Dünyanın Tozunu Atalım,[1] takvimde işaretli tarihi günlere sabitlenen, yaşasın ve kahrolsun nidalarına sıkışan, siyasal doğruculukla bezeli genel geçer aktivizme daralan protestocu konformizmden kopma çağrısı. Nesnel zorluklardan hareketle türetilen olmazlar değil nasıl yapabiliriz, sorusu var odakta. Literatür temelli bakıldığında konumlanılan saha kitle dinamiğini temel almasıyla sol, kitlenin kurucu dinamiklerinin bütün limitlerini sonuna dek değerlendirmeye azmetmesiyle sağ "sapma”ların dışında. Dikkatleri her şart altında mücadeleye, kazanım elde etmenin imkanlarına çeken örneklerse dünyanın birçok yerinden. Onların kesişim alanı da sömürüye ve her tür dışlanmaya karşı haysiyeti kuşanma, insan onurunu diri tutma arayışı.
Üretim alanları, sokaklar, semtler, kampüsler eskiden beri politik Marksistlerin özel önem verdiği mücadele alanları. Devrim güçleri olarak anılan kesimlerin buralarda bir arada oldukları varsayıldı. Kitabın temel meselesi de menziline dünyanın bütün sokaklarını alan, plaza çalışanlarından doktor, avukat, mühendis gibi ücretli çalışan durumuna "gerileyen” eskinin küçük burjuva meslek erbabını içine katarak iyiden iyiye genişleyip devasa bir "çalışanlar” kategorisini oluşturan nüfusun itiraz, arayış, özlem ve arzularının müştereken dile getirilmesi arayışı. Bu yaklaşımıyla Talu, Marksistler arasında yıllanan bir tartışmaya yeniden değinerek işçi sınıfının genişlediği yorumunu benimsediğini belirtip dünyayı oradan ele alıyor. Genişlemeci yorumlar eskiden beri geleneksel sınıfçıllğa mesafe koyarak kafa veya kol emeğiyle geçinen hemen herkesi kapsama eğiliminden dolayı daha geniş hareket sahası bulmuştur. Mücadele potansiyeline dikkat çeken yazılar da azami programların yol açtığı kendini tekrar çıkmazına karşı pratik önerilerle bezeli. Sol kültür dudak büken, tepeden bakan, buradan bir şey çıkmaz diyen, ajitasyon propagandada özgürlük ilkesi adı altında kakofoniye yol açan, damgamızı vuralım takıntısına hapsolan tavırların aksine, çeşitli biçimlere bürünen mücadelelerden ne öğrenebiliriz diye bakabildiği oranda olgunlaşır zaten. İrili ufaklı hareketlerin başarılarına sevinmek, kazanımları ideolojik indirgemeciliğe kapılmadan sahiplenmek grupçu varoluş rutininin dışına çıkmak demek. Söz konusu kapsayıcı tavır bir tür sosyalist halkçılık. Kimlik mücadeleleriyle sınıf mücadelesinin birbirini çoğaltan kesişim alanında alev alan bir çakım. Kimlik mücadelelerinin çoğunlukçuluk içinde erimesiyle düz bakışlı sınıf söyleminin "son tahlilde”cilik çıkmazı yürürlükteki siyasal-iktisadi hakimiyet ilişkisinin yeniden üretimine yaradı genellikle. Her iki odak eşitlik-özgürlük mücadelesinin kaldıraçları. Oysa uçlaştırılarak biri diğerinin alternatifi veya "antagonist” eleştirisi olarak konuşlandırıldıkça potansiyel heba edildi. Potansiyel, çeşitli güç birliklerinin yarattığı 'sinerji' değil, doğrudan insanın 'kendini gerçekleştirme' pratiğinde açığa çıkan, çıktıkça o kapasiteye nitelik kazandırmayı sürdürecek bir imkan.
