29 Temmuz sabahı Muğla’nın Seydikemer ilçesine bağlı Bayır Mahallesi’nde bir yangın çıktı. Üstelik ormanda değil, bir tarım arazisinde başladı. Rüzgârın etkisiyle kısa sürede ormanlık alana ilerledi; mahalleler boşaltıldı, Seydikemer Devlet Hastanesi’ndeki hastalar Fethiye’ye nakledildi, Fethiye–Antalya kara yolu duman nedeniyle kapatıldı[1].
İlk açıklamalarda birkaç evden ve yaklaşık iki yüz kişiden söz ediliyordu. Ertesi gün tahliye edilenlerin sayısının yedi yüzü aştığı, onlarca yapının hasar gördüğü açıklandı. Avrupa’nın afet izleme sistemleri aynı yangını binlerce hektarlık bir olay olarak kayda geçiriyordu[2].
Bu değişen rakamlar, mutlaka birilerinin yanlış bilgi verdiği anlamına gelmiyor. Daha çok, afet muhasebesinin yangınla birlikte büyüdüğünü gösteriyor. Ateş ilerledikçe yalnızca yanan alan genişlemiyor; neyin “hasar”, kimin “etkilenen”, hangi yapının “yıkılmış” sayıldığı da değişiyor. Yangının büyüklüğü, onu gören aygıtın çözünürlüğüne ve bakılan ana göre farklılaşıyor. Seydikemer’i tek başına okuduğumuzda karşımıza tanıdık bir yaz haberi çıkıyor. Ölçeği büyüttüğümüzde ise başka bir tablo beliriyor.
Temmuz ayının son üç gününde Türkiye genelinde iki yüzü aşkın yangına müdahale edildi. Bunlardan birine de biraz uzaktan ama rüzgârla üzerime gelen külleriyle yakından tanıklık ettim: Aydın’ın Çine ilçesindeki yangına. Üstelik bunların çoğu ormanda başlamamıştı. Tarım alanlarında, yol kenarlarında, yerleşim bölgelerinin etrafında ya da başka açık alanlarda başlayıp daha sonra ormana ulaşmıştı[3].
Türkiye’de yangın çoğu zaman ormanda başlamıyor; ormana geliyor. Bu ayrım, tartışmanın yönünü değiştiriyor. Çünkü meseleyi yalnızca “orman yangınlarını nasıl söndüreceğiz?” sorusuyla ele aldığımızda, ateşin başladığı ve beslendiği geniş toplumsal coğrafyayı gözden kaçırıyoruz.
Bugünün yangınlarını anlamak için belki de önce daha temel bir soruyu sormamız gerekiyor: Ateşin kendisi mi değişiyor?

Ateşin Element Karakteri Değişirken
“Ateşin element karakterinin değişmesi” ilk bakışta edebî ya da metafizik bir ifade gibi görünebilir. Değişen elbette yanmanın kimyası değil. Ateş hâlâ bir yakıtın oksijenle tepkimeye girmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Değişen, ateşin atmosferle, zamanla, yakıtla ve insan müdahalesiyle kurduğu ilişkidir. Ateş, iklim krizinin etkisiyle giderek güçlenen ekolojik ve atmosferik bir kuvvete dönüşüyor.
Bildiğimiz orman yangını büyük ölçüde içinde bulunduğu havaya bağlıydı. Rüzgârla hızlanır, nemle yavaşlar, geceleri sıcaklık düşünce gücünü kaybederdi. Yangınla mücadele yöntemleri de bu ritme göre kurulmuştu. Gündüz ilerleyen alevlerin, gecenin serin ve nemli saatlerinde sakinleşmesi beklenirdi. Sonrasında ekipler bu aralıktan yararlanarak yangının önünü kesmeye çalışırdı.
Fakat bu gece molasının süresi giderek azalıyor.
1979 ile 2020 yılları arasındaki küresel verileri inceleyen araştırmalar, yangın açısından yanıcı kabul edilen gece saatlerinin belirgin biçimde arttığını gösteriyor[4]. Sıcaklık geceleri yeterince düşmüyor, bağıl nem eskisi kadar yükselmiyor, bitkilerin ve toprağın kaybettiği nem geri dönmüyor. Böylece yangının günlük ritmi çözülüyor. Ateş, geceyle sınırlandırılan bir süreç olmaktan uzaklaşıyor.
