Yakup Coşar’la Söyleşi: Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim Üzerine

Yakup Coşar ve Ahmet Ersoy tarafından derlenen Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim başlıklı kitap (Dipnot Yayınları), doğrudan Türkiye'deki yönetimsel tıkanıklıklara, merkeziyetçiliğin yarattığı krizlere ve aranan demokratik alternatiflere ayna tutan bir nitelik taşıyor.

Türkiyeli okur için İsviçre modeli genellikle "ulaşılamaz bir ütopya" ya da sadece "zengin bir Avrupa ülkesi" olarak algılanır. Oysa bu kitap, sistemin zenginlikten dolayı değil, tam tersine tarihsel bölünmeleri, çok kültürlülüğü ve çatışmaları barışçıl yollarla çözmek için yapılandırılmış pragmatik bir mekanizma olduğu için iyi işlediğini anlatıyor. Bu durum, Türkiye'nin idari reform, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve toplumsal uzlaşı arayışları için hayati dersler içeriyor.

Yakup Coşar ile kitapta serimlenen teorik yapı ile Türkiye gerçekliği arasında nasıl köprü kurulacağına dair söyleştik.


Zehra Can: Kitabın adı çok çarpıcı: Kendi Kendimizi Yönetmek. Türkiye’de devlet “kutsanan”, her şeyi çözen ya da her şeyi belirleyen merkezi bir yapı olarak algılanırken, İsviçre modelinde egemenliğin tabana, yani belediyelere ve yurttaşa dağıtıldığını görüyoruz. Bu kitabı derlerken, Türkiye’deki katı merkeziyetçi idari yapıya ve "yukarıdan aşağıya siyaset" kültürüne nasıl bir alternatif sunmayı amaçladınız?

Yakup Coşar: Katı merkeziyetçiliğin ve yukarıdan aşağıya siyasetin alternatifi, insanların siyasete doğrudan katılım haklarının var olduğu bir sistemdir. Yani yurttaşların sadece kendilerini yönetecekleri insanları değil, uygulanmasını istedikleri politikaları da önemli ölçüde seçecekleri bir sistem. İsviçre Sistemi, üç katmanlı ademi merkeziyetçi yapısı ve tüm katmanlarda var olan katılım imkanlarıyla bu hedefe en çok yaklaşan modeldir. Bu nedenle üzerinde durulması gerekmekte.  

ZC: Türkiye’de yerelleşme, yerinden yönetim veya ademi merkeziyetçilik tartışmaları genellikle "bölünme korkusu” ve refleksleriyle bastırılır. Kitapta İsviçre’nin çok kültürlü, çok dilli ve mezhepsel olarak bölünmüş yapısını tam da bu ademi merkeziyetçi ve federal yapıyla bir arada tuttuğu anlatılıyor. İsviçre deneyimi Türkiye’nin bu tarihsel "bölünme/parçalanma korkularını” aşmasında nasıl bir entelektüel panzehir olabilir?

YC: Bölünme ve parçalanmanın panzehiri insanların kendilerini iyi hissedecekleri koşulların sağlanmasıdır. İsviçre dört ulusal dilin konuşulduğu (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanşça), bunlardan üçünün (Almanca, Fransızca ve İtalyanca) resmi dil olarak kabul edildiği bir ülkedir. Bu düzenlemenin pratikteki ifadesi İsviçre Devleti’nin (Federal Devletin) tüm resmi evraklarında üç resmi dilin zorunlu olarak kullanılması, bu dillerin tümünün, bölgesine göre eğitim dili olmaları, ikinci dil olarak öğretilmeleri, devlet denetimindeki radyo ve televizyon yayınlarının bu dillerin tümünde yapılmasıdır. İsviçre’de çok dillilik bir dezavantaj olarak değil, avantaj olarak görülür. Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya ile sınırları olan İsviçre’de ayrılıkçı akımlar, yani İsviçre’den ayrılıp bu dillerin konuşulduğu ülkelerle birleşmeyi savunan akımlar yoktur. Refah düzeyinin yüksekliği ve katılım haklarının genişliği yanında İsviçre’de birlikte yaşama iradesinin var olmaya devam etmesinin çok temel bir nedeni bu dillerin tanınmasıdır. Dil konusunda İsviçre’de, örneğin Belçika sisteminden çok farklı olarak, esnek bir düzenlemenin var olduğunu, idarede dil kotası vs. uygulamaların bulunmadığını, siyasi partilerin dil eksenli örgütlenmediklerini belirtelim. [1]