Olgularla desteklenen mücadele, zafer, iyimserlik, umut kelimeleri kitabın dikkat merkezinde kapitalizmin üstündeki tozdan ziyade veya ondan önce alternatif hareketlerin üstündeki tozun atılmasının bulunduğunu çağrıştırıyor. Tozu "almak” veya "attırmak” değil bu arada, atmak; mümkün mertebe birlikte. Eğer böyleyse, tozlanma, uzun sürmüş bir ataletin ifadesi. Eylemsizlik momentinin uzaya uzaya süreç halini almasının. Pratik önerilerin menzili günden güne daha fazla devletler arası ilişkilere sıkışarak devlet dışı aktörleri elimine etmeye yönelen siyasal dizayna karşı beynelmilel sol demokratik mücadele alanının kurumsallaşmasını kapsıyor. Bir tür üçüncü cephe politikasının doğal verimidir akışa müdahale edip ezilenlerin sözünü taşıyan esnek kurumsallıklar. Eklemlenmeyen, medet ummayan, hâlihazırda birer çite çevrilmiş ulus ve din kategorilerini aşarak dünyanın yoksullarına, ayrımcılığa maruz kalanlarına ulaşmanın yollarını yoklamak demek bahsedilen arayışlar. Saldırgan ABD ve soykırımcı İsrail iktidarlarında temsilini bulan nefret örgütlenmesine karşı talep odaklı özgürlük cephesinin küçük ama anlamlı başarılar kazanabilmesi böyle böyle mümkün. Çeper genişletmenin gereği olan eski çitleri yıkmanın yolu, sürekli "hazırlanılan” soyut bir ideal devrim retoriği yerine somut, toz toprak içinde ama gerçekleştirilebilir mücadelelere "katılımdan” geçer bu durumda.
Kitap tarihsel birikime uzanırken başka örneklerin yanında, 12 Mart darbesinden sonraki yıllarda Ecevit CHP'sinin büyümesiyle 'diğer solların' eşzamanlı büyümesini anımsatır. Buna konjonktür etkisi diyerek 1848 ve sonra 1917 devrimleri ardından oluşan havanın dünyanın pek çok yerinde devrimci-demokratik rüzgarlara yol açtığı bilgisini ekleyebiliriz. O kadar uzağa da gitmeye gerek yok, onur ve özgürlük isyanı sayılan Arap Baharı süreci dünyanın pek çok yerinde bilhassa gençliğe umut oldu. Tersten de doğrulanabilir Talu'nun örneği. 1991 sonrasında sosyalist sol dünya ölçeğinde daralır, büzüşür, içe kapanırken devrimci-sosyalist sol külliyen geriledi, doktriner olanları iyice toplumun dışına düştü. O yıllardaki yayınlar durumun vaktinde kavranamadığının şahididir. Hemen herkes, tasfiyecilikle suçladığı diğerlerinin zayıflığını kendisinin üç vakte kadar iyiden iyiye güçleneceğinin işareti saymaktaydı. Devrimcilik yarıştırmanın sonucu müşterek marjinalleşme oldu. Evvela toplumun yüzünün sol değerlere dönmesini, kitleler nezdinde eşitlikçi-demokratik solun somut bir seçenek halini almasını önceleyen yaklaşım soldaki kronik bir sorunu aşma çabası gibi düşünülebilir.
Gazze dolayımıyla ulus-aşırı vicdan enternasyonalinin öne çıkarılması ve duyguların politikleşmesi vurgusu kimlik mücadeleleriyle sınıf mücadelelerinin kesişim noktalarını çoğaltıyor. Böyle bir vasatta sosyalist olma hali, yönelimi veya tercihi bu durumda ekonomi-politik argümanların ötesinde vicdani-etik bir duruş artık. Dolayısıyla gelgeç değil, meslek değil, gençlik rüyası hiç değil. Duyguların soyut, eylemsiz, mekansız kalmasını önleyen, onları "duygu köprüleri yoluyla” bütün ezilenlerin dayanışması hedefine kanalize eden berrak bir bakış. Emperyalizm ve faşizm zaten böyle yapar, edilgenliğini bırakarak 'yaptığında karşılığını alır', demokratik bilinci kuşanma hali. Siyasal mücadelede duygular düne kıyasla daha merkezi bir yerde. Adalet-eşitlik-özgürlük arayışında duygu politikası, duyguların tetiklediği dayanışma azmi, dünyanın her yerindeki mazlumlarla özdeşlik kurma inceliğinin aktivasyonu, 1989-'91 yenilgisinden sonra süreğenleşen, soldaki maneviyat eksikliği yapısal sorununa çözüm üretme potansiyeline sahip. Kurumsal sağ siyasetin böyle bir duygusal ünitesi bulunmadığına; kültürleri, coğrafyaları, kimlikleri, hatta dinleri karşı karşıya konumlandıran dilleri ve eylemleri günbegün ürettiklerine zaman şahit. Bütün ulus, din, inanç ve kimliklerin eşitliği evrensel yaklaşımının, çizgiyi emek ve sermaye arasında, "çalışanlarla” sömürenler arasına çekmenin kurucu ilke olduğu sol-sosyalist bakış açısında bulunduğunu söylemek bir hakkı teslim etmek sadece, fazlası değil.
