Geçiş Dönemi Adaleti Kimler için Mümkün? Ortadoğu’da Dom-Abdal Toplulukları ve Barışın Öteki Yüzü

Ortadoğu’da dengelerin yeniden şekillendiği bir dönemden geçiyoruz. Bir tarafta ABD ve İsrail’in saldırganlığı sürerken, diğer tarafta 2010’da başlayan Arap halk ayaklanmaları sürecinin geride kalması, 61 yıllık Baas rejiminin sona ermesi ve yönetime gelen yeni iktidarın geçmişin “radikal İslamcı yükünden” kurtulma çabası var. Türkiye’de ise Kürt sorununun “Çerçeve Yasa”nın açtığı imkân üzerinden çözülebileceğine dair umut, “Geçiş Dönemi Adaleti” kavramını yeniden gündeme taşıdı.

Dünyadaki deneyimler, çatışma ve savaş sonrasında Geçiş Dönemi Adaleti mekanizmalarının işletilmemesinin, ağır hak ihlallerinin cezasız kalmasının, adaletin sağlanmamasının, hukukun üstünlüğünün tesis edilmemesinin ve geçmiş travmalarla yüzleşilmemesinin toplumlar üzerinde yıkıcı ve uzun vadeli sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.

Geçiş Dönemi Adaleti Kimler için Mümkündür?

Geçiş dönemi adaleti mekanizmaları kimleri kapsar? Çatışma coğrafyalarında toplumun bütün kesimlerine ulaşabilir mi? Bugüne kadarki deneyimler, bu süreçlerin bazı kesimleri geride bıraktığını; çatışan tarafların, kendilerinden olmayan ya da çatışma sırasında kendilerini desteklemeyen grupları sürece dahil etmekte isteksiz davrandığını gösteriyor. Her iki tarafın da marjinalleştirdiği, dışladığı ve ayrımcılığa uğrattığı Roman toplulukları çoğu kez bu süreçlerin dışında tutulmuş, onların dahil edilmesi çoğu zaman gündeme dahi gelmemiştir.

Dünyada “Çingene” olarak adlandırılan Roman, Dom, Lom ve Abdal toplulukları gibi tarihsel ve yapısal ırkçılığa maruz kalan gruplar açısından hakikat ve uzlaşma süreçlerinin nasıl işleyeceğine dair elimizde çok az örnek ve deneyim var. Çatışma sonrası barış inşası süreçlerinin geride bıraktığı bu toplulukların hayatında, yeni dönemde gerçek bir sulh sağlansa dahi, çoğu zaman fazla bir şey değişmiyor; ayrımcılık farklı biçimlerde sürüyor.

Tam da geçiş dönemi adaletinin yeniden gündeme geldiği bir zamanda, bu yeni süreç tarihsel olarak ayrımcılığa uğrayan toplulukların mağduriyetlerinin giderilmesi için bir fırsat sunabilir mi?

Geçiş dönemlerinde bu toplulukların devlet kurumlarına duyduğu güvenin yeniden kurulması ve toplumsal uzlaşmaya katılımlarının sağlanması, hakikat ve uzlaşma süreçlerinin hedefleri arasına alınabilir mi? Böyle bir yaklaşım, Çingene karşıtlığı (anti-gypsyism) olarak adlandırılan tarihsel ve yapısal ırkçılıkla mücadele için de bir araç sunabilir mi? Mevcut deneyimler, bu süreçler başarıyla yürütüldüğünde, “ötekine” yönelik nefretin, düşmanlığın, önyargıların ve ayrımcı dilin gerilediği; silahların sustuğu ve toplumsal barış fikrinin toplumun farklı kesimlerinde güç kazandığı bir ortamın oluşabileceğini gösteriyor. Bu nedenle tarihsel olarak sistematik ayrımcılığa uğrayan, dışlanan ve “öteki” kabul edilen toplulukların bu süreçlere dahil edilmesi, onlara yönelik ayrımcılık biçimlerinin görünür kılınmasına ve bunlarla mücadele edilmesine de katkı sağlayabilir.

