Hiçbir yerde yatmıyor, burada yatması
gereken. Ama dünya, onun yanında yatmakta.
O dünya ki, gözlerini açmıştı
kimi çiçekler karşısında.
(Paul Celan, “Boş Mezar”, Ellerin Zamanlarla Dolu)
Başlarken: Defnenin Geçmişi ve Şimdisi
Gündüz Apollon Gece Athena filminin baş kahramanlarından Defne[2], “çığırından çıkmış bir zaman”da; yaşlandıkça yıpranan, o günlerde yani bugünlerde daha fazla tarumar edilen bir dünyada yaşayan bir kadın. Birçoğumuz gibi, İstanbul’da, gayet medeni, kentli,“korunaklı” hayatında yalnız yaşayan, üstelik ana adı Havva baba adı Âdembir yetim. Kahramanımızın İstanbul’daki günlerini filmin izleyicileri olarak çok bilmiyoruz, fakat kendisi bilgisayar programcısı ve büyük ihtimalle her gece saatini kurup uykuya dalıyor.Pek de kimi kimsesi yok, morali bozulduğunda, kafası attığında onu ötekinden kaçırıp sakinleştirecek bir eve ve kulaklıklara sahip. Neyseki Defne’nin de Daphne’yi korumak için hapsettikleri ağacı gibi başını sokacağı, onu koruyacak bir yuvası ve o yuvanın duvarlarıolmuş hep. Ne diyor Defne filmin başlarında yanındaki karakterden -Hüseyin’den- bahsederek; “hangi ara biz olduysak?”[3]Defne ne yapsın; “Biz” olmanın kaygı verici olduğu bir zaman Defne’nin zamanı.
Fakat tüm bu(tekinsiz) ötekine, yani biz olmaya karşı geliştirilmiş onca savunma ve kaçış mekanizmalarına, korunaklılığa, anksiyetik duvarlara, bazen “terörle mücadele” bazen pandemi ve “halk sağlığı” bahanesiyle sokaklardan alıkonulmalara rağmen, Defne’nin başına bir şey gelir. Toplumsal bir gösteride Defne’nin kafasına gaz fişeği gelir, yani “güvenlik güçleri”nin aldığı güvenlik tedbirleri sebebiyle güvenliği sarsılır. Neticede bu çivisi çıkmış dünyanın tarihi aynı zamanda muktedire karşı gelen insanların ve onlara bazen katlederek müdahale eden muktedirlerin tarihi. Ve üstelik Defne nekropolitik bir zamanda, doz doz veya kitlesel olarak ölümün yaşama zerk edildiği bir çağda, güvenli değil güvenlikleştirilmiş bir dünyada yaşar. Herkesin, Defne’nin deDaphne’nin ağaç hapishanesi veya Antigone’nin mağarası misali, ölümle yaşam arasında bir mıntıkaya hapsedildiği bir zaman Defne’nin zamanı.
Kalanlar
İşte o saatten sonra Defne’nin yaşamında hiçbir şey eskisi gibi olmaz; kalanlar ve kolonlarla dolu bir hayat başlar.Filmdeki hayaletlerden Hüseyin’in dediği gibi; dünya Defne’den ve onun bireysel dertlerinden ibaret değil. Haliyle Defne yaşar, yani bazı öteki kimseler gibi gaz fişeğinden ölmez, fakat artık hayaletlerile birlikte.Bir başka ifadeyle, bu fantastik -ve belki tam da bu sebeple hakiki evrende- hayaletler Defne’ye musallat olur. Kahramanımıza görünür (specter), hatta dilleri döndüğünce onunla konuşurlar ve ondan birtakım taleplerde bulunurlar. Defne’nin o noktada bu çağrıya kulak vermekten başka çaresi yok; Hamlet misali onu çağıran kadere gitmek, hatta sonra yine gitmek zorunda kalacak Defne. Hayaletlerinse talebi belli (bir hayaletin talebi ne olabilir); elbette ölmeden önce yarım kalmış bazı işleri var bu hayaletlerin ve Defne’den bu konularda yardım istemekteler. Nihayetinde filmdeki karakterlerden birinin de dediği gibi; bazı hallerdeyaşayanlardan yardım almaları gerekir ölülerin.