Duygu politikası ve vicdan enternasyonali aşağıdan, sivil, yatay, eşitlikçi içerikleri nedeniyle geçen yüzyıldaki örneklerin çağrışım sahasının dışında olduğu ölçüde örgüt-parti merkezli düşünüş ve buna bağlı tepedenci buyurganlıkların aşılması meziyetini edinmeyi gerektirir. Grup merkezli gündem ve tartışmaları geride bırakamamanın sonucu, yürünmüş yolları tekrar adımlayarak yeni yıkılışların önü açmak zira. Seattle'dan Cenova'ya, Gezi'den 19 Mart sonrasına dek, odağında gençlerin olduğu kapitalizm-faşizm karşıtı özgürlük arayışları yeni tipte "sürdürülebilir örgütlülük” başlığını gündeme getirdi. Ne Gezi'de ne 19 Mart sonrasında bu kapsayıcılığa rastlanmış değil. Talu da kitle örgütlenmesinin, kitle dinamiğinin kurucu gücüne dikkat çekiyor. Geçen yüzyıldan kalma örgütlerin bireyi şeyleştiren kolektivite tapıncının eski kabuğu kırma kabiliyetinin yok denecek düzeyde olması tartışmayı gündemde tutmayı sürdürecektir. İşlevsizliği defalarca görülmüş "Düşün peşime", çağrıları yerine yeni başlangıçlar gerek. Marx, "eğiticinin eğitilmesi" diyordu, kapalı devre retorikle idare eden öncülerin teatral rutinlerini bırakıp tepeden tırnağa sokaklara çıkarak demokrasi, eşitlik, özgürlük isteyen "kitlelerin” eğitiminden geçmesi bu tür başlangıçlara dahil.
"(K)endindeki özgüveni, dokunduğun, ulaştığın herkeste de yaratabilen bir enerji. Toplumda kendi içine kıvrılan acı ve kasveti, meydan okuyan, kendine güvenen bir neşeye çevirebilmek"ten bahsederek birkaç sorunu birden vurguluyor Umur Talu. Başlıcası neşe eksikliği. Türkiye'deki sol sosyalist akımların yazdıklarına-yaptıklarına baktığımızda Latin Amerikalı devrimcilerin solmayan neşesini değil taziyeye hazırlanan veya taziyeden dönenlerin hüznünü, çatık kaşlılığını görürüz. Bu da buraların toplumsal kültürü diyerek açıklamak zor. Kaldı ki Latin Amerika veya başka yerlerde en az buradaki kadar acı çekildi, müstesna örnek değiliz. Neşenin yeniden kazanılması biraz da niyet etmekle ilgili, hatta buna karar vermekle. Kendindeki enerjiyi karşısındakine aktaramama hali başlı başına bir mesele. Dönüp baktığımızda akla gelebilecek her yokluğa katlanmış, ömürlerini insanlığın kurtuluşuna adamış binlerce devrimcinin hayatını görürüz. Ancak bunların etki alanı lokal düzeyde kalmış, milyonlar tarafından duyulmamış veya duyulup aldırılmamış olaylar halindedir. Gündemleri ve dertleri üzerinden ayrışmış iki ruh hali arasında "duygu köprüsü" kurulamadığı ortada. "Mesele yerel, gündelik ve acil sorunlar ile küresel vicdan ve öfke arasındaki 'duygu köprüsü'nün nasıl yaratılacağı", diye kafa yorarken kendi hikayemize de bakma fırsatı bulabiliriz. Kurtarıcı figürüne değil ama kitlelerin sesi soluğu olan, adalet-eşitlik arzularını temsil kapasitesine sahip karizmatik halk lideri/siyasal lider figürüne hala ihtiyaç var kanımca. Dünya daha ideal biçimlere hazır değil sanki. Talu "taban", kelimesini kullanıyor, bu durumda çıkarsa, "taban"la birlikte yaşayan entelektüel kapasiteye sahip antifaşist gençler arasından çıkar karizmatik liderler.