Sorunuzun ikinci bölümü din işlerinin düzenlenmesiyle ilgili: Kantonlar arasında tarihsel olarak ortaya çıkmış ve kısmen devam eden farklılıklar varsa da devlet ilke olarak yasa ile kabul edilmiş mezheplere[2] ve bir dine/mezhebe mensup olmayan insanlara eşit mesafede durmak zorundadır. İsviçre’de vergi beyan usulüyle ödenir ve vergi beyannamesinin ilk sayfasında hangi kiliseye mensup olduğunuz sorulur. Yanıtınıza göre kilise vergisi ödersiniz ve ödediğiniz tutar mensubu olduğunuz kiliseye gider. Hiçbiri seçeneğini işaretlemeniz durumunda “din vergisi” ödemezsiniz.

İsviçre’de dil eksenli siyasi partilerin var olmadığını söylemiştim. Adında Hristiyan ön eki bulunan ve esas olarak Katolik ağırlıklı kantonlarda örgütlü olan Hristiyan Demokrat Halk Partisi (CVP) geçtiğimiz yıllarda ismini değiştirdi ve Merkez Parti adını aldı. Yani din ve mezhep eksenli örgütlenen bir siyasi parti de bulunmamaktadır.

ZC: Türkiye’de siyaset "ya hep ya hiç" mantığıyla, kutuplaşma ve çoğunluğun azınlığı ezmesi üzerinden işliyor. İsviçre ise bir "Uzlaşı Demokrasisi" (Consensus Democracy) olarak tanımlanıyor. Seçimi kazananın her şeyi almadığı, hükümetin "Sihirli Formül" ile en benzemez dört partiden ve farklı dil gruplarından ortaklaşa kurulduğu bu model, Türkiye’deki kronik kutuplaşma krizine ne söylüyor? Biz "uzlaşmayı" neden bir zayıflık, İsviçre ise bir yönetim sanatı olarak görüyor?

YC: “Ya hep ya hiç mantığının” Türkiye’nin tümüyle merkezden yönetilmesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de iktidarı ele geçiren siyasi parti her şeyi ele geçirmiş oluyor. Demokrasileri bozulmaktan koruyacak en büyük engel denetim ve denge mekanizmalarının varlığıdır.  Yani yasama, yürütme ve yargılama erklerinin birbirlerini denetlemeleri ve sınırlamalarıdır. Bu olgu bildiğimiz gibi yatay güçler ayrılığı diye de adlandırılıyor. Ancak çoğu durumda seçimi kazanalar yasama ve yürütmeyi aynı anda kontrol ediyorlar. Merkezi olarak oluşturulmuş, hakimlerin tek merkezden atandığı ve denetlendiği bir sistemde yargının üçüncü güç olarak denetim ve denge görevini yerine getirmesi çok zordur. Yargının da denetlenmesiyle tüm güçler iktidarın eline geçmekte ve demokratik işleyiş esas olarak ortadan kalkmaktadır.

Ademimerkeziyet esasına göre yapılanan devletlerde ise yatay güçler ayrılığının yanında bir de dikey güçler ayrılığı mevcuttur: Yani merkezi yasama ve yürütme organının yanında, İsviçre örneğinde kalırsak, kantonların ve belediyelerin de yasama ve yürütme organları vardır. Bu organların tümünde aynı partinin iktidarını kurma olasılığı çok zayıf, İsviçre’deki Kolektif Hükümet Sistemi’nde ise pratik olarak imkansızdır.

