Tiranlıkla Sessizlik Arasında: Arap Toplumlarındaki Çürümeyi Anlamak

Arap coğrafyası yalnızca münferit krizlerle karşı karşıya değil; kültürel içe kapanmanın, denetimsiz iktidarın, tereddütlü seçkinlerin ve artık anlamını yitirmiş, geçerliliği tükenmiş ideolojilerin on yıllar boyunca birikmesiyle oluşmuş derin bir yapısal çöküşün içine sıkışmış durumda.

Toplumlar, kendini sürekli yeniden üreten bir kısır döngünün pençesinde: merkezî iktidar çoğulculuğu bastırıyor, seçkinler sessizlik ile suç ortaklığı arasında gidip geliyor, siyasal söylem ise kutuplaşma içinde parçalanarak gerçek diyalog ve reform için neredeyse hiç alan bırakmıyor. Çürüme sistemik, gerileme yöntemli, sonuçlar ise geniş kapsamlı.

Ünlü âlim, filozof ve sosyolog İbn Haldun, adaletsizliğin uygarlığın yıkımının habercisi olduğunu söylemişti. Onun bu hükmü, bugünün gerçekliğini ürkütücü bir isabetle aydınlatıyor. Despotizm toplumsal dayanışmayı aşındırır, kurumsal bütünlüğü kemirir ve yönetimi kamu yararını koruyan bir mekanizma olmaktan çıkarıp ayrıcalığın, tahakkümün ve otoriter sürekliliğin aracına dönüştürür. Hukuk tarafsızlığını yitirdiğinde ve kurumlar sarsıldığında, adaletsizlik yalnızca var olmakla kalmaz; toplumun içine yerleşir, bağları çürütür, güveni aşındırır ve her düzeyde yabancılaşma üretir.

İçselleştirilmiş Boyun Eğme

Denetimsiz iktidar yalnızca açık zor kullanımına dayanmaz; yurttaşların sessiz suç ortaklığından da beslenir. Boyun eğmeye alışmış olanlar ya da adaletsizliği güvenlik veya kişisel çıkar adına meşrulaştıranlar, farkında olmadan kendi özgürlüklerini aşındıran istismarları fiilen meşrulaştıran ortaklara dönüşür. Sorumluluk dağılır; suçluluk, mağduriyetle iç içe geçer. Nobel ödüllü yazar Necib Mahfuz’un El-Karnak’ta gözlemlediği gibi, “Hepimiz suçluyuz ve hepimiz kurbanız.” Fırsatçılık, korku ve sessizlik birleşerek adaletsizliği olağanlaştırır; olağanüstü olması gereken şey sıradan görünmeye başlar.

Seçkinlerin Geri Çekilişi ve Ele Geçirilmesi

Tarihsel olarak seçkinler, vicdanın ve ahlaki rehberliğin taşıyıcısıdır. Onlar geri çekildiğinde, ikircikli konuştuğunda ya da rejimlerle söylemsel düzeyde hizalandığında, otoriter yapılar güçlenir; siyasal söylemi aydınlatmanın değil çarpıtmanın aracına dönüştürürler. Bu geri çekiliş, ahlaki ve siyasal bir boşluk yaratır: yurttaşlar direnebilecekleri yerde uyum sağlar, sessizlik rasyonel görünmeye başlar, adaletsizlik ise alışkanlık halini alır. İktidar denetimsiz biçimde genişler, kurumlar çöker, reform imkânları da her geçen gün daralır.

Dışlayıcı Bir Mekanizma Olarak İdeoloji

Dışlayıcı ideolojiler, siyasal alanın daraldığı yerlerde serpilir. Kamusal söylem karşıt bloklar halinde sertleşir; farklılık tehdit, eleştiri ise ihanet olarak yeniden kodlanır. İktidar, düşünsel kapanmayla birlikte kutuplaşmayı kurumsallaştırır, otoriter yeniden üretimi süreklileştirir ve yurttaşlık normlarını içini boşaltarak aşındırır. Toplum korku ve ideoloji eksenlerinde parçalandıkça toplumsal bağlar çözülür.