Dar grup dünyası, ideolojik çevre psikolojisi, apolitizm, ezilenlerle anlamlı maddi bağ kuramama gibi hallerin yansıması riskten kaçınan genel geçer tekrarcılık. Bu refleks hemen her ideolojinin politikleşmemiş versiyonlarında bariz. "Bir şeyler oluyor, bir yol buluyor, öyle ya da böyle sonuç alınabiliyor ve hükmen yenik zannedilenler yenilgiye isyan ediyor”, demekse o varoluş biçiminin eleştirisi. Diğer bileşenlerin yanı sıra Sınn Fein'in desteğini alarak İrlanda'da cumhurbaşkanı olan Catherine Connolf'den New York belediye başkanı seçilen Müslüman sosyalist Zohran Mamdani'ye kadar çok sayıda örnek anılıyor. Kendi oluş şartları içinde her biri anlamlı. İsimlerden daha önemlisi çeşitli toplumsal kesimlerin özgürlük-eşitlik-dayanışma isteklerinin temsilcisi olabilme yetenekleri. Yoksa Marksizm'in "ustaları" dahil kimseye kefil olunamaz. Kitap kapsamında hatırlanabilecek dün başka isimler vardı, bugün yenileri sahnede, yarın başkaları gelecek. Çünkü özgürlük insanın ebedi ihtiyacı. Geçici olan içinde kalıcı detaylara, başarma azimlerini hayata geçirme tutumlarına bakıp oralardan çok şey öğrenebiliriz. Adı geçenlerin ortak pratikleri kürsülere hapsolan, buyuran, ödev veren eski siyasetten kopuş eğilimi. Kurumlu eda takınmıyor, içine doğdukları toplumsal kültürün referanslarıyla konuşuyor, hikaye anlatma başarısı gösteriyor, "biz” duygusu yaratıp toplumun farklı kesimlerini talepler etrafında bir araya getirebiliyorlar. Siyasetbilimi müfredatında da sıralanan bu gibi özellikleri cisimleştirmek iç demokrasi işletilirken taban-tavan ayrımı yapılmaz, verili siyasal pratiklerin dışına çıkma kararlılığı gösterilirse gayet mümkün. "Her kesime kimlikleri ve kimlik sorunlarıyla hitap edebilen ama onları yakınlaştıran, ortaklaştıran, birleştirebilen, biri biniştirebilen, 'sadece kendi için değil, komşun, mahallen ve benzer acılar içindeki herkes için kavga' diyebilen bir kapsayıcılık” sergiliyorlar. Ama "kavga"dan asıp kesmeyi, bağırıp çağırmayı, ona buna buyurmayı değil kalp kazanmayı anlıyorlar ki bu da solun değerlerine içkin. Bağırgan siyaset Nazilerle aynı frekans aralığını kullanan bugünkü ultra-sağcıların insan devşirip kemikleştirme yöntemi zira.
Muhtemelen 12 Eylül öncesini görmüş ve dönemin kitlesel sosyalist gruplarının pratiğine tanıklık etmişler için ilk kez duyulan şeyler değil sıralananlar. Burada atılım dönemleriyle atalet evreleri arasındaki davranış farkı ortaya çıkıyor. 12 Eylül öncesi, bütün kusurlarına ve sınırlılıklarına rağmen "başarabiliriz” duygusunun hakim olduğu, herhangi bir örgütün şeflik sistemiyle işlemediği, dolayısıyla yaratıcı kitle inisiyatiflerinin yeşerdiği dönemdi. 1989-91 yenilgisinden sonra başarabiliriz duygusu yıkıldığı gibi önceki dönemin örgütlenme araçları da terk edildi. Bilindiği gibi Refah Partisi'nin örgütlenme araç ve biçimleri bile 12 Eylül öncesindeki devrimci tarzın taklidine dayalıydı. Solda halkçı devrimciliği tukaka ilan ediş öne çıkarken RP sahaya indi, tozlu yollara girdi, yüz yüzelik ilkesine riayet etti, "somut konuştu", yani lafı öldürmedi ve halktaki adalet arayışını da örgütleyerek sonuç aldı.
