmi ve Nazi Almanyası ile ilişkilendirildiği için kavramın kullanımı büyük ölçüde terk edilmişti. Bugün dünya yeni krizlerin eşiğindeyken, ABD’den Rusya’ya, Çin’den Hindistan’a, Türkiye’den İsrail’e ve Avrupa Birliği’nden BRICS’e kadar birçok devletin ve devletüstü kurumun politik söyleminde jeopolitik yeniden belirleyici bir çerçeve haline gelmiş vaziyette.

Mevcut norm temelli uluslararası sistemin ciddi bir krizde olduğu artık yadsınamaz bir gerçek. Son dönemde art arda yaşanan gelişmeler, bu krizi hiç olmadığı kadar görünür kıldı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle sarsılan Avrasya güvenliği, 7 Ekim sonrası Batı’nın içine düştüğü normatif açmazlar ve herkesi ters köşe etmesiyle bilinen Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü bu krizin başlıca durakları oldu. Buna paralel olarak, Hindistan’ın Modi öncülüğünde Hindutva temelli ideolojik dönüşümü, Çin’in Güney Çin Denizi’nde sertleşen egemenlik iddiaları ve Türkiye’nin Akdeniz-Kafkasya-Ortadoğu üçgenindeki bölgesel hamleleri, güç dengesinde yeni arayışların olduğunu gösteriyor. ABD ve İsrail’in, diplomatik görüşmeler henüz devam ederken İran’a saldırması ise söz konusu uluslararası düzenin temellerini sarsan (şimdilik) son darbe oldu.

‘Belirsizlik Çağı’nda ortaya çıkan bu gelişmeleri anlamlandırmak amacıyla farklı jeopolitik perspektiflerden pek çok sayıda analiz yapıldı/yapılıyor. Bu analizlerin önemli bir kısmı ise Soğuk Savaş sonrası Avrupa ve ABD öncülüğünde kurulan uluslararası sistemde yaşanan kırılmaları ön plana çıkarmak şeklinde. Bu kırılmaların varlığını kabul etmekle birlikte, fikrimce ortaya çıkan jeopolitik denklem Batı-merkezli uluslararası düzenden bir kopuşu işaret etmekten ziyade onun radikal bir devamlılığını yansıtıyor. Söz konusu devamlılık ise üç temel boyutta kendini gösteriyor: şiddetin yeniden üretimi, küresel eşitsizliğin/imtiyazın korunması ve yeniden Batılılaş(tır)ma.

Jeopolitik, özünde 20. yüzyıldaki emperyal güçlerin stratejik ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere geliştirilmiş bir kavram. Dolayısıyla gücü merkeze alan, istediğini şiddet yoluyla elde etmekten çekinmeyen ve coğrafyayı bu amaç doğrultusunda bir araç olarak kullanan bir zihniyetin ifadesi olarak da okunabilir. Ramon Grosfoguel’e göre Batı merkezli modern dünya sistemi son 500 yıl boyunca belirli bir şiddet mantığıyla ilerledi. Bu mantık 16. yüzyılda “ya Hıristiyanlaş ya da seni vururuz”, 19. yüzyılda “ya medenileş ya da seni vururuz”, 20. yüzyılda “ya kalkın ya da seni vururuz”, 20. yüzyılın sonlarında “ya neoliberalleş ya da seni vururuz” ve 21. yüzyılın başında “ya demokratikleş ya da seni vururuz” söylemleriyle kendini gösterdi.[1]

Bugün ise bu zincire yeni bir aşamanın eklendiğini söylemek mümkün: “Ne olursa olsun seni vurabiliriz”. Önceki dönem(ler)de normlar, şiddetin hangi istisnai durumlarda kullanılabileceğini ve bu istisnaların hangi aktörler (ki bu genellikle ABD demekti) tarafından uygulanabileceğini belirleyen araçlar olarak işlev görüyordu. Bugün ise bu tür meşruiyet söylemlerine dahi ihtiyaç duyulmadan güç kullanımı mümkün hale gelmiş vaziyette. Dahası, son dönemde Grönland örneğinde görüldüğü gibi, bu şiddet tehdidi artık Batılı aktörlerin kendisini de hedef alabilecek bir niteliğe bürünmüş durumda. Bununla birlikte, özellikle Küresel Güney ve Üçüncü Dünya ülkeleri açısından bakıldığında ise bu gelişme şiddetin sürekliliğine işaret ediyor.

İkinci boyut küresel eşitsizliğin/imtiyazın korunması. 2008 küresel finans krizi neoliberal politikaların kırılganlığını ortaya koyarken Batı ekonomilerini ciddi bir krize sürükledi. Buna karşın Çin’in devlet ve kalkınma merkezli ekonomisi büyümeye devam etti ve bu model (özellikle demokratik olmayan) birçok ülke için alternatif bir ilham kaynağı haline geldi. Bu gelişme Batı kapitalizmi açısından ciddi bir meydan okuma oluşturdu. Uzunca süredir dünyanın farklı bölgelerini kendi siyasal ve ekonomik çıkarları doğrultusunda kontrol altında tutan Batı, bu imtiyazını kaybetmemek için küresel sistemden kopma eğilimi gösteren ya da bu sistemi dönüştürmeyi hedefleyen aktörleri güvenlik tehdidi olarak kodlamaya ve baskı altına almaya yöneliyor.