Yargılama erki için de benzer bir durumdan söz konusudur: İsviçre’de üyeleri Federal Meclis tarafından seçilen İsviçre Federal Mahkemesi’nin yanında kanton mahkemeleri ve genellikle birkaç belediyenin bir araya gelerek oluşturdukları bölge mahkemeleri bulunur. Üyeleri ilgili yasama organlarınca, yani kanton ya da belediye meclislerince, seçilen bu yerel mahkemelerin bir üst mahkemeye ya da Federal Mahkeme’ye idari bağımlılıkları yoktur. Bu nedenle ülkedeki yargıyı topyekûn denetim altına almak mümkün değildir.

Kısacası yerinden yönetim sisteminin yatay güçler ayrılığı yanında dikey güçler ayrılığını da içeren yapısı siyasi istikrarın sürdürülmesinin ve demokrasinin rayında kalmasının ikinci önemli unsurudur.

Sistemin rayından çıkmasını engelleyen ek denge ve denetim unsurları ise katılım hakları olarak tanımlanan referandum ve inisiyatif haklarıdır. İdari yapının tüm kademelerinde, yani federal düzeyde, kanton ve belediye düzeylerinde kullanılabilen bu haklar, merkezde olduğu gibi yerelde de mutlak iktidar kurma girişimlerini engeller. 

ZC: Bir denge unsurunun da Kolektif Hükümet Sistemi olduğunu söylediniz? Nedir bu Kolektif Hükümet Sistemi?

YC: İsviçre’de Belediye ve Kanton Yönetimleri, yani yerel yürütme organları seçim bölgesindeki halkın oylarıyla, yani doğrudan seçimlerle işbaşına gelirler. Partiler adaylarını sıralar ve bu adaylar nispi temsil esasına göre seçilip, seçim bölgesinin büyüklüğüne göre, en az üç kişiden, en çok dokuz kişiden oluşan belediye ya da kanton yönetimlerini (yürütme organlarını) oluştururlar. Belediye ya da kanton yürütme organına seçilenlerin aynı partiye mensup olma olasılığı çok düşüktür. Nispi temsil sistemi belli gücü olan tüm partilere yönetime ortak olma imkânı verir. Seçilmiş bu kişiler (yerel hükümetler) farklı alanları aralarında paylaşır, her biri bir alanın sorumlusu olur ve söz konusu olan belediye ya da kantonu birlikte yönetirler. Seçilen başkan[3] ise eşitlerden biridir ve kendi alanı yanında temsili görevleri üstlenir.  

Yedi kişiden oluşan Federal Hükümet üyeleri ise Meclis ve Senato’nun ortak oturumunda (Federal Parlamento) partilerin milletvekili sayıları dikkate alınarak üzerinde anlaşılmış olan “Sihirli Formül”e göre seçilirler. Sihirden kasıt, sistemin uzun süredir iyi işlemesi ve esas olarak sorgulanmamasıdır. Bugün hükümete üye veren parti sayısı dörttür ve bu dört parti ülke çapındaki seçmenin yaklaşık %80’ini temsil eder. Burada da seçilen “bölüm sorumluları”[4] kendi aralarında “bölümleri” paylaşarak ülkeyi birlikte yönetirler. Birer yıl süreyle görev yapan Devlet Başkanları ise bu yedi kişi arasından gene Federal Parlamento’nun onayıyla göreve getirilirler. Devlet Başkanı kendi alanının sorumluluğunu devam ettirirken, ek olarak temsili görevler üstlenir.

Kısacası Kolektif Hükümet ile kastedilen federal düzeyde olduğu gibi yerel (kanton ve belediye düzeyinde de), görev alanlarının yürütme organına seçilen kişiler arasında paylaşılması ve devletin, kantonun ya da belediyenin kolektif biçimde idare edilmesidir. Bu kolektif yönetim de belirtildiği gibi çok önemli bir denge unsurudur.

ZC: İsviçre’de dört ulusal dil bulunmakta. Bu dillerden üçü resmi dil olarak da kullanılmaktadır. Peki bu dillerin mensupları yerel hükümetlerde ve merkezi hükümette temsil edilirler mi?

YC: Yerel hükümetlerin ve meclislerin oluşumunda dille ilgili hiçbir yasal düzenleme, kota vs. bulunmamaktadır. Belirttiğim gibi belediye ya da kanton hükümetleri seçimlerinde en çok oyu alan adaylar, dil ve din farkı gözetilmeksizin, hükümeti oluştururlar.