Çatışma dönemleri, dezavantajlı grupların en savunmasız hale geldiği ve şiddetten orantısız biçimde etkilendiği dönemlerdir. Şiddetin denetimden çıkması ve keyfileşmesi, özellikle bu topluluklar açısından yaşamsal tehlikeler ve telafisi güç acılar doğurur. Mevcut deneyimler, çatışan tarafların çoğu zaman bu topluluklara yönelik ayrımcılıkta ortaklaştığını gösteriyor. Onları “hırsız”, “ahlaksız”, “ajan”, “tehlikeli” ya da “asalak” olarak damgalayan önyargılar, topluluk üyelerinin şiddete maruz kalmasına, çatışan taraflar arasında sıkışmasına, soykırım tehdidiyle karşı karşıya kalmasına ve yerinden edilmesine yol açar. Üstelik çatışmalar sona erdikten sonra da ağır insan hakları ihlallerinin etkileri sürer; katliamlar, ölümler, işkenceler, zorla kaybetmeler ve yerinden edilmeler çoğu kez görmezden gelinir ve cezasız kalır.

Bu topluluklar, çatışma sonrası barış inşası süreçlerinde de görünmez kılınmaya devam eder. Savaşın ya da çatışmanın galiplerinin kurduğu yeni düzen, maruz kaldıkları ayrımcılık ve hak ihlallerini kendiliğinden sona erdirmez. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi rejiminin Holokost (Porajmos/Samudaripen) suçlarının mahkûm edilmesi, Romanlar açısından doğrudan bir özgürleşme ya da hak iadesi sağlamadı; Romanlara karşı işlenen soykırım suçlarının failleri de büyük ölçüde hesap vermedi. Savaş sonrası Avrupa’da Romanlara yönelik ırkçı nefret suçları ve tacizler artarken, 1990’ların başında Doğu Bloku’nun çözülmesi, Yugoslavya’nın ve diğer ülkelerin dağılmasıyla yaşanan çatışmalarda Roman topluluklar yeniden katliamlara maruz kaldı. Bosna, Sırbistan ve diğer ülkelerde yürütülen geçiş dönemi adaleti süreçleri Romanları kapsamadı; cezasızlık bu örneklerde de devam etti.

Ortadoğu’daki Dom ve Abdal Toplulukların Çatışma Deneyimleri

Ortadoğu’daki bölgesel güvenlik krizleri ve savaşlar, Domları sürekli sınır aşan bir zorunlu göç döngüsüne mahkûm etti.

Son yüz yılda Ortadoğu’ya dönüp baktığımızda, iç savaşların ve çatışmaların giderek bölgesel bir nitelik kazandığını görüyoruz. Filistin’in işgali, Sünni-Şii gerilimi ve mezhepçilik bu tabloyu şekillendiren başlıca dinamikler arasında. İsrail devletinin Filistin topraklarını işgal etmesiyle başlayan ve 1948’deki Nakba’nın ardından yıllara yayılan zorunlu göç, on binlerce Filistinli Dom aileyi de diğer Ortadoğu ülkelerine sürgüne zorladı. Yaklaşık seksen yıldır Filistinli Domların maruz kaldığı Çingene karşıtlığına, ayrımcılık ve dışlanmaya vatansızlık da eklendi. Bugün Ortadoğu’nun pek çok kentinin çeperindeki derme çatma mahallelerde ve kırsal çadır alanlarında Dom topluluklarına rastlamak mümkün. Bu topluluklar derin yoksulluk içinde, yaşadıkları ülkelerin toplumları ve yönetimleri tarafından büyük ölçüde görünmez kılınmış bir hayat sürüyor.

