Bir ülke aynı anda hem çatışmasızlığa hem otoriterleşmeye doğru ilerleyebilir mi? Ve böyle bir durumda, yürütülen çözüm sürecinin gerçekten barışa doğru ilerleyip ilerlemediğini, geçtiğimiz günlerde Meclis’ten geçen çerçeve yasanın bu ilerleme açısından ne ifade ettiğini neye bakarak anlayabiliriz?
Bir önceki yazımı tam da bu sorunun eşiğinde bitirmiştim. Özgür Özel’in ve Yeni Parti’nin çerçeve yasa oylamasındaki tavrını tartışırken, bunun yanıtını yalnız siyasal tavanda İmralı ile devlet arasında yürütülen müzakerelere veya Meclis’ten geçen ya da geçmeyen yasalara bakarak veremeyeceğimizi; barışın aynı anda toplumsal vicdanda, toplumsal-politik ilişkilerde ve kurumsal-siyasal düzende nasıl karşılık bulduğuna da bakmamız gerektiğini söylemiştim.
Bu üç düzlemi biraz daha dikkatle birbirinden ayırmakta fayda var.
Yukarıda kurumsal-siyasal düzlem ile aşağıda toplumsal vicdan düzlemi arasında, orta katmanda yer alan toplumsal-politik düzlem asıl eylemlilik alanı. Politik güç burada, farklı insanların bütün çoğullukları içinde birlikte eyleyebilme kapasitesinden doğuyor; bu politik gücü dağıtmak, bastırmak ya da onun yerine geçmek için kullanılan devlet şiddeti de burada etkinlik kazanıyor. Bu düzlemde hem örgütlü siyasal yapılar ve bu yapıların karar alıcı kadroları, yani tavan, hem de siyasal tavır alan, bu tavrı ifade eden, başkalarıyla ilişki kuran ve gerektiğinde birlikte eyleyen sıradan insanlar, yani taban var. Dolayısıyla burada üç farklı ilişki biçimi önem kazanıyor: tavan aktörlerinin birbirleriyle ilişkileri; tavan aktörlerinin gerek kendi tabanlarıyla gerekse diğer tavan aktörlerinin tabanlarıyla kurdukları ilişkiler; tabandaki insanların ise tüm çoğullukları içinde birbirleriyle kurdukları ilişkiler.
Bunlardan özellikle sonuncusu, çoğul politik gücün oluşması bakımından belirleyici. Çünkü tanımı gereği çoğul olan bir politik güç, farklı toplumsal kesimlerin yalnızca aynı partiye oy vermesinden ya da siyasal temsilcilerinin tavanda ittifak kurmasından doğmuyor. İnsanların, birbirlerine benzemedikleri hâlde birbirlerinin varlığını ve meşruiyetini tanıyabildikleri, ortak bir siyasal tavır etrafında yan yana durabildikleri ve gerektiğinde birlikte eyleyebildikleri ölçüde oluşuyor. Tavan aktörleri eylem ve söylemleriyle bu ilişkileri teşvik edebiliyor, görünür kılabiliyor ve siyasal alana tercüme edebiliyorlar; bu ilişkilerden doğan çoğul politik gücün taşıyıcılığını da üstlenebiliyorlar. Bu ilişkileri bozabiliyorlar da. Ama tabanın yerine geçip, siyasal mühendislik yöntemleriyle, çoğul politik gücü kendileri yaratamıyorlar.
Toplumsal-politik düzlemdeki mücadelelerin zaman içinde nasıl bir siyasal ve hukuki düzende kurumsallaştığını ise en üstteki kurumsal-siyasal düzlemde görüyoruz. Bu düzlem, burada kullandığım anlamıyla, esas olarak bir eylem alanından ziyade sonuç alanı. Elbette devlet kurumları, mahkemeler, parlamentolar, hükümetler eylemde bulunurlar ve bu eylemlerin toplumsal etkileri olur. Ama bugün Türkiye’de hüküm sürmekte olan kutuplaştırıcı otoriteryenizm ile Türkiye’de kurulmasını umduğumuz çoğulcu demokrasi arasındaki temel fark, tek tek bu eylemlerden ziyade, bunların zaman içinde nasıl bir siyasal ve hukuki düzen içerisinde kurumsallaştığıyla ilgili. Demokratik hukuk devletinin işleyip işlemediği; temel hakların ve siyasal özgürlüklerin güvence altında olup olmadığı; iktidarın hukukla sınırlandırılıp sınırlandırılmadığı; yurttaşların farklılıklarıyla birlikte eşit siyasal özneler olarak tanınıp tanınmadığı, toplumsal-politik düzlemdeki mücadelelerin hangi yönde sonuçlandığının bu düzlemdeki göstergeleri.
En altta ise bu toplumsal-politik düzlemdeki eylemliliklerin üzerinde yükseldiği, aynı zamanda onlardan sürekli etkilenen toplumsal vicdan düzlemi var. Burası insanların birlikte eylemedikleri; hissettikleri, duyumsadıkları, değerlendirdikleri, güven ya da güvensizlik besledikleri, korktukları, öfkelendikleri, karşılarındakinin uğradığı haksızlığı kendilerinin de meselesi saydıkları ya da tam tersine onu bir tehdit olarak görmeye başladıkları alan. Dolayısıyla bu düzlem, birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmış insan kümelerini değil, değişken ve geçişken bir toplumsal hissiyat zeminini ifade ediyor.