Yedi üyeli Federal Hükümet ise yukarıda belirtildiği gibi Millet Meclisi ve Senato’nun birleşik oturumunda seçilir. Burada da vekiller, sözünü ettiğimiz Sihirli Formüle uyarak, dört partinin gösterdiği adaylar arasından seçim yaparlar. Burada da bir dil kotası yoktur. Ancak hem partiler düzeyinde hem de Federal Parlamento’da ülkenin farklı bölgelerinin, dillerinin, kırsal kesimin, şehirlerin, farklı çıkar gruplarının, kadınların hükümette uygun biçimde temsili tartışılır ve bu kısmen de gözetilir. Konuyla ilgili tek yasal düzenleme ise Federal Anayasa’nın 175. Maddesinin 4. Fıkrasıdır. Burada Federal Hükümet seçiminde ülkenin farklı coğrafi ve dil bölgelerinin uygun şekilde temsil edilmesine özen gösterileceği ifade edilir.

İsviçre’de dil konusunda genelde pragmatik bir tutum vardır. Örneğin işe alımlarda kota benzeri bir uygulama yoktur. Ancak farklı dillere, özellikle ülkede konuşulan dillere hakimiyet çalışma alanına göre bir avantaj oluşturur. Paul Widmer durumu şöyle özetliyor: İsviçre’de “Dört resmi dile uygun olarak dört tane dil topluluğu mevcuttur. Ancak bu toplulukların örneğin Belçika’da olduğu gibi kurumlar düzeyinde temsilleri söz konusu değildir. Dil toplulukları içinde iş birliğinin gevşek formları mevcuttur, ancak dil blokları yoktur. İsviçre’de yurttaşlar dil ölçütüne göre sınıflandırılmazlar. Pasaportlarda ya da nüfus cüzdanlarında –birkaç yıl öncesine kadar kaydedilen mezhep bilgilerinden farklı olarak- dile ilişkin bir bilgi bulunmaz.”[5]

ZC: Kitapta referandumların ve halk inisiyatiflerinin yasama sürecini yavaşlattığı, ancak kararların "sindirilerek" alınmasını sağladığı belirtiliyor. Türkiye’de ise tam tersine "hızlı karar alma" adına tüm yetkiler tek merkezde toplandı. Bir yasanın çok paydaşla, uzun sürede ama uzlaşıyla çıkması neden kalıcı bir toplumsal barış sağlar?

YC: Toplumsal barış esas olarak rızaya dayanır. İsviçre sisteminde rızası olmayan herkesin itiraz hakkı vardır. Federal düzlemde olduğu gibi, kanton ya da belediye düzleminde de oy kullanma hakkına sahip nüfusun çok sınırlı bir kısmının (bu oran genellikle %5’in altındadır) imzasıyla alınan kararlar referanduma götürülebilir. Referanduma götürülen karar, yasa vs. sayısı gerçekten çok azdır. Çünkü referandumun kendisinden öte, referandum olasılığı, uzlaşmayı zorunlu kılar. Federal Parlamento, Kanton ve Belediye Meclisleri bir karar alırken, bu kararın referandumdan geçecek şekilde çıkması için çaba sarf eder, yani referanduma başvurabilecek tüm aktörlerin önerilerini dikkate alırlar. Bu “istişare süreci” çıkan yasalar açısından geniş bir kabul sağlar. Her şeye rağmen referanduma gidilirse kaybedenler, kendilerinin de aktif olarak katıldıkları demokratik bir süreçte kaybettikleri için, referandum sonucunu kabul etmekte zorlanmazlar. Kısacası toplumsal barışı sağlayan kararlara katılım hakkının varlığı ve bu hakkın gerçekten de kullanılmasıdır.