Yangının şiddet dağılımı da değişiyor. Yirmi bir yıllık uydu ölçümlerine dayanan bir çalışma, enerjetik bakımdan en aşırı yangınların görülme sıklığının 2003 ile 2023 yılları arasında iki kattan fazla arttığını ortaya koyuyor. Buradaki önemli paradoks şu: Dünyada toplam yanan alan bazı dönemlerde azalırken, en şiddetli yangınların sıklığı ve enerjisi artabiliyor[5].
Yani “daha az alan yanıyor” ve “daha kötü yanıyoruz” cümleleri aynı anda doğru olabilir.
Fakat element karakterindeki değişimin en açık biçimde görüldüğü yer, yangının atmosferle kurduğu yeni ilişki. Çok şiddetli yangınlar artık yalnızca rüzgâr tarafından taşınmıyor. Açığa çıkardıkları muazzam enerjiyle çevredeki havayı kendilerine doğru çekiyor, güçlü dikey hava hareketleri yaratıyor, rüzgârın yönünü değiştiriyor ve korları kilometrelerce uzağa taşıyabiliyor.
Bazı yangınlarda sıcak hava, duman, kül ve su buharından oluşan dev sütunlar yükseliyor. Uygun atmosferik koşullarda bu sütunlar pirokümülonimbus[6] adı verilen fırtına bulutlarına dönüşebiliyor. Yangın böylece kendi türbülansını, ani rüzgârlarını, hatta yıldırımlarını üretebiliyor.
Ateş artık yalnızca havanın içinde gerçekleşen bir olay değil; kendi havasını yaratmaya başlayan bir kuvvet.
Yangın biliminde kullanılan “bastırılamazlık eşiği” de bu dönüşümün başka bir göstergesi[7]. Yangın cephesi metre başına yaklaşık on megavatın üzerinde enerji açığa çıkardığında, doğrudan müdahaleyle durdurulması fiziksel olarak neredeyse imkânsız hale gelir. Bu, kabaca on metreyi aşan alev boyları anlamına gelir. Günümüzde bazı aşırı yangınların belirli evrelerinde bu şiddetin birkaç katına, alevlerin ise onlarca metre yüksekliğe ulaşabildiği belirtiliyor.
Bu koşullarda uçağın, helikopterin ya da kara ekibinin yangının ön cephesini durdurması mümkün olmayabilir. Havadan bırakılan suyun önemli bir bölümü yere ulaşmadan buharlaşabilir. Kara ekiplerinin alev hattına yaklaşması ise doğrudan ölüm tehlikesi yaratır.
Türkiye, bastırılamayan yangın davranışının ne tür sonuçlar doğurabileceğini 2025 yazında Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde acı biçimde gördü[8]. Yangına müdahale eden görevliler alevlerin arasında kaldı; orman işçileri ve gönüllüler hayatlarını kaybetti. Böyle bir felaketin ardından hâlâ yalnızca yangına kaç dakikada ulaşıldığını başarı ölçütü olarak kullanmak yetersizdir. Çünkü bilim, yangının hangi enerji düzeyinden sonra bastırılamayacağını konuşurken, siyaset hâlâ yangına varış süresini konuşuyor. Sorun ekiplerin geç ulaşması olmayabilir. Bazen ekipler ulaştığında karşılarında artık doğrudan söndürülebilecek bir yangın bulunmaz.
Temmuz 2026 yangınlarının her birinin bu teknik eşiği aştığını gösteren ölçümlere sahip değiliz. Ancak yangınların kısa sürede genişlemesi, aynı anda çok sayıda noktada müdahale gerektirmesi ve yerleşim bölgelerine ulaşması, söndürme kapasitesi kadar yangın davranışının sınırlarını da tartışmamız gerektiğini gösteriyor.
Pirosen: Fosil Ateşin Geri Dönüşü
Ateşin değişen karakteri yalnızca ormanın içinde meydana gelen fiziksel bir dönüşüm değil elbette. İnsanlığın ateşle kurduğu ilişkinin bütünü değişmiş durumda. Yangın tarihçisi Stephen Pyne, içinde bulunduğumuz dönemi anlatmak için “Pirosen”, yani Ateş Çağı kavramını kullanıyor. Pyne’ın yaklaşımında ateşin tarihini üç büyük biçim üzerinden düşünmek mümkün.