Neticede ölen ölmüş ve o an orada dile gelme, fiziksel, canlı dünyaya müdahale etme, kendi olma, var olma olanakları söz konusu değil. Hayalet o an orada bulunmaz ve o an orada olmayan kişi de konuşamaz. Aynı hayvan gibi, adalet ve siyaset hakkında söz söyleyemez bir hayalet. Yokluğuna, yani öldürülmesine ilişkin olanlar da dahil olmak üzere haklarını savunamaz, ne “ben öldüm” ne de filmdeki Nazife misali, bir hayalet gidip kızına, en yakınına bile “bana haksızlık yapıldı” diyebilir. Yaşayan bir yabancı bile olsa bir şekilde mecalini anlatır veya bir hayvan bile henüz hayattaysa en azından bakar, ses çıkartır, acı çekince mesela ses çıkartır. Hayaletlerse suskunluğuyla bile değil namevcudiyetiyleorada olabilir ancak. Zaten ekonomiyle de alakasızdır hayaletler, hesaba vurulamazlar, zira söz konusu olan kimliklerden, hatta türlerden azade, temsil edilmesi söz konusu olmayan biridir.
Fakat aynı hayalet bir o kadar da vardır. Zira hayalet kalarak, hatta yaşayana dahil olarak gider; imgesi kalır geride. Ceddini hiç bilmeyen Defne’ye bile bir kitap (Halikarnas Balıkçısı), bir fotoğraf ve fotoğraftaki ağaçla kadın, bir de üç nesilden miras hayaletlerle iletişim kurma kabiliyeti (veya kimine göre laneti) kalmış. Bu kalanlar da Defne’yi ve cümlemizin ayarını şaşırtır, arayışa iter; bazen yollara düşeriz Defne gibi, bazen bir emaneti alır sandığa koyarız, Bazen Hamlet gibi intikam peşine düşer, bazen de mahkeme salonlarında, Hüseyin’in annesi gibi, Cumartesi Anneleri gibi, Plazo De Mayo Anneleri gibi gidenler için adalet ararız. Yani demem o ki hayaletlerle sadece Defne’nin değil hepimizin kopmaz bağları vardır.Herkes yalnız ölür fakat bu gerçek ölümün toplumsal ve siyasal bir olgu olduğu gerçeğini değiştirmez. Her şeyden önce yaşayan yaşadığını da kendi ölümlülüğünü, sonluluğunu da ötekinin ölümünden bilir, öğrenir.
1984 yılında doğmuş, 2020’lerde annesini arayan Defne gibi geride kalan, kendininkinden başka zamanlar olduğunu da en çok hayaletlerden bilir, hayaletler ile idrak eder. Hayalet şimdi ve buradanın dil, bilme ve hatta anlama, temsil düzenine ait değildir; “vekaletinin devredilebileceği bir şimdiki zamanı olmayan bir zaman”dır[4] hayaletin zamanı. Filmde de fiziksel hayata müdahale edemez ancak aynı hayalet, bu şey (thething) -buna açıksak şayet- “biz”e başka zamanları getirecek, bizi başka zamanlara götürecek. Veya -Benjamin’in bahsini ettiği, belki de sadece hayalini kurduğu- Fransız devrimcilerinin saatleri kurşunladığı an gibi zamanın durduğu, menteşesinden çıktığı bir zamana… Gerçek adalet şimdi ve burada değil gelecekteyse şayet, yaşadıkları adaletsizlikleri bunca hatırlamak zorunda olduğumuz hayaletler, bize adaletin, en azından daha adil günlerin geleceğini hatırlatmış olur; zira onların “elleri zamanlarla dolu”, başka zamanlarla.