Toplumsal vicdan düzleminde ortaya çıkan ortaklaşmaları tarif etmek için John Rawls’un “örtüşen görüş birliği” kavramından yararlanıyorum.[1] Rawls’un kavramındaki temel fikir şu: İnsanlar dünyaya ilişkin en temel düşünsel, ahlaki ya da itikadi kabullerinde birbirlerinden çok farklı olsalar da, bu farklı gerekçelerden hareketle bazı ortak siyasal ilke ve yargılarda buluşabilirler. Ben bu kavramı biraz dönüştürerek, farklı insanların farklı gerekçelerden hareketle, toplumsal-politik düzlemde birlikte eyleyebilmelerine zemin hazırlayan ortak vicdani yargılarda buluşmalarını ifade etmek için kullanıyorum. Bu tür vicdani ortaklaşmalardan ikisi bu tartışma bağlamında özellikle önem taşıyor: diyalog üzerine örtüşen görüş birliği ve çatışma üzerine örtüşen görüş birliği.
Diyalog üzerine örtüşen görüş birliği, farklı nedenlerle de olsa, anlaşmazlıklarımızı birbirimizi susturarak, dışlayarak ya da yok etmeye çalışarak değil, konuşarak ele almanın daha doğru olduğu yargısında ortaklaşmamızı ifade ediyor. Çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinde ise bunun tersi: Yine birbirimizden çok farklı, hatta taban tabana zıt gerekçelerle, karşımızdakini dışlamayı, susturmayı ya da onunla mücadelede baskı ve şiddete başvurmayı kendimize hak görebiliyoruz.
Bu iki görüş birliğini besleyen duygular, kanaatler ve yönelimler, bütün çelişkileriyle, aynı insanın vicdanında bile yan yana bulunabiliyor; aynı insan zaman içinde birinden diğerine doğru kayabiliyor. Bu nedenle toplumsal vicdanda da dönem dönem bunlardan biri, dönem dönem diğeri daha fazla zemin kazanıp ön plana çıkabiliyor.
Üç düzlem arasındaki ilişkiyi tek cümleyle özetlemek gerekirse: Mücadele, kurumsal siyasal düzlemin belirlediği koşullarda, toplumsal-politik düzlemde, toplumsal vicdan üzerinde, demokrasi için veriliyor.
Bu üçlü ayrım hem otoriterleşme ile demokratikleşme arasındaki mücadeleyi anlamak için hem de bu yazının asıl konusu olan barışın ne olduğunu düşünmek için elverişli görünüyor bana. Çünkü barış, çoğu zaman sanıldığı gibi çatışmasızlığın hüküm sürmesinden ibaret bir şey değil. İnsanlar, toplumsal kesimler, hatta toplumlar arasında çıkar çatışmaları, değer ayrılıkları, tarihsel ihtilaflar, kimlik ve aidiyet farklılıkları barış koşullarında da varlıklarını sürdürüyor. Hatta çoğulluğun insanlık durumunun bir parçası olduğunu düşündüğümüzde, barış, bu farklılıkların ortadan kalkmasını ya da kaldırılmasını gerektiren bir durum değil; farklılıklarımızla birlikte, birbirimizi kırıp dökmeden bir arada yaşayabilmemizi mümkün kılan bir düzen olarak görülmeli, kanımca.
Daha açık bir deyişle, barışı savaştan ayıran şey çatışmanın yokluğu değil; tarafların aralarındaki çatışmaları, birbirlerini yok etmeye çalışmadan, toplumsal-politik düzleme taşıyabilmeleri ve demokratik siyaset zemininde şiddetsiz bir biçimde sürdürebilmeleri.
Bu çerçevede barışın da üç hâlinden söz edebiliriz.
Toplumsal vicdan düzleminde barış, herkesin aynı şeyi düşünmesi ya da geçmişteki ihtilafları unutması değil; bütün bu farklılıklara rağmen, diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin, yani anlaşmazlıkların şiddetle değil diyalogla ele alınması gerektiği yönündeki ortak kanaatin zemin kazanması olarak tanımlanabilir. “Karşı” taraftakileri artık ortadan kaldırılması gereken varoluşsal tehditler olarak değil; anlaşamadığımız, belki öfkelendiğimiz, belki geçmişte bize büyük haksızlıklar yaptığını düşündüğümüz ama yine de ortak bir siyasal düzen içinde, birbirimizle konuşarak yaşamak zorunda olduğumuz eşit siyasal özneler olarak görmeye başlarız.