Dünyanın tozunu atma sürecinde bütün bu enerjiyi bir tür karnaval çeşitliliği içinde buluşturacak kuşatıcı teorik yaklaşım ne, diye baktığımızda "demokratik sosyalizm” ifadesine rastlarız. Demokratik sosyalizm bir ölçüde kötü ünlü ifadelerden. Bilinen meşhur ayrışmada sosyal demokrasi Almanya'da "faşizmin koltuk değneği”ydi. Bu olgu Komintern tarafından, safları sıklaştırma gayesiyle klişeleştirildi, dönemsel yakınlaşmalara karşın elden çıkarılmadı. 1970'lerdeki kitabi Marksist jargonda ise sosyal demokrasi fiilen demokratik sosyalizme eşitlendi. Bazı eski komünist partiler, bilhassa 'proletarya diktatörlüğü'nü reddedince benzer ithamlar ortalığa saçıldı. Geçen yüzyıldaki sosyalizmlerin temel kusuru içlerinde demokrasi olmamasıydı. Bunu bilen yahut tecrübe eden sosyalistlerin "demokratik”liğe vurgu yapması, tıpkı birçok Marksist'in kendilerini "devrimci Marksist” olarak tanımlaması kadar doğal. Sosyalist demokrasi arayanın yolu 1930'lardaki polis devletine değil, demokratik sosyalizme açılır haliyle. Tabii eğer insanlığa yeni bir Stalin faciası yaşatmak vaat edilmiyorsa.
Tartışmalar günümüzde devrim nedir, nasıl bir sosyalizm olmalı, gibi meseleleri etraflıca konuşmayı gerektiriyor. Marksizm'in açmazlarıyla yöntemsel sınırlılıklarına uzanan konuşmaları. Kitap sorunların, tıkanmaların, açmazların Marksizm'le ilgili kısımlarına pek değinmiyor. Metnin amaç ve kapsamı dahilinde olağan bir tercih. Ancak pratik problemlerin teorik temeline dokunulmaması tartışmanın umudu kırılmış sosyalistler sorununa daralmasına, konunun özne-irade çerçevesinde ele alınarak sosyalist bireylere haksızlık etme riskinin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Neredeyse bir asırdır politik Marksist gruplar meseleyi irade sorunu etrafında tuttu, heroizme yüklendi ama bütün zorlamalara karşın önemli bir mesafe alamadı. Teori de yorgun çünkü, delik deşik hatta. Kurşunlar değilse bile zamanın açtığı yaralarla, daha önemlisi üretilirken yanlış iliklenen ilk düğme nedeniyle.
"(Y)eterli, tam, radikal buluruz, bulmayız. Ancak 'devrim' dediğimiz ve önemsediğimiz nicesinin ve bir zamanların ayaklanmalarının da, insanın haysiyet savaşında ve sınıf mücadelelerinde teoriye tam uymayabildiğini, 'mücadele veya savaş içindeki sınıfın esasen daha katmanlı, daha çeşitli, daha çok kesimli bir 'koalisyon' olabildiğini de unutmamak gerekmez mi?”
Elbette ama soruyu ileriye taşmalıyız: Bugüne dek herhangi bir devrim var mıdır ki Marx'ın külliyatında bahsettiği çerçevede gerçekleşmiş olsun? Gramsci Ekim'i gördü ve "Kapitale karşı devrim", dedi. Sonraki örnekler de öyleydi. Üstelik doğal olarak öyleydi. İşçiler, emekçiler, ezilenler veya halklar, hangi kategoriyi tercih edersek edelim, bütün bu siyasal özneler belli arzular, arayışlar etrafında bildikleri gibi hareket etti ve teoriye uyduk mu diye sormak akıllarına gelmedi. Bu tip sorular kurucu Marksistlerin de değil devamcılarının, kendilerini ustaların sadık öğrencileri sayan ve dolayısıyla taalluk eden muhayyel tarihsel mirasın muhafızı olma vazifesini icat edenlerin meselesidir. 'Teoriye tam uymama” kendinden bir önceki devrime bile uymama şeklinde gelişti. Tam bu noktada metnin Marx'a dönmeyi öneren yanına sorulabilir: Kendinden önceki birikimi edinen Marx oralara dönmemiş, ölümünün üzerinden bir buçuk asır geçip yazdıkları büyük ölçüde tarihi belge halini almışken çözümü Marx'a dönmekte aramak, siyasal selefiliği çağırmak olmaz mı? Bilhassa da Ekim Devrimi'nden bugüne benzer tekliflerin genellikle dogmatik genellemelerle sonuçlandığı hatırlanacak olursa.