Lübnan iç savaşı (1975-1990), Lübnanlı Domların hafızasında iki ateş arasında kaldıkları yaklaşık on beş yıllık son derece zor bir dönem olarak yer ediyor. İç savaşın sona ermesinden birkaç yıl sonra, 1994’te çıkarılan toplu vatandaşlık kararnamesiyle Lübnanlı Domların büyük bölümüne vatandaşlık verildi. Buna rağmen, Müslüman ve Hıristiyan nüfuslar arasındaki dengeyi bozduğu gerekçesiyle bu vatandaşlıkların iptaline yönelik çeşitli girişimler oldu. Dom topluluklarının çatışma sonrası sürece dahil edilmemesi, yaklaşık otuz beş yıldır süren çatışmasızlık döneminde yapısal ayrımcılığın ortadan kalkmasını sağlamadı; tersine, ayrımcılık daha da derinleşti. Bugün ülkenin içine girdiği ekonomik krizden en ağır biçimde etkilenenler de toplumun en alt kesimlerinde yaşayan bu gruplar.

Irak’ta geleneksel olarak “Gajar” ya da “Qawliya” adlarıyla bilinen Dom toplulukları, 2003’teki ABD işgalinin ardından büyük bir insani kriz ve sistematik şiddetle karşı karşıya kaldı. Topluluk üyelerinin eski rejimin destekçileriyle ya da belirli azınlık gruplarıyla ilişkilendirilmesi, işgal sonrasında hedef haline gelmelerine zemin hazırladı. Dom mahalleleri yağmalandı, evler yakıldı. Bağdat’ta Ebu Gureyb yakınlarındaki tanınmış bir Gajar mahallesi buldozerlerle yerle bir edildi; sakinleri zorla yerinden edildi.

İşgalin ardından Şii milisler ve El-Kaide gibi radikal gruplar Irak genelindeki Dom mahallelerine ve köylerine kanlı saldırılar düzenledi; bu saldırılarda binlerce kadın, çocuk ve erkek hayatını kaybetti. Irak merkezi hükümeti ise yaşanan katliamlar karşısında sessiz kaldı. 2004’te Şii Mehdi Ordusu’nun Qawliya köyünü dozerlerle yıkarak haritadan silmesi, topluluğun maruz kaldığı şiddetin simge örneklerinden biridir. Şii militanların Domlara yönelik saldırılarında kullanılan “boyun kesme” yöntemi, kurbanın “değersiz ve en alt sosyal gruptan” olduğu yönündeki nefret söyleminin bir parçası olarak kullanıldı. Irak’ta topluluk üyelerine 2019’da vatandaşlık hakkı tanınmış olsa da, kimlik kartlarındaki “istisna” mührü gibi ayrımcı ibareler kamu hizmetlerine erişimlerini hâlâ engelliyor.

Irak’ta işgal sonrasında kurulan yeni düzen, diktatörlük ve ağır insan hakları ihlalleri dönemlerinden geçen toplumların geçmişle yüzleşmesini, adaletin sağlanmasını, mağdurların zararlarının telafi edilmesini ve toplumsal uzlaşmanın kurulmasını amaçlayan Geçiş Dönemi Adaleti mekanizmalarını hayata geçirmedi. Hükümetin Domlara yönelik şiddet karşısındaki sessizliği de sürünce, binlerce Dom aile kasaba ve köylerini terk ederek büyük şehirlerin varoşlarına sığınmak zorunda kaldı. Ağır ayrımcılık nedeniyle birçoğu yeniden göçebe yaşama dönerken, önemli bir bölümü can güvenliği kaygısıyla Suriye, Ürdün ve Lübnan gibi komşu ülkelere sığındı. Bu topluluklar, derin yoksulluk ve yoğun ayrımcılık altında görünmez hayatlar sürdürmeye devam ediyor.