Bu başka zamanlar veya başka diyarları hayaletler getirmiş olsa da bunlar hayal ürünü değil. Buradaki hayalet gizemli olana, gizeme değil, fantezi dünyasına veya simülakra değil, bilakis hakikate taşır bizi. Bu bahisle ne Marx’ın hayaletleri hatta ne Defne’nin arkadaşlarıphantom değil specterdır. Yok olmayanın, bastırılanın geri dönüşü gibi hayalet görünür/belirir veya çarpar; “hayaletler bastırılmış tarihsel adaletsizliklerin geri dönüşüdür”[5]. Hayalet gelir, musallat olur; bastırılmış, yok sayılmış geçmiş geri döner, hatta eskisinden daha kuvvetli bir şekilde geri döner ve şimdide burada hak talep eder.
Şu durumda bir kez daha sormak istiyorum: “Bu dünya üzerinde ölmüş bir kişiden daha ölümsüzü var mı? Hayatını kaybetmiş biri geride kalanla, yaşadıkça, habire kaybedenle bağlantıya girmez mi, Polyneikes’inAntigone’yi davet ettiği yerden sorumluluğa, (…) davet etmez mi? Namevcut olan mevcut olanı etkilemez mi?”[6] Hayaletler, Nazife, Hüseyin, Antik Hanım, hatta otel sahibi hanımefendinin eski polis kocası[7]; bizi sorumlu kılmaz mı? Sorumluluklarımız tam da hayaletlerle ve Hayalet’le ilgili değil mi? Öyle. Marx’ın iki hayaletine atıfla Derrida’nın da dediği gibi, etiğin ve (etik yetmez) siyasetin, böylece adaletin ön koşulu ölüye/hayalete saygı ve hatta hayaletle iştigal etmek.
Şahit
Bu meşguliyeti, bu hayalet çalışmasını, üstelik bu kez doğrudan bağlantıya girerek yapan, yapmak zorunda kalan Defne’nin meramı ilk başta annesinin hayaletine ulaşmak, -bir hayaletle konuşur gibi- zaten konuştuğu annesine sorular yöneltebilmek. Bu uğurda hayaletlerin peşinde, antik kentleri dolaşan Defne halihazırda görüştüğü hayaletlerle çeşitli sözleşmelere girişir ve aslında hayaletlere borç verir gibi yardım eder. Bu pek şaşırtıcı değil, nihayetinde sözleşme, pazarlık, borç, ticari alış-veriş temelli bir sistemde kendisine göre kaçış stratejileriyle, “kendine dönük” bir (hani şu çok kutsal) birey olarak yaşar Defne de ve duymayan kulaklara, görmeyen gözlere hayaletler bile hitap edemez. Fakat kahramanımız Defne’ye hayaletler bir kere musallat oldu, artık onun için çok geç;“Hayaletlerin ticaretsiz alış-verişlerinde, söyleşilerinde, dostluklarında ya da yoldaşlıklarında”[8] hayaletler ile yaşamayı öğrenmeli. Kaçmayıp dinleyen, hatırlayan, hatta anlatan, gerekirse (ki genelde gerekir) siyasal sahnede anlatan bir faile dönüşmeli.
(Burası spoiler içeriyor.) Ve zaten yine Defne’nin başına bir şey gelir. Kalanlardan ve kolonlardan İstanbul’a kaçtığı sırada, karşısına Hüseyin çıkar. Temsil edilemez, kamusal alanda hesaba katılamaz, mesela oy veremez Hüseyin bir fotoğraf olarak ve annesine emanet edilmiş bir kayıp olarak karşısında belirir (anti-) kahramanımız Defne’nin. Ve işte annesinin hayaletinin çağırdığı gibi adeta Defne’yi çağırır. Defne el mahkûm kolonlara ve kalanlara geri dönecek, bu çağrı karşısında normal bir yaşam sürerek ve bu yaşamın utancıyla yaşayamayacak. Sonrası sözleşme, borç, eski hale geri getirme değil. Bir nevi dayanışma, vekillik, mümkün olduğunca armağan, kefillik. İngilizce sorumluluk yani, responsibility ifadesi de zaten Latince’dekispondeo fiilinden gelir ve bu da “‘birisi (ya da kişinin kendisi) için birisi nezdinde bir şeyin kefili olmak’ anlamına gelir.”[9] Yalnız bu alıntıyı yaptığım Agamben, bunu yani hukuki bir edim olarak sorumluluk ilkesini yeterli bulmaz ve şehitlik/şahitlik tartışmasını gündeme getirir.