Üçüncü boyut ise Walter Mignolo’nun kavramsallaştırdığı “Yeniden Batılılaşma (Rewesternization)” süreci.[2] Mignolo’ya göre son dört-beş yüzyıldır süren Batı hegemonyası, bağımsızlık hareketlerinin yükselişiyle birlikte ciddi bir türbülansa girdi. Özellikle Bandung ruhunun yeniden canlanması ve Çin’in Küresel Güney’de Batı’ya bir alternatif olarak belirmesi, Batılı aktörlerin hiyerarşi temelli kurduğu düzeni sorgulayan önemli gelişmelerdi.

Ancak son dönemde ortaya çıkan “Yeniden Batılılaş(tır)ma” eğilimi, bu meydan okumaları bastırmayı, Batı-merkezli küresel düzeni korumayı ve kapitalizmin yaşadığı yapısal krizi aşmayı amaçlıyor. Bu çerçevede, Marco Rubio’nun yukarıda bahsi geçen konferansta yeni bir “Batı Yüzyılı” inşa etmek için dinamik bir ruha ihtiyaç olduğunu vurgulaması; Batı’nın diğer medeniyetler üzerindeki egemenliğini yeniden tesis etmesi gerektiğine işaret etmesi; kritik mineraller ile tedarik zincirlerini kontrol etmenin ve Küresel Güney’deki pazarları kazanmanın önemine dikkat çekmesi,[3] Walter Mignolo’nun “yeniden Batılılaşma” tespitleriyle paralellik gösteriyor.

Fransız yazar Jean-Baptiste Alphonse Karr’a atfedilen meşhur sözdür: “Ne kadar çok şey değişirse, o kadar çok şey aynı kalır.” Jeopolitiğin yeniden sahneye dönüşü de bu sözü doğrular nitelikte. 20. yüzyılın başında sömürgeci hedeflerin coğrafi izdüşümlerini anlamak için ortaya atılan ve her savaş döneminde hortlayan bu kavram, seneler sonra yeniden dolaşıma girmiş durumda. Hatta öyle ki Friedrich Ratzel’in “Lebensraum (Yaşam Alanı)” ve Carl Schmitt’in “Grossraum (Büyük Alanlar)” fikirleri gibi eski kavramlar bile yeni dönemi anlamlandırmak için tekrar konuşulmaya başlandı.

‘Belirsizlikler Çağı’nın gerçekten birçok jeopolitik belirsizlik barındırdığı doğru. Ancak bu belirsizlikler küresel bir karmaşadan ziyade, büyük oranda Batı’nın kendi krizini ve bu krizin maliyetini dünyanın sırtına yüklemesinin bir sonucu. Dün normları istisnalaştırarak hegemonyasını konsolide eden Batı, bugün bu belirsizliği herkese pay ederek aynı amacı sürdürüyor. Dünyanın geri kalanı için ise bu ‘belirsizlik’ net bir ‘belirlilik’ içeriyor: eşitsizlik ve şiddet artık normatif gerekçelere dahi ihtiyaç duymadan devam edecek.

Vietnam Savaşı’nı yöneten ve üç milyon insanın ölümüne sebep olan General William Westmoraland, bir röportajda “Doğu’da hayat ucuzdur” demişti.[4] Aradan geçen 50-60 sene bunu kanıtlar nitelikte. Soğuk odalarda soğukkanlı uzmanlar, ‘jeopolitik’ hedefleri gerçekleştirmek için ‘stratejik’ kararlar alıyor. Artık ‘Belirsizlik Çağı’nın jeopolitiği, Susan Sontag’ın ifadesiyle, ‘ucuz hayatlar’ı tehlikeye atan “modern türden bir kıyamet”:

“Değişmeyen bir modern senaryo: Kıyamet görünür gibi olur ve hiçbir şey olmaz. Ancak, yine de görünür gibidir. Modern türden kıyametlerden birinin sancılarını yaşıyor gibiyiz. Gerçekleşmeyen, sonucu belirsiz kalan bir kıyamet var: başımızın üzerinde dünyanın etrafında dolaşan, tüm yaşamı defalarca yok edebilecek nükleer başlıklar taşıyan füzeler, şimdilik patlamamış olanlar. Bir de gerçekleşmekte olan, fakat en çok korkulan sonuçları doğurmamış gibi görünenler var[…]Kıyamet bugün artık uzun bir dizi filmdir. Ama adı ‘Kıyamet, şimdi’ değil, ‘Kıyamet, bu andan itibaren’dir”.[5]


[1] Ramon Grosfoguel (2009). A Decolonial Approach to Political-Economy: Transmodernity, Border Thinking and Global Coloniality. Kult 6 - Special Issue

[2] Walter D. Mignolo (2011). The Darker Side of Western Modernity: Global Futures, Decolonial Options. Durham & London: Duke University Press

[3] Sarah Shahim ve Yashraj Sharma (16 Şubat 2026). Marco Rubio wants to build a ‘new Western century’. Will Europe join?. Link: https://www.aljazeera.com/news/2026/2/16/marco-rubio-wants-to-build-a-new-western-century-will-europe-join

[4] Peter Davis (1974). Hearts and Minds (Belgesel).

[5] Susan Sontag (1989). AIDS and Its Metaphors. ‎ New York: Farrar, Straus and Giroux