Toplumsal-politik düzlemde barış, bu vicdani zeminin insanlar ve siyasal aktörler arasındaki ilişkilerde karşılık bulmasıdır. Farklı toplumsal tabanlar birbirlerini düşmanlaştırmadan siyasal ilişki kurabilir; farklı siyasal hareketler birbirlerinin varlığını ve meşruiyetini tanıyabilir; ihtilaflarını şiddet yerine siyasal mücadeleyle sürdürebilirler. Böyle bir ortamda farklılık ortadan kalkmaz; tersine, farklı toplumsal kesimlerin farklılıklarını koruyarak demokrasi lehine birlikte eyleyebilmeleri mümkün hâle gelir. Barışın bu düzlemdeki en güçlü göstergesi de farklı toplumsal kesimlerin birbirlerini etkisizleştirmek yerine hep birlikte demokratikleşme yönünde çoğul bir politik güç üretebilmeleri ve siyasal aktörlerin bu gücün taşıyıcılığını üstlenirken, kendi eylem ve söylemleriyle tabanda yankı yaratarak bu gücü besleyen ilişkileri güçlendirebilmeleridir.
Nihayet kurumsal-siyasal düzlemde barış, bu ilişkilerin iyi niyete veya dönemsel siyasal dengelere bırakılmadığı; demokratik hukuk devleti tarafından teşvik edildiği, korunduğu ve güvence altına alındığı bir düzen gerektirir. Temel hakların, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün, siyasal katılımın ve hukuk önünde eşitliğin yalnızca bazı yurttaşlar için değil herkes için geçerli olduğu; hiçbir toplumsal kesimin sürekli bir olağanüstü hukuk veya güvenlik rejiminin nesnesi hâline getirilmediği bir düzen…
Böyle tarif edildiğinde barış, yalnızca silahların susmasından ibaret bir şey olarak görülemez. Barış, toplumsal vicdanda diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin zemin kazandığı; toplumsal-politik alanda farklı toplumsal kesimlerin, farklılıklarını koruyarak, şiddete başvurmadan siyasal ilişki kurabildiği ve ortak eylem üretebildiği; kurumsal-siyasal düzlemde ise bütün bunların demokratik hukuk devleti tarafından güvence altına alındığı bir toplumsal ve siyasal düzendir.
Barışı böyle tarif ettiğimizde, barış ile demokrasi arasındaki ilişkiyi de yeniden sormamız gerekiyor: Barışsız demokrasi, demokrasisiz barış olur mu?
Demokrasinin olmadığı yerde çatışmasızlık olabilir, ama çatışmasızlık barış değil, çatışmasızlıktır; kalıcı bir barışa dönüşüp dönüşmeyeceği de büyük ölçüde demokratikleşmenin ilerleyip ilerlememesine bağlıdır. Aynı şekilde, bir yerde minimal demokrasinin şeklî unsurları —yani örneğin parlamentolar, siyasi partiler, bunlar arasında seçim rekabeti ve düzenli aralıklarla yapılan seçimler— bulunabilir. Ama toplumun bir kesimi hâlâ devlet şiddetiyle, olağanüstü hukuk uygulamalarıyla ve güvenlikçi siyasetle karşı karşıyaysa, bütün bu şeklî unsurlara rağmen orada çoğulcu demokrasinin ve kalıcı, demokratik bir barışın hüküm sürdüğünü söylemek de güçtür. Nitekim Türkiye, en iyi dönemlerinde bile Kürtleri eşit siyasal özneler olarak tam anlamıyla içeremeyen, böyle “barışsız” bir minimal demokrasiye sahipti.
Velhasıl, demokrasisiz bir çatışmasızlık ya da barışsız bir minimal demokrasi pekâlâ tahayyül edilebilir. Ama barışsız bir çoğulcu demokrasi de, demokrasisiz kalıcı ve demokratik bir barış da tahayyül edilemez.
Demokrasi ve barış aynı şey değildir. Ama birbirlerini besleyen ve büyük ölçüde aynı siyasal ve toplumsal koşullara dayanan iki ayrı düzendir. Birindeki eksiklik diğerini de kırılganlaştırır.
Peki mevcut çözüm süreci bu genel çerçevede nereye yerleşiyor?
Çerçeve yasanın Meclis’ten geniş bir siyasal destekle geçmiş olması, sürecin kurumsal-siyasal düzlemde önemli bir mesafe kat etmiş olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, yasanın dilinin çatışma döneminin militarist ve dışlayıcı kodlarından bütünüyle arındığını söylemek de zor; bu dilin, kurumsal-siyasal düzlemde atılan adımın toplumsal vicdandaki karşılığını nasıl etkilediği ayrıca hesaba katılmalı. Ancak Yeni Parti’nin bu yasanın Genel Kurul’daki oylamasında yansıttığı “ikircikli” tavır, hem toplumsal-politik düzlemde hem de, daha da derinde, toplumsal vicdan düzleminde buna koşut bir mesafenin kaydedilememiş olduğuna işaret ediyor.
Asıl mesele barışın üç hâli arasındaki bu ayrışmanın nereden kaynaklandığı ve nasıl giderilebileceği.
Bir sonraki yazıda bu soruların peşinden gideceğim.
[1] John Rawls, “The Idea of an Overlapping Consensus,” Oxford Journal of Legal Studies, 7(1), 1987, s. 1–25.