O sırada engin denize karşı otururlarken Defne Hüseyin’e şöyle söyler: “Anlatmana izin vermedim. Seni doğru dürüst dinlemedim. Çok özür dilerim.”Sonra Defne Hüseyin’in annesine gitme teklifinde bulunur. Hüseyin yok der bu teklife ve ekler “Hiçbir yere gitmiyoruz... Yeter ki hikayelerimizi dinle.” Sadece Hüseyin’inki de değil, kadın dayanışması uğruna yüzyıllar önce dönemin muktedirince katledilmiş Antik Hanım’ın, kızını korumak için kocasını öldürüp, kaçak yaşayıp seks işçiliği yapmak zorunda kalmış Nazife’nin ve belki de daha nicelerinin hikayesini dinleyecek bizim Defne; şahitlik edecek onlara.
Şahitlik Yunanca martis yani şehittir,martiriumdur, bu bağlamda Hristiyanlar aynı ifadeyi, şahidi hem ölümü hem de bu ölüme şahitlik etme edimini ifade etmek için kullanır.Yani şahitlik her şeyden önce ölüme, ancak bu şekilde yaşama şahitlik etmektir. Şahitlik “peygamberin mucizesine ve yüce Hakikat’e tanık olmak anlamına geliyor. İlk şahitlerin ardından, bu tanıklık uğruna ve bu tanıklığın imanıyla zulme göğüs gerenler, canını feda edenler de ‘şahit’ sayılmış.”[10] Şehitlik ifadesi ve onun üzerinden kurulan anlatıları şimdilik bir tarafa bırakayım, “şahitlik ahlakı”, şahitlik eylemi”[11]de kutsallık taşır ve gören gözler, duyan kulaklar için adeta kaderdir. Zira “hayatta kalanın (kurtulanın) işi hatırlamaktır; hatırlamamazlık edemez.”[12] Belki tam olarak anlatamaz bir şahit fakat en azından hatırlar. Emine Ayhan’ın da hatırlattığı üzere,Hamlet’teki hayalet de aslında ve her şeyden evvel “beni hatırla/rememberme” der, sonra da “yemin et”.
Ve hatırlayan hatırladığını anlatmak zorunda, o boşluğa, bizzat yaşayan, daha doğrusu ölen olmamanın müsebbibi olduğu kaçınılmaz eksikliğe, belki de yanlışlığa rağmen anlatmak zorundayız; zira ölmüş olan, şimdi ve burada olmayan, hayalet, hiçbir zaman anlatamayacak. O yüzden olsa gerek, Agamben’e göre şahitliğin değeri tam da bu eksiklikten ileri gelir. Geride kalan, ölüme ve yaşama şahitlik eden, tam olarak anlatılması, dile gelmesi imkânsız olanı anlatmaya, hiçliğin sesini çıkarmaya, görüntüsünü sunmaya çalışandır. Yahya gibi kendisi ışık olmasa da ışığa şahitlik edendir; neticede başlangıçta yine de söz vardı, hani şu hayaletlerin edemediği, ancak hayatta kalanın edebildiği o söz. Şahidin, geriye kalıp adalet hakkında konuşanın “mesihsel cılız gücü”dedikleri belki biraz da budur.
Bitirirken: Hüseyin’in Mezarı ve Geleceği
Filmin açılış sahnesinde, Side’ye yeni geldikleri sırada Hüseyin’in sesini duyarız:
“Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!”
