Siyasi tartışmalarda ya da metinlerde devlet aklı ifadesiyle sık sık karşılaşıyoruz. Kastedilen devletin çıkarlarını gözeten, olağan siyasi faaliyetlerde yönlendirici olandan daha üstün nitelikte bir düşünme biçimi.
Bildiğim kadarıyla devlet aklı kavramına Avrupa siyasetinde pek itibar edilmiyor, kullanıldığında da bizde olduğu kadar olumlu bir anlam ifade etmiyor.
Bu kavram merkezi devlet otoritesinin güçlenmesi, mutlakiyetçi monarşilerin kurulması sürecinde işlevsel olmuş. Ama aynı zamanda siyasi gücü ele geçirme ve terk etmeme amacının etik değerlerin önüne geçtiği bir siyaset anlayışının yaygınlaşmasına da katkıda bulunmuş; devletin çıkarlarını koruma gerekçesiyle yasaları ve ahlak kurallarını ihlal eden tasarrufların meşrulaştırılması amacıyla kullanılmış. Devlet Aklı kavramının evrimi ve kullanımı ile ilgili son derece kapsamlı bir eser kaleme almış olan Friedrich Meinecke, kitabını devlet aklının içlerinde tanrı ile şeytanın birbirine geçtiği düşüncelerin başta geleni olduğunu söyleyerek bitiriyor.[1]
Devlet aklı terimi 16. yüzyıl sonlarında İtalya’da neşet ediyor. Bu kavramın bir doktrine evrilerek önemli bir siyasi işlev kazanması 17. yüzyılda Fransa’da gerçekleşiyor. Bu ülkelerdeki gelişmelere göz atmak, bu kavramın tarihi işlevinin farklılaşmasının ve niye bugün eski itibarını kaybettiğinin anlaşılmasına ışık tutar diye düşünüyorum.
Düşüncenin doğuşu[2]
Devlet aklı kavramı temelinde geliştirilen düşünme biçiminin başyapıtının Machiavelli’nin Prens’i[3] olduğu kabul görüyor. Machiavelli 1512’de Floransa şehir devletinde diplomat olarak çalışırken önceki yüzyılın sonunda Floransa’dan kovulan Medici ailesinin yönetimi tekrar ele geçirmesiyle görevinden el çektirilmiş, kısa süre sonra yeni yönetime karşı bir komploya karıştığı suçlamasıyla tutuklanıp birkaç hafta kollarından asılı durumda hapsedilmiş. Kendisine sempati besleyen Giovanni de Medici’nin papa olmasının da yardımıyla serbest bırakılmış ve hemen arkasından Urbino dükü Lorenzo de Medici’ye ithaf ettiği eserinde[4] devlet aklı (ragion di stato) terimini kullanmadan, iktidarını korumak için prensin nelere dikkat etmesi, neler yapması gerektiğini anlatmış. Bu teriminin müellifi Machiavelli’nin çağdaşı ve hemşerisi Francesco Guicciardini. Guicciardini’ye göre sadece adalet ilkelerini bilmek, ahlaki kurallara riayet etmek iktidarın korunması için yeterli olmaz. Zaten her devlet için geçerli genel kurallar da yoktur. Prens, ticari faaliyetlerde olduğu gibi, zekasını kullanarak sorunlar karşısında farklı çözümler üretmelidir. Guicciardini devleti yönetmeyi sanat olarak, yönetirken karşılaşılan sorunlara çözüm bulmaya odaklanan düşünme biçimini de devlet aklı olarak tanımlamış.
Machiavelli de sadece adalet ilkelerini gerçekleştirmeye çalışmanın, ahlaki kurallara bağlı kalmanın prensin iktidarını koruması için yeterli olamayacağını düşünüyor. Sadece bu perspektiften prenslere tavsiyelerde bulunanları eleştiriyor: “İnsanın nasıl yaşadığı ile nasıl yaşaması gerektiği arasında o kadar büyük bir fark var ki ne yapılması gerektiğini düşünürken ne yapıldığını göz ardı edenler kurtuluştan ziyade mahvolmayı öğrenir” (Prens, Bölüm 15). Guicciardini’den farklı olarak, prenslerin her daim akılda bulundurmaları gereken temel kurallar olduğunu savunduğu ve bunları bir sistematiğe oturtarak kavramsallaştırdığı için, bu terimi kullanmamış olsa da, Machiavelli devlet aklı düşüncesinin kuramcısı olarak ün kazanmış.