Gerçek Demokrasinin Yokluğu

Arap dünyasının büyük bölümünde gerçek demokrasinin yokluğu artık gizli bir kusur değil, siyasal hayatın belirleyici gerçeği. Seçimler tercih mekanizması olmaktan çok meşruiyet ritüelleri olarak sahneleniyor. Kurumlar var ama çoğu kez gerçek bir bağımsızlığa sahip değiller; medyanın geniş bir bölümü de iktidarı denetlemek yerine onun adına konuşuyor.

***

Denetimsiz iktidar yalnızca açık zor kullanımına değil, yurttaşların sessiz suç ortaklığına da dayanır.

Bu ortamda haklar dili çoğu zaman yalnızca bir gösteriden ibaret kalır. Hesap verebilirlik sonsuza kadar ertelenir; hukuk ise adalet dağıtmanın değil itaati dayatmanın aracına dönüşür. Zamanla sonuçlar birikir: ekonomiler durgunlaşır, kamusal kurumlar aşınır ve giderek daha çok genç, hayal kırıklığı ve umutsuzluk içinde geleceğini başka yerlerde aramaya yönelir.

Ortaya çıkan şey bir fasit dairedir. Siyasal kapanma ekonomik zayıflığı besler; ekonomik zayıflık toplumsal huzursuzluğu derinleştirir; huzursuzluk ise yavaş yavaş teslimiyete dönüşür. Başlangıçta siyasal bir eksiklik gibi görünen şey, zamanla daha geniş bir gerilemeye dönüşür; durgunluk normalleşir, umut ise giderek kıtlaşır.

Çağdaş Krizi Oluşturan Üçlü

Arap dünyasının büyük bölümünde toplumları sıkıştıran üç güç birleşiyor: hesap vermeyen yöneticiler, mütereddit ya da suç ortağı seçkinler ve dışlayıcı ideolojiler. Bunlar birlikte kurumları sessizce aşındırıyor, tartışmayı bastırıyor ve yurttaşlık hayatının içini boşaltıyor.

Uygarlık adalet, etik sorumluluk ve hesap verebilirlik olmadan yaşayamaz. Bu sütunlar çöktüğünde, gerileme kendi kendini besler: iktidar denetimden kaçar, seçkinler eylemden geri durur, ideoloji ise çoğulculuğun alanını daraltır.

Bu döngüyü kırmak yalnızca reform değil, cesaret gerektirir. Toplumlar istismarları açıkça teşhir etmeli, ortak ilkeleri savunmalı ve elverişsiz olduğunda bile diyaloğu sürdürmelidir. Ancak o zaman denge yeniden kurulabilir ve gerileme tersine çevrilebilir.

Otoriterliğin Kök Salması

Otoriterlik yalnızca zor yoluyla değil; normların aşındırılması, sapmanın normalleştirilmesi ve söylemin bastırılması yoluyla da tahkim edilir. Yapısı da, bilinci de parçalanmış toplumlar, uzun süreli baskının, sessizliğin ve düşünsel felcin ürünüdür. Çürüme kaçınılmazmış gibi görünür; oysa, tarihsel ve toplumsal tercihlerin sonucudur.

Seçkin Sorumluluğunun Yeniden Tesisi

Çürüme kader değildir. Reform, seçkinlerin vicdanı yeniden sahiplenmesi, iktidarı sorumlu tutması ve uygulanabilir alternatifler geliştirmesiyle başlar. Kamusal alan, bahaneler ya da çatışma üzerine değil, akla dayalı müzakere üzerine yeniden kurulmalıdır; meşruiyet de tahakkümden değil, adaletten beslenmelidir. Ancak o zaman toplumlar kriz yönetiminin ötesine geçebilir, yapısal işleyiş bozukluklarıyla yüzleşebilir ve haklara, sorumluluğa ve tarihsel bilinçliliğe dayalı bir toplumsal sözleşme tesis edebilir. Adaletsizlik her kuruma sızdığı için, adaleti ve umudu yeniden tesis edecek kararlı bir reforma ve yenilenmiş bir yurttaşlık vicdanına ihtiyaç var.


Çev. Barış Özkul

İlk olarak Alternatives International'da yayımlanmıştır.