Birincisi, yıldırımlar ve doğal süreçlerle ortaya çıkan ekolojik ateştir. Bu ateş, yüz milyonlarca yıl boyunca bitkiler, hayvanlar ve ekosistemlerle birlikte evrilmiştir. İkincisi, insanların avlanmak, tarım yapmak, otlak açmak ve yaşadıkları çevreyi düzenlemek için kullandıkları peyzaj ateşidir. Bu ateş de yıkıcı olabilir; fakat yerel ekolojik döngülerin ve insan emeğinin sınırları içinde işler. Üçüncüsü ise fosil ateştir: Kömürün, petrolün ve doğal gazın yakılması.

Fosil ateşin mevsimi yoktur. Yağmuru, kuraklığı, toprağı ya da doğal yenilenme süresini beklemez. Fabrikalarda, elektrik santrallerinde, otomobil motorlarında ve uçaklarda gece gündüz yanabilir. Milyonlarca yıl boyunca yeraltında birikmiş karbonu birkaç kuşak içinde atmosfere taşır.
Bugün ormanda gördüğümüz alevle bir termik santralde ya da otomobil motorunda yanan yakıt birbirinden bağımsız değildir. Görünmeyen fosil ateş atmosferi ısıtır; sıcak ve kuru dönemleri uzatır, bitki örtüsünün daha hızlı su kaybetmesine neden olur, gecelerin serinletici etkisini zayıflatır. Ardından bu değişmiş atmosfer, yüzeydeki ateşe çok daha geniş bir hareket alanı açar.
Fosil ateş, peyzaj ateşini ortadan kaldırmamıştır. Onu iklim üzerinden büyütmüş, hızlandırmış ve daha bastırılamaz hale getirmiştir. Bu nedenle iklim krizi, yangını her zaman başlatan el değildir. İlk kıvılcım bir anız ateşinden, elektrik hattından, yol kenarına atılan bir izmaritten, tarım makinesinden, yıldırımdan ya da kasıtlı bir eylemden çıkabilir. Ancak iklim krizi, o kıvılcımın düştüğü dünyayı değiştirir. Yakıtı kurutur. Yangın mevsimini uzatır. Gece nemini azaltır. Aşırı sıcaklıkla kuvvetli rüzgârın aynı anda yaşanma olasılığını artırır.
Meydana gelen tüm yangınların tek faili olarak iklim krizini göstermek doğru olmayacaktır. Ancak iklim krizi, yangınların üzerinde yayıldığı zemini çok daha kolay tutuşabilir hale getiren devasa bir etkendir.
Yangın Değil, Yanıcılık Üretiliyor
Buna rağmen yangınları yalnızca iklim kriziyle açıklamak da yeterli olmayacaktır. Çünkü iklim tehlikeyi büyütür; fakat tehlikenin felakete dönüşeceği coğrafyayı büyük ölçüde toplum kurar.
Başka bir ifadeyle atmosfer tehlikeyi, siyaset ise maruziyeti üretir.
Türkiye’de yanıcılığın en az dört ayrı üretim hattından söz edilebilir: Yakıtın birikmesi, tutuşma kaynaklarının çoğalması, yerleşim bölgelerinin yangın alanlarına doğru genişlemesi ve salt söndürmeye dayanan yönetim anlayışı.
İlk hat, peyzajdaki yakıt sürekliliği olarak tanımlanabilir. Akdeniz havzasının birçok bölgesinde kırsal nüfusun azalması, küçük tarımın gerilemesi, hayvancılığın ve geleneksel otlatmanın terk edilmesi peyzajın yapısını değiştirdi. Bir zamanlar tarlalar, meralar, bahçeler ve açıklıklarla parçalanmış olan arazi; çalıların, kuru otların ve genç ağaçların birbirine bağlandığı geniş bir yanıcı örtüye dönüştü.
Terk edilen her tarla otomatik olarak “doğal yapıya dönüş” anlamına gelmiyor. Bazen bu terk ediş, ateşin kesintisiz biçimde ilerleyebileceği bir yakıt koridoru yaratıyor. Üstelik iklim krizi bu birikmiş yakıtı daha kuru hale getiriyor. Böylece toplumsal dönüşümün ürettiği yakıt ile atmosferik kuraklık aynı yerde buluşuyor. Yangın rejimindeki değişim, ne yalnızca iklimin ne de yalnızca kırsal nüfus kaybının sonucudur. İkisinin birbirini büyüttüğü bir süreçtir.
İkinci hat, tutuşma kaynaklarıdır. Türkiye’de yangınların büyük bölümü insan faaliyetleri sonucunda başlıyor. Anız ateşleri, bahçe temizliği, yol kenarları, piknik alanları, tarım makineleri ve enerji altyapısı bunların başında geliyor.