Machiavelli’nin yazdıkları kısa zamanda ses getirmiş; devlet aklı 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılda yazılan birçok metnin ana teması haline gelmiş. İki tür tepkiden söz etmek mümkün. Machiavelli’nin “İktidarını muhafaza etmek isteyen bir prensin iyi olmamayı ve duruma göre kötülük yapma kabiliyetini kullanıp kullanmamayı öğrenmesi” ve “gerektiğinde bunu uygulaması” (Bölüm 15); “(prens) merhametli, insancıl, dindar, dürüst olmayabilir ama böyle görünmelidir”[5] türünde ifadelerini prensleri ahlak dışı davranışlara teşvik eden, Hıristiyanlık karşıtı şeytanca tavsiyelere olarak lanetleyenlerin bir kısmı, devlet aklı düşüncesinin siyaseti yozlaştırdığını, ahlaki kuralları ve yasaları ihlal etmeleri için tiranlara gerekçe sunduğunu iddia etmişler. Ancak, Giovanni Botero gibi, Machiavelli’nin dini inanca aykırı gibi gözüken ifadelerini ayıklayarak, Hıristiyanlık değerleriyle bütünleşmiş makbul bir devlet aklı düşüncesi geliştirmeye çalışanlar daha ağırlıkta olmuşlar. Botero, Devlet Aklı Üzerine [6] adlı eserinin Salzburg başpiskoposu ve prensi Wolfgang Theoderic’e ithaf yazısında, devlet aklı ile ilgili konuşmalarda Machiavelli ve Tacitus’a sık sık atıfta bulunulduğunu söylüyor. Ahlaki değerleri temel almayan bir devlet aklını savunan inançsız bir yazar ve gaddar bir tiranın devlet yönetimiyle ilgili söylediklerinin ideal örnekler olarak düşünülmelerinin kendisini hayrete düşürdüğünü ifade ediyor. Ancak Botero’nun önerileri Machiavelli’nin düşüncelerine aykırı şeyler değil. Muhtemelen başlığının çekiciliğinden dolayı Botero’nun kitabı ilgi görmüş, İspanyolca ve Fransızca’ya çevrilmiş, aynı zamanda devlet aklı teriminin popülerlik kazanmasına da katkısı olmuş.
Devlet aklı düşüncesini geliştiren bir başka Hıristiyan düşünür Gabriel Naudé. Kardinal Bagni’ye ithaf ettiği kitabında[7] akıl temelli yönetimin ilkeleri arasında hile ve aldatmanın da olabileceğini ifade ediyor. Zaruri durumlarda hukuk ilkelerinin çiğnenmesi meşru görülebilir. Prensin şerefi, vatan sevgisi ve halkın esenliği küçük kusurları, adaletsizlikleri telafi eder. (Bölüm 1, 2) Prenslerin itibar kazanmak için dini bir uyuşturucu olarak kullanmaları da doğal sayılmalıdır (Bölüm 4). Naudé devletin çıkarları için olağanüstü durumlarda ortak hukuka aykırı, şiddetli “devlet darbeleri”nin gerekli olabileceğini savunuyor.[8] (Bölüm 5) Hıristiyan değerlere bağlı olduğunu vurguladığı için Naudé’nin görüşleri tepki çekmemiş.
Machiavelli
Makyavelizm’in amaca ulaşmak için her yöntem mubahtır anlayışıyla özdeşleştirilmesinin kökeni ağırlıkla Katolik yazarlarca şeytanlaştırılmasına dayanıyor.[9] Prens’te Machiavelli ne nitelikte kötülüklerin kabul edilebilir olduğunu net bir şekilde tanımlamamış. Tarihten verdiği ona göre kabul edilebilir örnekler daha ziyade yöneticilerin iktidarları için tehdit olarak gördükleri soyluları veya güç sahiplerini tasfiye etmeleriyle ilgili. Buna karşılık Sirakuza Kralı Agathokles’in, acımasızlığından, ahlaki ideallerden yoksun olmasından, alçakça, insanlık dışı davranışlarından ötürü bir tiran olduğunu, iktidarı ele geçirmiş olması ve sürdürmesinin meziyet olmadığını, ona onur getirmediğini de ifade etmiş (Bölüm 8).