Marx, Manifesto'da öne sürdüğü fikrin ve Kapital'de inşa ettiği teorinin hilafına, ömrünün son yıllarında Vera Zasuliç'e yazdığında Rusya'daki kolektif toprak geleneğine atıfta bulunarak, Batı devrimiyle tahkim edilmesi halinde kapitalizme uğramadan sosyalizme varılabileceğini söylerken ahir ömründe bir sosyalist devrim görmeye çalışıyordu ki göremedi. Sistemin işleyiş mekanizmasını ortaya koyan Kapital'deki analizi muhtemelen döneminin en ileri yorumuydu. Öncekilerden farklı olarak insana çalışmadan yaşama, yani aç kalarak ölme özgürlüğü tanıyan bir sistemdi kapitalizm. Batı dışı toplumların Kapital'de belirtilen teoriye uymayabileceği yollu bir ihtiyat da vardı Marx'ta. Ancak bir yerden sonra, doğu despotizmiyle Rus otokrasisinin dayanağı saydığı kırdaki kolektif mülkiyetin devrimci bir potansiyel de taşıdığına inandı. Bugünden bakıldığında görülen şu: Sonraki fikirleri değil Kapital'deki yaklaşımı doğrulandı, bütün dünya kapitalizmi tecrübe etti. Başka şartlar altında çıkar mıydı bilemeyiz ama Hindistan, Osmanlı, Rus köy kolektivitelerindense devrimci bir şey çıkmadı.
Marx'taki, dolayısıyla Marksizm'deki temel problem kapitalist özel mülkiyet sistemini tedrici tarihsel ilerleme şablonuna oturtmak. Kapitalizm mezar kazıcısını yaratmıştı, krize girip çökerken komünizm gelecekti. Problem bugüne kadar komünizmin gelmemişliğinin ötesinde. Yaklaşım doğru ise, bugün olmaz da yarın olur ama muhakkak gelir. Asıl sıkıntı burada zaten. İnsana ve tarihe önsel amaç yükleyen İbrahimi dinlerin hakim tarih yorumlarının yaptığı gibi, Marx'ın komünizmi yani sınıfsız-sömürüsüz bir dünyayı, tarihin zorunlu istikameti sayması. Dinler ilahi bir bilgi/ilham üzerinden bunu öne sürerken Marx "bilimsel” olarak aynı şeyi iddia ediyordu. Mehdi'nin gelmesinin eli kulağında, Mesih geldi geliyor, şu tarihte kıyamet kopacak şamatasının sol versiyonu üç vakte kadar komünizm gelecek kehanetiydi (Hatta bir ara Sovyetler Birliği'nde geldiği bile iddia edildi) ki böyle tarihler verilmiş veya esaslı yenilgiler bu tür "bilimsel bilgiye” yaslanılarak sıradan bir teknik mesele olarak konuşulmuştur. "Tarihin istediğimiz gibi akmasını arzulamak başka, istemediğimiz gibi akmasına karşı koyanların mücadelesini anlamak başka” diyen yazarın bakış açısının daima ilerleyen tarihe müdahale ederek akış hızlandırmak gibi mekanik yaklaşımla sınırlı olmaması önemli. Bir hadise atıfla söyleyebiliriz: “İnsana emeği kadar, çalıştığı kadar vardır.” Dünyanın Tozunu Atalım’ın misalleri ve teklifi buraya, iradeye, beklememeye doğru büküyor 'çubuğu', nesnelliğe teslim oluş yerine insanın yaratıcı kapasitesine. Bu durumda, yaslanılan teorik zeminin de "klasik” Marksizm sınırlarının dışına genişlemesi beklenir. Çünkü Kapital'den kalkan "iyi bir Marksist” aynı öncülleri kullanarak dünyanın tozunu atmaya gerek olmadığını, bugün yarın kapitalizmin zaten çökeceğini, hatta kapitalistlerin dahi bunu itiraf ettiğini rahatlıkla "kanıtlayabilir” ve bütün bu çabaları belediyecilik, sağcılık, kırıntıyla uğraşmak diye mühürleyip konformizmi Marksizm'e eşitleyebilir.