Suriye’de 2011’de başlayan iç savaş, yerleşik ya da geleneksel olarak yarı göçebe yaşayan on binlerce Dom ve Abdal aile üzerinde yıkıcı etkiler bıraktı. Çatışma öncesinde bu topluluklar Haseke, Deir Zor, Rakka, Halep, Hama, Humus, Palmira ve Şam ile çevrelerinde yaşıyordu. Çatışmaların başından itibaren rejim ile muhalif gruplar arasında tarafsız kalmaya çalıştılar; tarihsel olarak her iki tarafça da dışlandıklarını ve kabul görmediklerini biliyorlardı. Ancak bu hayatta kalma stratejisi onları çatışmalardan korumadı. Kentlerdeki ilk çatışmaların Domların ve diğer yoksul kesimlerin yoğunlaştığı mahallelerde başlamasıyla kendilerini doğrudan çapraz ateşin ortasında buldular. Tarafsız kalmalarına rağmen hem rejim hem de muhalif silahlı gruplar tarafından evleri ve mülkleri yağmalandı, tahrip edildi ya da el konuldu.

Suriye rejimi, muhalif güçlerin sığındığı iddiasıyla Dom ve Abdal yerleşimlerini ağır bombardımanlara maruz bıraktı. Yüzyıllardır Dom topluluklarının tarihî merkezlerinden biri olan Halep’teki Haydariye mahallesi hava saldırılarıyla tamamen boşaltıldı ve enkaza döndü. Benzer şekilde, Şam’daki tarihî El-Zatt mahallesi ile Humus’taki Cura el-Arais mahallesi de bombardımanlar nedeniyle neredeyse tamamen boşaldı.

Tıpkı Irak’ta olduğu gibi, IŞİD ve diğer radikal İslamcı grupların kontrolündeki bölgelerde Domlar “yeterince Müslüman olmadıkları” gerekçesiyle hedef alındı; evleri ve malları gasp edilerek zorla yerlerinden edildi. Halep, İdlib, Hama ve Münbiç gibi bölgelerde yaşayan Alevi-Bektaşi inancına sahip Abdal toplulukları, radikal cihatçı grupların ölümcül tehdit ve baskıları nedeniyle evlerini terk etmek; Ürdün, Lübnan ve Türkiye gibi komşu ülkelere sığınmak, rejim kontrolündeki bölgelere geçmek ya da yeniden göçebe yaşamak zorunda kaldı. Çatışma bölgelerinde kalan Dom ve Abdallar arasında çocukların hırsızlık iddiasıyla ellerinin kesilmesi, kadınların zorla alıkonularak cinsel şiddete maruz bırakılması gibi ağır hak ihlalleri ve can kayıpları belgelenmiştir.

Savaş öncesinde de Baas rejiminin dışladığı ve göçebe yaşam tarzları nedeniyle çoğuna kimlik kartı, dolayısıyla vatandaşlık verilmeyen Domlar, savaş sırasında bütünüyle savunmasız kaldı. Kimliksiz olmaları, resmî insani yardımlara ve koruma mekanizmalarına erişimlerini engelledi; kıt kaynakların paylaşımında diğer gruplar tarafından sistemin dışına itilmelerine yol açtı.

Savaşın yarattığı güvensizlik, açlık ve altyapı çöküşü nedeniyle yüz binden fazla Dom ve Abdal Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak gibi komşu ülkelere sığındı. Ancak mülteci olmanın getirdiği güçlüklerin yanı sıra Çingene karşıtlığı nedeniyle çifte ayrımcılığa maruz kaldılar. Kamplara kabul edilmeyen ya da diğer mülteci grupları (Arap, Kürt, Türkmen) tarafından dışlanan Dom ve Abdallar, kent çeperlerinde, terk edilmiş binalarda veya derme çatma çadırlarda yaşamak zorunda kaldı. Bugün de sığındıkları ülkelerde temiz su, gıda ve sağlık hizmetlerinden yoksun biçimde; hurdacılık, kâğıt toplama ve çok düşük ücretli mevsimlik tarım işçiliği gibi güvencesiz ve sömürüye açık işlerde çalışıyorlar.