Prensin halkıyla dost olması, kendinden nefret edilmesine neden olacak her şeyden kaçınması gerektiği Machiavelli’nin kitapta en sık tekrarladığı tavsiyeler. Hatta ikincisini “tek yapması gereken” diye de betimlemiş (Bölüm 17). Bu tavsiyeler halkın tepkilerine duyarlı olunması gerekliliğine işaret ediyor. Machiavelli soyluları memnun etmenin halkı memnun etmekten daha zor olduğunu da söylüyor. Zira onlar halkı ezmek isterler. Halkın tek istediği ise – bunu daha onurlu bir amaç olarak tanımlamış- ezilmemek (Bölüm 9).
Prens yöneticinin iktidarını nasıl koruyacağı perspektifinden kaleme alınmış. İthaftan ve son bölümdeki çağrıdan, Machiavelli’nin Medici yönetimi ile ilişkisini iyileştirme amacı güttüğü de anlaşılıyor. Bu kitapta devletten adeta prensin mülkü gibi söz edilmiş. Buna karşılık Prens’ten takriben beş yıl sonra kaleme aldığı Titus Livius’un On Kitabı Üzerine Söylevler[10] başlıklı eserinde rejimlerin niteliği ve halkın davranışlarıyla ilgili daha kapsamlı değerlendirmeler yapmış. Bu eserde devlet kavramı daha belirgin; prensin iktidarını nasıl koruyacağından ziyade cumhuriyet rejimlerinde anarşiye mahal vermeden özgürlüğü ve hukuk düzenini koruyabilecek ne tür düzenlemeler yapılması gerektiği öne çıkan konular.
İki temel sınıftan soylular (Prens’te de belirtmiş olduğu gibi) halkı tahakküm altına alma arzusuyla davranıyorlar. Buna karşılık, özgürlüğün kaybı kendilerine bir şey kazandırmayacağından, halkın özgürlüğe daha fazla bağlı olduğunu, halkın temsilcilerinin özgürlüğü daha iyi koruyacaklarını savunuyor (1. Kitap, 5. Bölüm). Machiavelli bir kişinin ne yapılacağına karar vermesini gerektiren acil tehlike arz eden durumların olacağını hatırlatıyor ancak bir ya da birkaç kişiye bir yıllığına ve daha uzun süreliğine sınırsız yönetme yetkisinin verilmesinin de tehlike yaratacağı uyarısında bulunuyor. Böyle bir mutlak yetki prensi yozlaştırır; prens bu yetkiyi sürdürmek için kendisini destekleyen partizanlar oluşturur, menfaat çevreleri yaratır. Bu da toplumda bozulmaya, yozlaşmaya yol açar. Bu nedenle cumhuriyetin yasalarında olağanüstü dönemlerde yöneticinin yetki kullanmasının şartları ve süresinin belirtilmesi gereklidir (1. Kitap, 35. Bölüm) [11].
Bir taraftan prensin iktidarını korumak için kötü davranmayı da öğrenmesi tavsiyesi ile diğer taraftan cumhuriyete ve özgürlüğe son verecek olan tiranlığın nasıl önleneceğine dair önerilerin iç içe geçmiş olmasını daha iyi anlayabilmek için birkaç yüzyıl öncesinde ortaya çıkan siyasi dinamiklere ve bunların nasıl dönüştüğüne göz atmak gerekiyor.