ZC: Bizde yurttaşlık dört ya da beş yılda bir sandığa gitmekten ibaret bir "seçmenlik" ilişkisiyken, İsviçre’de yurttaşlar dört yılda bir yöneticililerini seçmek, yılda dört kez de federal düzeydeki, kanton ya da belediye düzeyindeki, anayasal ve yasal değişiklikleri, referandum ve inisiyatifleri oylamak için sandığa giderler. Yani yılda dört kez, yurttaşın farklı konularda fikri sorulur. Bu "etkin yurttaşlık" modeli, Türkiye’deki apolitikleşmiş, siyasetten umudunu kesmiş ya da sadece partilere tabi kılınmış yurttaş bilincini dönüştürmek için nasıl bir ilham verebilir?

YC: İnsanların temel gereksinimlerinden birisi “tanınma, kabul görme, insan yerine konulmadır”. Bu gereksinim, insan doğasının tarih boyunca değişmeden kaldığı düşünülen özelliklerinden biri yani antropolojik sabit olarak da değerlendirilir. Katılımcı demokrasinin insanın bu gereksinimini çok daha iyi karşıladığını düşünüyorum.

Siyasetçilere ilham vermesini umduğum şey, “siyasetten umudunu kesmiş” yurttaşların yanlış insanları ve yanlış politikaları seçeceklerinden korkmadan, gerçekten katılımcı bir demokrasiyi savunmalarıdır. Yurttaş ise insan yerine konulduğunu anlamakta gecikmez ve bu hakkını “hakkıyla” kullanır.

ZC: İsviçre’de halk inisiyatiflerinin ve referandumların sandıkta kabul edilme oranı %10 civarında. Ancak kitapta, inisiyatif ve referandumlar reddedilse bile konunun bu oylama süreci vesilesiyle meclis ve ülke gündemine girdiği ve yasama sürecini olduğu gibi ülkenin geleceğini de dolaylı olarak etkilediği anlatılıyor. Sivil toplumun sesini duyuramadığı, meclisin işlevsizleştiği bir dönemde, bu "gündem belirme gücü" Türkiye’de sivil topluma nasıl bir alan açabilir?

YC: Bu tabii sadece sivil topluma değil, bana da size de yani tek tek yurttaşlara da alan açar. Ben kafama yatmayan bir yasa ile ilgili bir imza metni hazırlayıp, yeterince imza toplayarak, köyümde, kasabamda, ya da ülke çapında bir referandumu zorlayabilirim. Aynı şekilde istediğim bir değişikliği gerçekleştirmek için yeterince imza toplayarak bir inisiyatifi de gündeme getirebilirim.

Sivil toplumla ilgili ise şöyle bir boyut var. İsviçre’de sivil toplum örgütlerinin referandum ve inisiyatif gibi iki önemli silahları bulunmakta. İktidar bir sivil toplum örgütünün gündeme getireceği referandum ya da inisiyatifleri kaybedebileceğini düşünürse, o sivil toplum örgütünü sürekli olarak dikkate alır, istişare süreçlerinde mutlaka onun da görüşünü sorar. Bu nedenle katılım imkanlarının geniş olduğu demokrasilerde sivil toplum örgütleri de daha kalıcı ve işlevsel olurlar.

Özellikle İnisiyatif Hakkı tek tek bireylere olduğu gibi, sivil toplum örgütlerine, iktidar ortağı olmayan siyasi gruplara, partilere de kurucu, yapıcı bir rol oynama imkânı verir. Bunun çok önemli bir imkân olduğunu düşünüyorum. Seçimlerde çoğunluğu kazanan tarafta olmayabilirsiniz. Ancak sunduğunuz bir öneriyi inisiyatifle kabul ettirerek memleketin (mahallenin, köyün, şehrin de tabii) olumlu yönde gelişmesinde rol alabilirsiniz. “İstemeyiz” tarzı bir muhalefet konumundan çıkıp, “istiyor ve yapıyoruz” konumuna geçebilirsiniz. Bu sivil topluma çok önemli bir meşruiyet de kazandırır.

ZC: Kitapta İsviçre federalizminin en önemli unsurlarından birinin "Yerindenlik İlkesi" (Subsidiarität) olduğu, bir işi belediye yapabiliyorsa kantona, kanton yapabiliyorsa devlete bırakılmaması gerektiği vurgulanıyor. Hatta bütçenin ve vergilerin büyük kısmı yerelde kalıyor. Türkiye’de yerel yönetimlerin (belediyelerin) mali ve idari olarak tamamen merkeze bağımlı hale getirilmesini ve kayyum politikalarını düşündüğümüzde, bu "yerindenlik" ilkesi belediyecilik anlayışımızı nasıl değiştirebilir?