Belli ki Hüseyin Antik Hanım karakteri gibi dönemin muktedirleri tarafından “tehlikeli” bulunmuş ve öldürülmüş. Bu yetmemiş bir de onca zaman (anti-) kahramanımızın denize dönmesi engellenmiş; annesinin ve cümle yakınlarının gidebileceği bir mezarıyok. Simgesel olarak kaydedilmekten mahrum bırakılmış ölen de, yakınları da hayat ile ölüm arasında, adeta Antigone’nin hapsedildiği mağarada sıkışıp kalmışlar. Neticede ne ölen gidebilmiş ne kalan vedalaşabilmiş. Hüseyin’e de yakınlarına da yaşamak bile, ölmek bile yasak.
Bu yasak muktedir olmanın şanından; “ölüm üzerinde, ölünün imgesi üzerinde bile tasarruf hakkım var.” Yukarıda ifade ettiğim üzere; şahit olan hatırlar. Bazı devletlerse bu kader benzeri olayı bertaraf etmeyi, özellikle “tehlikeli” kimselerin yaşamına ve ölümüne, böylece mücadelesine dair hatıraları silmeyi veya değiştirmeyi, adeta o kişinin hiç yaşamamış gibi olmasını murat ederler. Haliyle ölen ceset olarak kalsın, ritüeller sayesinde cenazeye dönüşmesin,ölenin bir zamanlar yaşadığına dair bir işaret söz konusu olmasın, (daha yakın tarihe gelindiğinde)bir işaret bir mezar varsa da tahrif edilsin diye uğraşır.Ölüm siyasal ve haliyle hukuki bir meseledir. Nitekim geçtiğimiz Amed Film Festivali’nde, filmin gösteriminin ardından yapılan söyleşide diğer tüm hayaletler hesabını görüp öbür tarafa geçerken Hüseyin’in bunu Defne’nin dostluğuna ve şahitliğine rağmen neden yapamadığı sorulur. Yönetmen Emine Yıldırım için cevap aşikâr; Hüseyin’in meselesi toplumsal mücadelelerle alakalı ve ancak bu mücadeleler içerisinde elde edilmesi mümkün bir talep niteliğindedir.
Ki bu toplumsal mücadelelerin vuku bulduğu siyasal sahne bir nevi yazı sahnesi gibidir. Bazıları yas tutmaktan mahrum bırakılacak, bazı yaşamlar gibi ölümler de kamusal tanınma ve görünürlüğün alanından dışlanmaya çalışılacak lakin illa şahitlik edenler, aktif bir şekilde şahitlik edenler, dinleyenler ve anlatanlar çıkacak. Dahası Hüseyin telekinezi kabiliyetini geliştirip devrim yapamayacak[13] fakat yaşayanları etkilemeye, geride kalanlara emanetler etmeye devam edecek. Şu an burada olmayanla, geçmişte kalmış olanla, henüz olmayanın buluştuğu yerde, geçmişin hayaletleriyle geleceğin komünizm hayaletinin buluştuğu yerde, şimdi ve burada siyasal sahne hep yeniden ve yeniden bozulup yeniden kurulacak.
Vekaleten Defne okumaya başlar ve Rheha namı değer Happala şöyle der:
“Vaktim azalıyor. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Ama pişman değilim. Parıldayacağım. Parıldayarak gideceğim.”
Gelecek parıldayacak, hayaletler ile, Hayalet ile.
* Bu makalenin hazırlanmasında emeği geçen sevgili Ceylan Nur Akgün’e çok teşekkür ederim.
[1]Gündüz Apollon Gece Athena, Yönetmen- Senaryo: Emine Yıldırım, Yapımcı: Dilde Mahalli- Emine Yıldırım, Rosa Film- Ursula Film, Oyuncular: Ezgi Çelik, Barış Gönenen, Selen Uçer, Gizem Bilgen, Deniz Türkali, Lale Mansur, Neyra Kayabaşı, Melih Düzenli.
Film şu an Mubi’de gösterimde.