Komünler
10. yüzyıldan itibaren İtalya’da önemli siyasi ve ekonomik gelişmeler yaşanıyor. 11. yüzyılda kuzey ve orta İtalya’da komün adı verilen şehir devletleri ortaya çıkıyor. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun vasalları statüsündeler, ancak Avrupa’daki güç dengelerinden, özellikle Papalık ve Kutsal Roma İmparatorluğu arasındaki rekabetten faydalanarak, zaman zaman birine karşı diğerinden destek alarak, uzun süre fiili özerkliklerini koruyorlar. Tüccarların, değerli ürün üreten zanaatkârların, tekstil imalatçılarının, avukatların bir üst sınıf oluşturdukları ve bunların mensubu oldukları loncaların kent konseylerinde etkin olduğu bu şehirlerde büyük bir ekonomik canlılık yaşanıyor. Yünlü, ipekli dokumalar gibi tekstil ürünleri imalatı ve başka ülkelere satışı, 13. yüzyılda Floransa’nın ve büyük İtalyan şehirlerinin Avrupa’nın en gelişmiş ticaret ve üretim merkezleri haline gelmelerini sağlamış. Şehirlerin çevrelerindeki feodal yapı çözülüyor, serflik sona eriyor, tarım arazileri satılıyor ya da kiralanıyor. Kentlerin nüfusu artıyor, imalathanelerde çok sayıda işçi çalıştırılıyor. Eski sosyal yapının dağılmasıyla yeni ilişki biçimleri toplumsal yaşamda belirleyici oluyor, ekonomik ve siyasi faaliyetler özerkliği olan alanlar haline geliyor. yüzyılda Kuzey İtalya’nın hemen hemen bütün şehir devletlerinde loncaların temsil edildiği konseylerin ve kent komününün temel karar alıcı organ oldukları cumhuriyet rejimleri kurulmuş durumda. Bu organlar bir yıllığına, bazen altı aylığına maaşlı idareciler (podestalar) seçiyorlar. Podestalar yönetim süreleri sona erdikten sonra komüne rapor sunmak zorundalar.
Şehir devletlerini yönetenler imparatoru en üst otorite olarak tanımakla birlikte doğrudan yönetimi altına girmeyi kabul etmiyorlar. Bu tür müdahalelere karşı sık sık ittifaklar da yaparak direniş göstermişler. Devlet aklı teriminden çok daha önce libertas sözcüğü Floransa’da popüler hale gelmiş, siyasetle ilgili metinlerde ve resmi diplomatik belgelerde kullanılmaya başlamış. Libertas hem dış güçlerin yönetimi altında olmamayı hem de cumhuriyet rejiminin sağladığı siyasi özgürlüğü betimliyor.
Siyaset metinleri
Floransa hem kapitalizmin hem de Cumhuriyet idaresiyle ilgili kurumların en gelişmiş olduğu şehir devletlerinden biri. Aynı zamanda Rönesans hareketinin de merkezi. Antik Yunan felsefesi ve Roma döneminde geliştirilmiş devlet yönetimi ile ilgili düşünceler ilgi odağı haline geliyor. Hıristiyanlık değerleriyle harmonize ediliyor. Yeni metinleri kaleme alanların önemli bölümü kent yönetiminde görev alan Cumhuriyet rejimi yanlısı düşünürler. Bunların en önemlisi olan Dante’nin büyük saygı duyduğu hocası Brunetto Latini aynı zamanda Floransa komününün genel sekreteri. Latini’nin Aristoteles’in “ortak iyi”nin gerçekleşmesi idealine yönelik siyaset felsefesinden ve Cicero’nun adalet ilkelerini öne çıkaran düşüncelerinden esinlenerek kaleme aldığı eserleri siyaset düşüncesine olduğu kadar, hümanizm akımının gelişmesine de katkı sağlamış. Latini prense tavsiyeler türünde metin yazımını başlatan düşünür. Latini ve çağdaşı hümanistler yönetimin asli amacının adalet ilkelerini ve özgürlüğü korumak, bu amaçlara hizmet eden yöntemler geliştirmek olduğunu vurguluyorlar. Yazdıkları sadece yöneticiye değil, kent yaşamında, konseylerde faal olanlara, kamusal görev üstlenenlere de yönelik. Cumhuriyet rejiminde yurttaşlar önemli oranda geçici kamusal görevler üstlendiklerinden, kamusal yaşamla ilgili bu düşüncelerin ifade edilmesi ve tartışılması için uygun bir zemin mevcut. 13. yüzyılda İtalya şehirleri Avrupa’da okuryazarlık oranının en yüksek olduğu yerler.