YC: İsviçre’deki tüm yerleşim birimlerinin, yani 500 nüfuslu köyün de 450.000 nüfuslu Zürih şehrinin de kendi “belediye yönetimi” vardır[6]. Yerindenlik (ademimerkeziyet) ilkesine göre sorun köyde halledilebiliyorsa yetkili köydür. Köyün tek başına halledemeyeceği bir iş, örneğin itfaiye organizasyonu birkaç köyün birlikte oluşturduğu bir itfaiye birliğince çözülür. Belediye kurumlarının oluşturulmasından başlayarak, tüm imar işleri, yol yapımı ve bakımı, spor tesislerinin yapımı bakımı, okul binalarının yapımı ve bakımı, kültürel kurumların inşası, işletilmesi, su, kanalizasyon, elektrik sağlanması, vergi oranlarının tespiti, vergi toplanması, sosyal yardım, belediye düzeyinde yurttaşlık hakkının verilmesi, nüfus işleri, yerel polis teşkilatı, ilk öğretim kurumlarının sorumluluğu (ders programları dışında) belediyelerdedir. Bu öncelikle belediyelerin sorumluluklarının ve hareket imkanlarının artmasını ifade eder. İsviçre’de yerel idarelerin sadece seçilmişler tarafından yönetildiğini, merkezden atanmış kimsenin bulunmadığını belirtelim.

İkinci boyut mali özerkliktir. Belediyeler, yani küçüğünden büyüğüne bu yerleşim birimleri, vergilerini kendileri toplar ve harcamalarını kendileri saptarlar. Bu sene yapılacak fazla harcama, gelecek yıl yurttaşın cebinden çıkacağı için, yurttaşlar vergi oranlarının ve harcamaların doğrudan muhatabıdırlar. Bu nedenle yurttaş kontrolü üst düzeydedir. Belli bir meblağı aşan harcamalarla ilgili zorunlu referandum kuralı vardır.

ZC: Bu sitemin ekonomideki etkileri nedir?

YC: İdari işlerin de pratik işlerin de ağırlıklı olarak yerelde, yani Belediye ve Kanton düzeyinde çözülmesi, iktisadi hayatın daha dengeli dağılımına ve sonuçta daha dengeli bir kalkınmaya yok açmaktadır. İsviçre’de Belediye ve Kantonların (yerelin) toplam kamu gelirleri içindeki payı %70’tir. Yerel yönetimler bu imkanlarla ülke kalkınmasında belirleyici bir rol oynarlar. Yerelde var olan imkanlardan dolayı iç göç sınırlıdır. İsviçre’de kamu çalışanlarının büyük bir kısmı yerel yönetimlerde çalışırlar. İş bulmak için mutlaka metropole gitmez gerekmez. Taşrada da kariyer yapma imkânı mevcuttur. Sadece şehirlerin değil, köylerin ve kasabaların da alt yapıları (bisiklet yolları, yeşil alanları, yürüyüş yolları, korunmuş köy ya da kent merkezleri) ve kültürel olanakları ile ciddi bir çekicilikleri, iktisadi anlamda konum avantajları vardır. Bölge halkı Katılım Haklarının sağladığı imkanlarla, bölgenin doğal kaynaklarının korunmasında, köyün, beldenin temiz, sessiz, yaşanabilir olmasında belirleyici bir rol oynar. Tüm bunlar İsviçre ekonomisinin daha dengeli kalkınmasına katkıda bulunurlar.

ZC: Küçük İsviçre belediyelerinde "Milis Sistemi" (gönüllü yönetim) ve halkın doğrudan katıldığı "Belediye Genel Toplantıları" var. Türkiye’deki devasa, bürokratik ve rant merkezli belediyecilikle kıyaslandığında, bu "taban demokrasisi" yerel katılımı artırmak adına Türkiye’deki mahalle meclisleri ya da kent konseyleri için somut bir modele dönüştürülebilir mi?