Marksist teoride esaslı problem olamaz, birkaç güncel tadilat yeter, "ustalar” tarafından söylenecekler söylendi, bize düşen adanmış "öğrenciler” olarak zafere yürümek biçiminde özetlenebilecek bir görüş geçen yüzyıldaki sosyalizmin ve düz devamcılarının kahir ekseriyetinin başını yedi. Oysa bizzat Marx çeşitli defalar, daha önce yazdıklarından vazgeçmiş, teorisinde tashihler yapmıştı. Başka türlü teori inşa edilemezdi. Bu bir kusur değil meziyet, dediklerinin kölesi olmama özgüveniydi. Problem onun 1883'te, Engels'in 1895'te, hatta Lenin'in 1924'te ölümlerinden sonra külliyatın dokunulmaz sayılması, hayatın orada dondurulması. Akıp gelen pratik başka şeyler söylemesine rağmen, olmakta olanı Marx'la açıklamak veya Marx'a ille o başlıklarda bir şey söyletmeye çalışmak (örnekse komünizmde temel çelişkinin insan-doğa çelişkisi olduğunu vurgulamış, tipik bir Avrupa modernizmiyle doğayı hakimiyet altına almayı benimsemiş Marx'tan bir ekoljik komünist çıkarma çabası) dogmatikliği şiddetlendirmektir. Benzerini bazı siyasal İslamcı muhitler Kur'an ayetlerine aşırı yorumla istedikleri her şeyi söyleterek yapıyor zaten!
Umur Talu teorik planda revizyondan değil akıp gelen sol geleneğin vizyon kazanmasından bahsediyor. Bu durumda "demokrasi okulu" kabul edilen ve artık bir ülkenin sınırlarına hapsolmadan çeşitli biçimler alan dar veya geniş katılımlı kitlesel mücadele pratiklerini soyutlayarak "içtihat” kapılarını ardına kadar açıp oradan cesaretle geçmek mecburi. Otantikle evrenselin emek dünyası ortak paydasında hemhal olması bu. Kitapta asli konumda tutulan ezilenlerle duygudaşlık/ezilenlerin duygudaşlığı, kazanılması gereken bir düzey. "Şeyh Bedreddin Destanı"nda böyle soylu bir duyguya rastlarız örneğin. Bedreddinilerle aynı duygu dünyasını paylaşır Nazım ancak teorik müktesebatı KUTV günleriyle sınırlı kalması nedeniyle onların yenilmeye yazgılı olduğu "bilgisini” metne katar. Öncesi bir yana, Hıristiyanlığın doğuşundan sonraki asırlarda bile şu civar coğrafyada, Sovyetler Birliği'nden çok daha uzun ömürlü olmuş çok sayıda eşitlikçi-komünal geniş topluluklar görüldü. Şairinse kalbi-vicdanı onlarla ama aklı değil çünkü teori bu tip hareketlerin yenilmeye yazgılı olduğunu söylemiş, olan biteni biraz da sonuçtan hareketle tanımlamıştır (Bakış açısının teorik dayanaklarından biri Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın politik Marksistlerin temel eğitim metinlerinden biri olmuş 'Önsöz”üdür). Bu nevi hareketlerin yenilmeleri başka, yenilginin mutlak zorunluluk sayılması başka. İkincisi iradeye yer bırakmaz ve oradan "Makinalaşmak” çıkar. Eğer öyleyse birisi de kalkıp rahatlıkla şunu ileri sürebilir: Takriben iki asırlık mücadele tarihsel yenilgiyle sonuçlandığına göre Marksizm'in yenilmesi de mukadderat. Bir zaman günü kurtaran genellemeleriniz, takvimler ilerledikçe sizi de "asar-ı atika” müzesine yollayabilir kısacası. Teori-duygu yarılması üreten klasik Marksizm'i, ezilenlerle duygudaşlığı merkeze alarak yeniden yapılandırmak, döküntü haline gelmiş belirlemeler hangileriyse geride bırakmak, ilham alınacaklardan alıp önümüze bakmak daha fazla vakit kaybetmemizi önler dolayısıyla. Dünyanın Tozunu Atalım, bütün bunları konuşmak için elverişli bir kalkış noktası.
[1] Umur Talu: Dünyanın Tozunu Atalım. İletişim Yayınları, İstanbul 2026.