Özellikle elektrik iletim ve dağıtım hatları üzerinde de durmak gerekiyor. Enerji altyapısından çıkan yangınlar, toplam yangın sayısında küçük bir paya sahip olsa bile çok geniş alanların yanmasına yol açabiliyor. Bakımsız bir hat, eski bir trafo ya da rüzgâr altında birbirine temas eden iletkenler, bakım ve denetim eksikliğinin; yatırım ve maliyet tercihlerinin ağır bir faturasına dönüşebiliyor.
Üçüncü hat, maruziyettir. Ormanlarla yerleşimlerin iç içe geçtiği kır-kent geçiş bölgeleri büyüyor. Turizm tesisleri, yazlık konutlar, yollar, enerji hatları ve yeni mahalleler yangın ekolojisinin içinde genişliyor. Bu nedenle artık yalnızca kaç hektarın yandığına bakmak yeterli değil. Daha az alanın yandığı bir yılda çok daha fazla insan hayatını kaybedebilir veya çok daha fazla yapı zarar görebilir. Belirleyici olan, alevin büyüklüğünden çok nereye temas ettiğidir.
Hektar, yangının ekolojik boyutunu ölçebilir; fakat toplumsal yıkımı tek başına açıklayamaz.
Dördüncü hat ise söndürme paradoksudur. Yangınları olabildiğince erken bastırmak elbette insanları, yerleşim bölgelerini ve ekosistemleri korur. Fakat bütün yangınları aynı biçimde ve sürekli bastırmak, uzun vadede peyzajda yanıcı maddenin birikmesine neden olabilir.

Düşük ve orta şiddetteki yangınların ortadan kaldırıldığı bir sistemde kuru otlar, dallar, çalılar ve ölü odun giderek çoğalır. Sonunda uygun hava koşulları ortaya çıktığında, daha az sıklıkta fakat çok daha büyük ve şiddetli yangınlar meydana gelir. Bu, söndürmenin yanlış olduğu anlamına gelmez. Söndürmenin tek politika haline gelmesinin yanlış olduğunu gösterir.
Bir ülkede yangınların yüzde 98’inin kontrol altına alınması gerçek bir başarıdır. Ancak bütün başarı anlatısı bu orana dayanırsa, geride kalan yüzde 2’nin neden giderek daha yıkıcı hale geldiği anlaşılamaz.
Bir yangını söndürmeye çalışırken, bir sonraki büyük yangının yakıtını biriktiriyor olabiliriz.
Ölçmenin ve Failsizliğin Siyaseti
Yangının nedenini nasıl kaydettiğimiz de önemlidir. Türkiye’de geniş alanların yanmasına neden olan yangınların önemli bir bölümünün, resmî kayıtlara “sebebi belirlenemeyen” biçiminde geçtiği görülüyor.
“Nedeni belirlenemeyen” ifadesi ilk bakışta masum bir istatistik kategorisidir. Fakat bu kategori büyüdükçe hesap verebilirlik azalır. Yangın elektrik hattından mı, tarımsal bir faaliyetten mi çıktı; ihmalle mi, kasıtla mı başladı? Bu sorular cevapsız kaldığında hem iklim krizi hem de sabotaj iddiaları kolay bir açıklama olarak öne sürülebilir.
İki anlatı birbirine karşıt görünür. Biri faili atmosfere, diğeri görünmez bir düşmana taşır. Fakat sonuçta ikisi de aynı işi görür: Yangını üreten somut kararların, altyapının ve arazi kullanımının üzerini örter.
Ölçüm aygıtları da farklı gerçeklikler üretir. Orman Genel Müdürlüğü orman alanındaki kaybı sayar. Uydu sistemleri belirli bir büyüklüğün üzerindeki yanmış alanları haritalar. Valilikler tahliye edilenleri, hasarlı yapıları ve müdahale araçlarını açıklar. Tarım alanları, zeytinlikler, seralar, meralar ve yerleşim çevreleri ise farklı kurumların kayıtlarında parçalanır.
Oysa yangın idari sınırları tanımaz. Orman dışında başlayıp ormana geçer; ormandan yerleşime, yerleşimden tarım alanına sıçrar. Kurumların parçalı görme biçimi, yangının bütünsel doğasıyla uyuşmaz.