YC: Milis (gönüllülük) sistemiyle kastedilen, yapılan işlerin mesleki olarak değil, ücretsiz ya da cüzi bir ücret karşılığı ve yarı zamanlı olarak yapılmasıdır. Gönüllülük sistemi özellikle küçük yerleşim birimlerindeki işlerin halledilmesinde önemlidir. Sosyal Yardım Komisyonları, Kilise Bakım Komisyonları, Okul Aile Birlikleri bu tür işler arasındadır. Ancak gönüllülük kavramı siyasi işler için de kullanılır. Örneğin profesyonel milletvekilliği diye bir şey yoktur. Federal Meclis yılda dört kez, üçer haftalığına toplanır. Milletvekilleri bunun dışındaki zamanlarda, tabii komisyon toplantıları vs. haricinde, kendi mesleklerini icra etmeye devam ederler. Milletvekili maaşı İsviçre standartlarına göre yüksek değildir ve vekillerin ne özel sağlık sigortası ne de özel emeklilik gibi ayrıcalıkları vardır. Profesyonel (tam gün iş anlamında) çalışanlar sadece büyük belediyelerin yürütme organları mensupları, kanton hükümet üyeleri ve de Federal Hükümet üyeleridir.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince: Belediye Genel Toplantıları (Vollversammlung), küçük yerleşim birimlerinde oylamaların el kaldırma usulüyle yapıldığı, anayasal ve yasal güvencesi olan genel toplantılardır. Kısmen yasama görevini de üstlenen, referandum ve inisiyatif oylamalarının ve seçimlerin yapıldığı Belediye Genel Toplantıları günümüzde sadece küçük belediyelerde mevcuttur.

Türkiye’deki Mahalle Meclislerinin ve Kent Konseylerinin ise esas olarak istişari rolleri vardır. Karar yetkileri bulunmamaktadır.  

ZC: Kitapta doğrudan demokrasinin "istenmeyen ayrımcı etkilerinden" de bahsediliyor; eğitimli ve elit kesimlerin oylamalara daha çok katıldığı, gençlerin, kadınların ve göçmenlerin katılımının daha düşük olduğu tespiti var. Doğrudan demokrasiyi Türkiye gibi eğitim ve gelir adaletsizliğinin derin olduğu bir ülkede uygulamaya kalksak, bu durum dezavantajlı grupların daha da dışlanmasına yol açar mı? Sistemi nasıl demokratikleştirebiliriz?

YC: Dikkat çektiğiniz bu konu katılımcı demokrasilerle ilgili tartışılan önemli sorunlardan biridir. Eğitimli, dile hâkim insanlar konuyla ilgili fikir oluşturacak bilgiye ulaşma, seçenekleri tartma konusunda daha avantajlıdırlar. Ancak bunlar temsili demokrasilerin de sorunlarıdır. Temsili demokrasilerden farklı olarak katılımcı demokrasilerde sadece partiler ya da adaylarla ilgili değil, çok sayıda somut konuyla ilgili de oylama yapılır. Oylamaya konu olan tasarılar bazen gerçekten uzman bilgisi gerektirecek düzeyde karmaşıktırlar.  Ayrıca güçlü çıkar grupları maddi imkanları ve medya olanakları ile süreçleri önemli ölçüde etkileyebilirler.

İsviçre’de referandum ve inisiyatiflerle ilgili yapılan kampanyalarda kullanılan maddi imkanlar konusunda şeffaflık zorunluluğu bulunmaktadır: Hangi çıkar grubunun, partinin, derneğin kampanyaya ne kadar para yatırdığı bilinir. Oylamanın hangi idari düzeyde olduğuna bağlı olarak, Federal Devlet, kanton ya da belediye yönetimleri oylama konusu olan metnin içeriğini, lehteki ve aleyhteki argümanları ve kendi tutumlarını seçmene doğru biçimde sunmakla yükümlüdürler. Devlet Radyo ve Televizyonunun da dengeli yayın yapma zorunluluğu bulunmaktadır. Buna rağmen dezavantajlı grupların dezavantajları kısmen de olsa devam eder.