Baas rejiminin 6 Aralık 2024’te çöküşünün ardından, Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapan ülkelerde geri dönüş baskısı artmaya başladı. Yaklaşık on dört yıldır sığınmacı olarak yaşadıkları ülkelerde, tarihsel Çingene karşıtlığı ve sistematik ayrımcılığa bir de “Suriyeli Çingene” damgası eklenen topluluk üyelerinin yaşam koşulları giderek ağırlaştı. Göçmen statüleri ve tabi oldukları yasal prosedürler, onları sürekli sistemin dışına iten ve sınır dışı edilme tehdidi altında tutan bir baskı mekanizmasına dönüştü. Sistematik ayrımcılık, baskı ve ağır yaşam koşulları birçok kişiyi “gönülsüz geri dönüşe” zorluyor. Geri dönmek istemeyenler ise sığındıkları ülkelerde sınır dışı edilme riski altında, büyük ölçüde kayıt dışı ve görünmez bir hayat sürüyor. Bu kayıt dışılık onları kent çeperlerine, mevsimlik tarım işlerinin bulunduğu kırsal alanlara ve yeniden göçebeliğe iterken; başta çocukların eğitime erişimi olmak üzere temel hak ve hizmetlere ulaşmalarını da büyük ölçüde engelliyor.

Toplulukların bugün karşı karşıya olduğu en büyük riskler, sınır dışı edilme baskısı ile zorla ya da gönülsüz geri dönüşler. Ev sahibi ülkelerde, özellikle Türkiye, Lübnan ve Ürdün’de tırmanan göçmen karşıtlığı, polis baskınları ve değişen yasal prosedürler Dom ve Abdal topluluklarını derin bir güvencesizliğe sürüklüyor. Sistematik ayrımcılık, marjinalleştirilme ve kurumsal koruma mekanizmalarına erişimdeki engeller nedeniyle bu topluluklar zorla geri gönderilmeye karşı en savunmasız gruplar arasında. Birçok sığınmacı, sınır dışı merkezlerinde ya da sınır kapılarında “gönüllü geri dönüş” belgelerini imzalamaya zorlandığını; imzalamayı reddedenlerin ise kimi zaman kayıt dışı biçimde sınır dışı edildiğini bildiriyor.

Suriye’ye dönen topluluk üyeleri, barınma, gıda ve temiz suya erişim gibi temel insani ihtiyaçlardan hukuki ve sosyal güvenliğe kadar uzanan çok sayıda ağır ve karmaşık sorunla karşı karşıya kalıyor.

Geri dönen aileler hem dönüş yolunda hem de vardıkları kentlerde silahlı militanların ve güvenlik görevlilerinin şiddetine maruz kalabiliyor. Yanlarında taşıdıkları para ve diğer değerli eşyalara el konulduğu, zaman zaman keyfî tutuklama, şiddet ve işkence gibi ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı bildiriliyor.

İç savaş boyunca ne rejimin ne de muhalif siyasi güçlerin yanında yer alan, dolayısıyla siyasi korumadan ve kendilerini savunabilecek aşiret bağlarından yoksun kalan Domlar ve Abdallar, geri döndüklerinde yeni iktidar tarafından, Irak örneğinde olduğu gibi, “istenmeyenler” olarak damgalanma riskiyle karşı karşıya.

Halep, İdlib, Hama, Münbiç, Şam ve sahil bölgesinde yaşayan Alevi-Bektaşi inancına sahip Abdal toplulukları, radikal cihatçı grupların ölümcül tehdit ve baskıları altında. İç savaş sırasında mülk gasplarına ve katliamlara gerekçe gösterilen “yeterince Müslüman olmama” suçlamasının sürmesi de bu toplulukların can güvenliğini tehdit ediyor.