Yangın çoğunlukla ormanda başlamadığı halde müdahale, bütçe ve kamuoyu tartışması orman üzerinden kuruluyorsa önleme politikası da eksik kalacaktır.
Uçaklar yangını söndürebilir; fakat anız ateşini önleyemez. Helikopterler alevlere su bırakabilir; fakat eski bir elektrik hattını yenileyemez. Arazözler yangın cephesine ulaşabilir; fakat ormanla yerleşim arasındaki plansız yapılaşmayı durduramaz.
Dolayısıyla mesele hava filosunun gerekli olup olmadığı değil, yangın politikasının neden yalnızca müdahale anına sıkıştığıdır. Yangın başlamadan önceki peyzaj, altyapı ve yerleşim kararları değişmedikçe söndürme kapasitesi sürekli büyüyen bir yanıcılığın ardından koşmak zorunda kalacaktır.
Başka Türlü bir Yangın Politikası
Yeni yangın rejimi, daha fazla araç ve ekipmanın ötesinde, bütünüyle farklı bir düşünme ve yaklaşım biçimini zorunlu kılıyor.
Ormanla yerleşim arasındaki geçiş bölgelerinde yapılaşmanın sınırlandırılması, tahliye yollarının ve yerel afet planlarının hazırlanması gerekiyor. Enerji nakil hatları düzenli biçimde denetlenmeli, riskli dönemlerde bakım ve izleme sıklaştırılmalı. Tarım alanları, meralar, zeytinlikler ve ormanlar arasında yangının kesintisiz ilerlemesini önleyecek mozaik peyzajlar korunmalı.
Bilimsel olarak uygun alanlarda kontrollü yakma, mekanik yakıt azaltımı ve planlı otlatma gibi yöntemler tartışılmalı. Buradaki amaç ormanı “temizlemek” değildir. Amaç, alevin önünde yüzlerce kilometre boyunca uzanan kesintisiz bir yakıt coğrafyası oluşmasını engellemektir.
Meteorolojik izleme de yalnızca sıcaklık, nem ve yüzey rüzgârıyla sınırlı kalmamalı. Atmosferin dikey kararsızlığı, piro-konvektif bulut oluşumu ve yangının kendi hava sistemini üretme ihtimali operasyonel tahminlere dahil edilmeli. Çünkü artık yalnızca rüzgârın ateşe ne yapacağını değil, ateşin rüzgâra ne yapabileceğini de bilmek zorundayız.
Fakat bütün bu önlemlerin üzerinde daha temel bir gerçek var: Fosil yakıtlardan çıkışı konuşmadan kalıcı bir yangın politikası kurulamaz. Enerji sistemini olduğu gibi bırakıp orman yangınlarını yalnızca söndürme teknikleriyle çözmeye çalışmak, yüzeydeki alevlere müdahale ederken onları büyüten atmosferi üretmeye devam etmektir.
Bugünün ateşi yalnızca ormanda yanmıyor. Elektrik santralinde, otomobil motorunda, uçakta, çimento fabrikasında ve tüketim sisteminin görünmeyen sayısız noktasında yanıyor. Orman yangını, bu sürekli yanmanın görünür hale gelen yüzlerinden biri.
Belki de ateşin element karakterindeki asıl değişim burada yatıyor. Bir zamanlar belirli bir yerde, belirli bir yakıtı tüketen ve gecenin serinliğiyle sınırlandırılan alev; bugün atmosferi, mevsimleri ve peyzajın geleceğini biçimlendiren gezegensel bir kuvvete dönüşüyor.
Ateş kimyasal olarak başka bir element olmadı. Fakat sınırları değişti. Artık yalnızca havanın içinde yanmıyor. Kendi havasını da yaratıyor.
Bu yazının olgunlaşmasında Senem Çetinkaya’nın dikkatli okuması ve editoryal emeği belirleyici oldu. Ayırdığı zaman, gösterdiği sabır ve özen için kendisine içtenlikle teşekkür ederim.
[1] Anadolu Ajansı kaynaklı habere göre yangın Bayır Mahallesi’ndeki zirai alanda başlamış ve rüzgârla ormana sıçramıştır. Seydikemer Devlet Hastanesi’ndeki 45 hasta Fethiye Devlet Hastanesi’ne nakledilmiş, Fethiye–Antalya kara yolu geçici olarak kapatılmış ve çevredeki yerleşimlerden tahliyeler gerçekleştirilmiştir.