ZC: Son olarak, Türkiyeli okur bu kitabı okuyup "Evet, İsviçre’de harika bir sistem var ama orası İsviçre, burası Türkiye, bizde bu sistem işlemez" diyebilir. Siz bu kitaptaki makaleleri seçen ve İsviçre üzerine çalışan bir araştırmacı olarak, bu bakış açısına ne dersiniz?

YC: Kitabımıza aldığımız Paul Widmer’in yazısının başlığı Özel Durum Olarak İsviçre’dir. Paul Widmer gibi birçok siyaset bilimci ve tarihçi İsviçre siyasi sisteminin kendine özgü koşullardan ortaya çıktığını, bu anlamıyla başka ülkelere uyarlanamayacağını savunurlar. Ben farklı düşünüyorum. Birincisi tüm toplumlar birbirlerinden etkilenir, karşılıklı olarak bir şeyler alıp verirler ve sürekli bir değişim içindedirler. Türkiye’den verilebilecek en çarpıcı örnekler Cumhuriyet'in kurulması ve çok sayıda yasanın başka ülkelerden alınmasıdır. 100 yıl öncesinden baktığımızda çok radikal bir başka örnek kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasıdır. Günümüzde aklı başında hiç kimse bu hakkın bize fazla geldiğini savunmuyor.

Andreas Gross ise kitabımıza aldığımız yazılarının birinde İsviçre’deki doğudan demokrasinin menşeinin İsviçre değil Fransa olduğunu savunur. Söz konusu olan Fransa’da doğup İsviçre’de olgunlaşan bir sistemdir. Gross’un anlatımıyla sistem, İsviçre’den Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Eyaletlerine ihraç edilmiştir ve bu eyaletlerin bir kısmında bugün de uygulanmaktadır.   

Yukarıda insanın temel ihtiyaçlarından birinin kabul görme, başka bir deyişle insan yerine konulma, hesaba katılma, dikkate alınma olduğunu ve katılımcı demokrasilerin insanın bu ihtiyacını karşılamaya temsili demokrasilere göre daha uygun olduğunu belirtmiştim. Bu nedenle katılım haklarının ve yerinden yönetimin tüm toplumlar açısından çekici, uygulanabilir bir sistem olduğunu ve doğru sunulursa geniş bir kabul göreceğini düşünüyorum.  


[1] İsviçre ve Belçika’da Dil Hakkı’nın düzenlenişi konusunda bkz. Uta Loeckx, Dil Hakkı – Azınlık Dilleri ve Çokdilli Yaşam, Dipnot Yayınları, 2019.

[2] Din İşleri Federal Devlet Anayasası’ndaki 8 ve 15. Maddelerle düzenlenmiş, din ve vicdan özgürlüğü güvence altına alınmış ve ayrımcılık yasağı konulmuştur. Bunun dışındaki pratik düzenlemeler Kantonlara bırakılmıştır. İsviçre’nin tüm kantonlarda Hristiyanlığın Katolik, Protestan, Ortodoks mezhepleriyle Musevilik resmi olarak tanınmaktadırlar.

[3] Başkanların seçimi konusunda kantonlar ve belediyeler arasında farklılıklar vardır. Örneğin Zürih Şehri Belediye Başkanı halk tarafından doğrudan seçimlerle başkan olarak seçilirken, Zürich Kanton Hükümet başkanları, seçilmiş kanton hükümet üyeleri arasından birer yıllığına seçilir.

[4] İsviçre’de Bakanlar Departementsvorsteher/in (Bölüm Sorumlusu) olarak adlandırılırlar.

[5] Paul Widmer, Die Schweiz als Sonderfall, Verlag Neue Zürcher Zeitung, s. 151

[6] İsviçre’de nüfusu 10.000’in altında bulunan yerleşim birimleri Gemeinde, bunun üzerindekiler Stadt olarak adlandırılır (Almanca). En alt düzeydeki bu özerk idari yapıların tümünü ifade etmek üzere kitapta olduğu gibi bu metinde de belediye kavramı kullanılmaktadır.