Geri dönen Dom ve Abdal ailelerinin büyük bölümü, geride bıraktıkları ev ve mahalleleri –Halep’teki Haydariye, Şam’daki El-Zatt veya Humus’taki Jura el-Arais gibi– yıkılmış, yağmalanmış ve harabeye dönmüş halde buluyor. Bu bölgelerde temiz su, elektrik, gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını sağlayacak altyapı yok. Ayrıca mülkiyet haklarını kanıtlayacak yasal belgelerden yoksun olmaları, mülklerin iadesini de büyük ölçüde imkânsız kılıyor.

Türkiye’de Çerçeve Yasa’yla birlikte aralanan kapı

“Terörsüz Türkiye” sürecinin ilk somut adımı olarak Meclis’ten geçen “Çerçeve Yasa” ve barış süreci, yalnızca yasal bir düzenleme olarak değil, demokrasi ve toplumsal uzlaşı ekseninde çok boyutlu biçimde ele alınacaksa, önümüzdeki dönem Geçiş Dönemi Adaleti mekanizmalarının da tartışmaya açılacağı bir sürecin başlangıcı olabilir.

Dom toplulukları, 11. yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da ve Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelere yerleşmiş; tarihsel olarak Kürt nüfusuyla iç içe ve yakın ilişkiler kurarak yaşamıştır. Çok dilli bir kimliğe sahip olan Domlar, Hint kökenli ana dilleri Domarinin yanı sıra dış dünyayla iletişimde yoğun biçimde Kürtçe (Kurmanci/Zazaki), Türkçe ve Arapça kullanırlar. Kürt toplumuyla yüzyıllara yayılan bu coğrafi ve kültürel ortaklık nedeniyle, bazı bölgelerdeki Dom toplulukları kendilerini doğrudan “Kürt” olarak da tanımlayabilmektedir. Aynı nedenle bu topluluklar kimi yerlerde “Kürt Çingeneleri” olarak anılmakta; yalnızca diğer halklar tarafından değil, Roman ve Abdal toplulukları içinde de ayrımcılığa maruz kalabilmektedir.

Domlar, kültürel ve dilsel açıdan Kürt nüfusuna oldukça yakın olmalarına rağmen, yerel Kürt toplumu ve aşiret yapıları tarafından “Çingene/Öteki” olarak görülerek sistematik ayrımcılık, sosyal dışlanma, önyargı ve ırkçılıkla karşı karşıya kalmaktadır. Son kırk yılda süren çatışmalı süreç Dom toplumunda ciddi dönüşümlere yol açtı. Bölgede yaklaşık 3.000 köyün boşaltılması ve yarım milyona yakın Kürt nüfusun metropollere göç ettirilmesi, Domların mekânsal ve ekonomik düzenini de altüst etti. Güvenlik politikaları ve asayiş önlemleri toplulukların hareket imkânlarını kısıtladı, geleneksel zanaatlarını sürdürmelerini zorlaştırdı. Bunun sonucunda birçok topluluk üyesi hurda ve atık toplayıcılığı, hamallık ve mevsimlik tarım işçiliği gibi kayıt dışı işlere yöneldi; bu süreç, geçim güçlüklerini artırırken çocuk işçiliği ve eğitime erişim sorunları başta olmak üzere çok katmanlı bir mağduriyet yarattı.