[2] Euronews, yangının ikinci gününde 408 haneden 703 kişinin tahliye edildiğini ve 55 yapının zarar gördüğünü bildirirken GDACS, uydu verilerine dayanarak 5.597 hektarlık yanmış alan hesaplamıştır. GDACS’ın kaydettiği 309 kişi tahliye sayısını değil, uydu tarafından belirlenen yanmış alan içerisindeki tahmini nüfusu ifade eder. Dolayısıyla iki kaynak arasındaki farklılık bir çelişkiden çok, olayın farklı yöntemler ve ölçütlerle kaydedilmesinden kaynaklanmaktadır.
[3] Çağla Üren, “Bakan Yumaklı açıkladı: 5 orman yangını devam ediyor”, Euronews Türkçe, 31 Temmuz 2026; ayrıca TMMOB, “Orman Yangınları Brifing Notu: 2012–2024 İstatistikleri” - https://tmmob.org.tr/sites/default/files/orta-sayfa-18kasim-2_0.pdf.
[4] Jennifer K. Balch ve diğerleri, “Warming weakens the night-time barrier to global fire”, Nature, 607, 2022, s. 267–272. Çalışma, 1979–2020 döneminde küresel günlük minimum buhar basıncı açığının yüzde 25 arttığını ve yanabilir alanlarda yıllık yanıcı gece süresine yaklaşık 110 saat eklendiğini gösterir. Araştırmacılar bu değişimi, yangınları geceleri yavaşlatan serinlik ve nem bariyerinin zayıflaması olarak yorumlamaktadır.
[5] Calum X. Cunningham, Grant J. Williamson ve David M. J. S. Bowman, “Increasing frequency and intensity of the most extreme wildfires on Earth”, Nature Ecology & Evolution, 8, 2024, s. 1420–1425. Çalışma, 2003–2023 arasındaki 21 yıllık uydu verilerini kullanarak enerjetik bakımdan en aşırı yangınların sıklığının 2,2 kat arttığını göstermektedir. Yazarlar, küresel toplam yanan alan azalabilse bile özellikle boreal ve ılıman iğne yapraklı ormanlarda yangın davranışının ağırlaşabildiğini vurgular.
[6] Michael Fromm, René Servranckx, Brian J. Stocks ve David A. Peterson, “Understanding the critical elements of the pyrocumulonimbus storm sparked by high-intensity wildland fire”, Communications Earth & Environment, 3, 2022. Pirokümülonimbus veya pyroCb, yüksek şiddetli bir yangının ürettiği ısı, duman ve su buharının güçlü bir konvektif sütun oluşturarak buz kristalleri içeren bir fırtına bulutuna dönüşmesidir. Bu sistemlerde şiddetli yükselici ve alçalıcı hava hareketleri, ani rüzgârlar, yıldırım, tornadik dolaşım ve çok yönlü kor taşınımı gözlenebilir. Makale küresel bir mekanizmayı açıklamakta, Türkiye’deki belirli bir yangında pyroCb oluştuğunu ileri sürmemektedir.
[7] João Azevedo, “Sixth-generation wildfires: why they are more dangerous and how to fight them”, Euronews, 29 Temmuz 2026. Coimbra Üniversitesi’nden yangın araştırmacısı Domingos Xavier Viegas, yangın hattı yoğunluğu metre başına 10 megavatı aştığında doğrudan müdahalenin etkisizleştiğini belirtir. Bu düzey yaklaşık 10 metrelik alev boyuna karşılık gelir; aşırı olayların bazı evrelerinde yoğunluk bu değerin birkaç katına çıkabilir. “Bastırılamazlık eşiği”, yangının bütünüyle söndürülemeyeceği değil, aktif cephesine insan veya araç göndererek doğrudan müdahale etmenin fiziksel olarak etkisiz ve ölümcül derecede tehlikeli olduğu sınırdır.
[8] Seyitgazi’de 19 Temmuz 2025’te yangına müdahale eden 24 görevli alevlerin arasında kalmış; beş orman işçisi ile beş AKUT gönüllüsü hayatını kaybetmiş, 14 orman işçisi yaralanmıştı. Bu kaynak olayın sonuçlarını doğrular; yangının gerçekten 10 MW/m eşiğini geçtiğini ölçen bir veri sunmadığından Seyitgazi’nin bu teknik eşiği aştığı kesin bir olgu olarak değil, bastırılamayan yangın davranışının operasyonel sonucu olarak kullanılması daha güvenlidir.