[2]Şimdi hayatta olmayan annesi tarafından, 1984 yılında ismi Defne koyulan kahramanımız,isminin hikayesini şöyle anlatır: “Apollon genç kız Daphne’ye âşık olur. Kızı taciz eder, kız adamdan kurtulamaz, başka tanrılara yalvarır kurtarsınlar diye, diğer tanrılar kıza acır ve onu Defne ağacına dönüştürür. Sonra Apollon özgürce takılır, kız ömrü boyunca Defne ağacı olmaya mahkûm olur. Ağacın içinde hapis kalır yani.” Gündüz Apollon Gece Athena filminin baş kahramanlarından Defne’nin -sahnedeki herkesi şaşırtan ve rahatsız eden- bu anlatımı belliki Daphne ile kendisi arasında özdeşlik kurduğu yerden olur. Yüzlerce yıl önceye ait mitik bir kahraman, bir nympha ile bizim Defne’nin bu şekilde özdeşleşmesi de şaşırtıcı değildir. Zira tarih ilerlemeden ibaret olmadığı gibi, kadınlar üzerindeki tahakküm Defne’nin çağında da sürer. Meselenin bu veçhesi şimdilik dipnotta dursun.
[3] Hüseyin Defne’yi Side aracında bırakıp, Aydın abisinin mezarına gider. Defne de otele giriş işlemlerini yaptıktan sonra antik kentin içinde yürür ve annesine hitaben olduğu anlaşılan ses kaydını dış ses olarak duyarız ve orada Defne şöyle der: “(…) HüseyinIstanbul’adönüp soluklansak diyor. Hangi ara biz olduysak?”
[4]JacquesDerrida, Marx’ın Hayaletleri: Borç Durumu, Yas Çalışması ve Yeni Enternasyonel, çev. Alp Tümertekin, Ayrıntı Yay., İstanbul, s. 11.
[5] Bu ifade Ceyaln Nur Akgün’den.
[6] Ezgi Duman, “AYM’nin ‘Hukuk’u, Suruç’un ‘İz’i, Hayaletlerin ‘Adalet’i, Birikim Güncel, 10 Ekim 2021.
https://birikimdergisi.com/guncel/10745/aymnin-hukuku-surucun-izi-hayaletlerin-adaleti.
[7] Eski polis de Defne’ye görünen, bu anlamda öbür tarafa geçmeyen hayaletlerden biri. Bu hayalet diğerlerinden farklı olarak oteli işleten eski eşini, onu kontrol etmeyi, azarlayıp, aşağılamayı, yani o erkekliği ve erkekliğin verdiği yetkiye dayanarak kullandığı iktidarını bir türlü bırakmadığı için öbür tarafa geçemez. Kadıköy Çocuk Karakolu’nun arka duvarında yazdığı gibi “Her erkek biraz da devlettir aslında” kaldı ki bu beyefendi eski polis bir erkektir ve kendisi “erk” temelli muktedirliğin çifte temsilini arz eder. Bu yüzden olsa gerek eski eşine musallat olmanın ötesinde yapışıp kalmış. Öyle olmaz mı zaten; kadının belli ki onca sene duyduğu sesler, azarlamalar, hakaretler hala, o adam gittiğinde bile zihninde dönüp durmaz mı, tüm o şiddetin izi kalıp, kat etmeye devam etmez mi zaten? Neyse, kadınlar, kadın dayanışması- dostluğu bu meselenin de icabına bakacak elbet, o iz yine kaybolmayacak fakat başka bir şeye dönüşecek.
[8] Derrida, s. 11.
[9] Giorgio Agamben, Tanık ve Arşiv- Auschwitz’den Artakalanlar, Çev. Ali İhsan Başgül, Dipnot Yay., 2017, Ankara.
[10] Tanıl Bora, “Şehitler ve Şahitler”, BirikimHaftalık, 16 Eylül 2015.
https://birikimdergisi.com/haftalik/1567/sehitler-ve-sahitler
[11]A.g.y..
[12]Agamben, s. 28.
[13] Film boyunca bizim Hüseyin’in hayali budur.