Çatışmalar nedeniyle batıdaki metropollere göç etmek zorunda kaldıklarında ise Domlar, doğudan geldikleri ve Kürtçe konuştukları için bu kez doğrudan “Kürt” ve “terörist” olarak etiketlendi. Kürt sorununun yarattığı güvenlikçi atmosfer ve etnik kutuplaşma, toplulukları birden fazla damgalanmayla karşı karşıya bıraktı. Bölgede yaşarken devletin güvenlik güçlerinin ayrımcılığına maruz kalan Domlar, çatışma ya da deprem sonrası krizlerden kaçarak batı illerine gittiklerinde Kürtçe konuştukları ve Doğulu oldukları için “terörist”, başka yerlerde ise “Çingene” olarak yaftalandı ve kentsel alanda dışlandı. Kürt illerindeki çatışmaların ardından yürütülen kentsel dönüşüm projeleri de Suriçi/Hançepek gibi tarihsel olarak yoksul Dom yerleşimlerinin ortadan kalkmasına, toplulukların daha da mülksüzleşmesine ve yerinden edilmesine yol açtı.

Yeniden baştaki soruya dönelim: Geçiş dönemi adaleti kimler için mümkündür?

Eğer Suriye’de ve Türkiye’de yeni barış süreçleri yalnızca silahların susması ve ana akım siyasi aktörler arasındaki iktidar paylaşımıyla sınırlı kalırsa, barışın “öteki yüzü” Romanlar, Domlar ve Abdallar için kesintisiz güvencesizlik, asimilasyon ve derin yoksulluk olmaya devam edecektir. Kalıcı bir toplumsal mutabakat, ancak mevcut devletlerin kuruluşlarındaki tek tipleştirici anlayışla yüzleşilmesi, Çingene karşıtlığının yasal olarak bir nefret suçu biçimi olarak tanınması ve en alttakilerin haklarını anayasal güvenceye alan bütüncül bir demokratik entegrasyon yasasının hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir.

Ortadoğu’da çatışma ve savaş sonrasında Dom ve Abdal toplulukları için geliştirilecek Geçiş Dönemi Adaleti stratejisi, yalnızca egemen siyasi aktörleri muhatap alan geleneksel, yukarıdan aşağıya liderler arası uzlaşı modelinin ötesine geçmeli; en alttakilerin haklarını ve özgül mağduriyetlerini merkeze alan, hak temelli ve kapsayıcı bir yol haritası izlemelidir. İlk adım, egemenlerin ve faillerin resmî tezlerini yeniden üretmek yerine, Dom ve Abdal mağdurların bugüne kadar görünmez kılınmış deneyimlerini –katliamları, cinsel şiddeti ve zorla yerinden edilmeleri– resmî tarihe dahil edecek bağımsız sözlü tarih ve hafıza arşivleme çalışmalarını hakikat komisyonlarının merkezine yerleştirmek olmalıdır. Hakikatin ortaya çıkarılması tek başına yeterli değildir; bu süreç, hak kayıplarını somut biçimde telafi edecek onarıcı mekanizmalarla desteklenmelidir. Ağır insan hakları ihlallerinin tekrarlanmasını önlemek için Çingene karşıtlığı yasalarda açıkça yapısal bir ırkçılık ve nefret suçu biçimi olarak tanımlanmalı; kolluk kuvvetleri ve güvenlik bürokrasisi azınlık hakları konusunda kapsamlı bir reformdan geçirilmeli; İspanya’daki Demokratik Hafıza Yasası kapsamında kurulan Roman Halkı Bellek ve Uzlaşma Komisyonu örneğinde olduğu gibi, Dom ve Abdal topluluklarının kendi seçtikleri temsilcilerin yer aldığı özerk kurumsal yapılar yasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Nihayet bu stratejinin başarısı, Roman ya da Dom olmayan aktörlerin mağdurlar adına konuşarak mevcut asimetrik ilişkileri yeniden üretmesinin önüne geçilmesine ve Dom/Abdal sivil toplum aktivistleriyle yerel topluluk üyelerinin karar alma süreçlerine eşit, doğrudan ve etkin biçimde katılmasına bağlıdır. Aksi halde kurulacak yeni düzen, barışın öteki yüzünde kalanlar açısından sistematik dışlanmanın, asimilasyonun ve cezasızlığın sürdüğü eksik bir sulh sürecinin ötesine geçemeyecektir.