Değişim
Cumhuriyet kurumları devlet gücünün tek elde toplanmasını engelliyor ancak kamu otoritesinin parçalı durumu ekonomik gelişmenin ortaya çıkardığı yeni sınıflar arasındaki gerilimlerin ve nüfuzlu ailelerin yönetimde söz sahibi olmak için giriştikleri mücadelenin gittikçe şiddetlenmesinin önünü alamıyor. Daha değersiz ürünler yapan zanaatkârlar ve imalathanelerde çalışan işçilerden oluşan bir yoksul kesim var. Bunlar ekonomik sarsıntılardan en fazla etkilenenler ve zaman zaman tepkilerini gösteriyorlar. Çoğu zaman alt sınıfların tepkileri güçlü grupların birbirlerini etkisizleştirme mücadelesinde de kullanılmış.
1378’de ilk proletarya hareketi sayılabilecek Ciompi isyanı patlak veriyor. Ciompiler yün eğirmekte çalışan, sayıları 9.000’e yakın hiçbir hakka sahip olmayan vasıfsız işçiler. Yün dokumacılığı loncasının sözcüsü Salvestro de Medici işçileri rakiplerinin üzerine saldırtıyor. İsyan etkili oluyor, bir süreliğine bir dokuma imalathanesinde formenlik yapan Michele di Lando komün yönetiminde önemli bir pozisyona getiriliyor. İşçilere lonca kurma hakkı, yoksulların daha hakkaniyetli vergilendirilmesi sözleri veriliyor. Bunların gecikmesi nedeniyle protestolar yeniden alevlenince, bu sefer bütünleşen kent oligarşisi tarafından bastırılıyor, verilen ya da vaat edilen tüm haklar geri alınıyor. Oligarşi içinde iktidar çatışmaları dinmiyor. Diğer yandan dış güçler İtalyan şehir devletlerini hakimiyetleri altına almak için yeni girişimlerde bulunuyor, Mediciler gibi kendileriyle işbirliği yapacak ailelere destek sağlıyorlar. Zaten güçlenen Avrupa ordularına karşı İtalyan şehir devletlerinin tek başlarına direnme imkanları da kalmamış. Hiçbir şehir devleti diğerlerini hakimiyeti altına alacak, İtalya’nın birliğini kurmaya yönlendirebilecek güçte değil.
Signoria’ya geçiş
yüzyıldan itibaren çıkar grupları arasındaki rekabetin yol açtığı kargaşaya son verecek, kamu otoritesini tesis edecek yöneticiler oligarşi içindeki çatışmalardan rahatsız olan kent halkı nezdinde destek buluyorlar; geniş yetkilere sahip bir tür lordluk olan signoria yönetiminlerine kayış başlıyor. Podestaların bir kısmı görev süreleri dolduğunda yönetimden ayrılmayı reddediyorlar, nüfuzlu ailelerin mensupları menfaat dağıtarak ya da vaat ederek taraftar toplayıp, kendilerini yönetici ilan ediyorlar. Konseyler tamamen lağvedilmese de, işlevleri gittikçe kısıtlı hale getiriliyor. Sonraki aşamada da, signoria yönetimleri hanedan temelli prensliklere dönüşüyor. Ancak bu süreç bütün şehir devletlerinde aynı dönemde ve benzer şekilde cereyan etmemiş, çatışmalar yaşanmış, bazı şehirlerde konseyler daha uzun süre varlıklarını devam ettirmişler. Floransa’da tüccarların, bankacıların, imalatçıların, hukukçuların oluşturduğu güçlü üst sınıf tek adam yönetimine kolay razı olmamış, cumhuriyet yanlısı güçler kolay tasfiye olmamışlar, uzun süre varlıklarını sürdürmüşler. 1494’te Mediciler Floransa’dan kovulmuş, cumhuriyet idaresi yeniden kurulmuş. 1512’de İspanya askeri güçlerinin desteğiyle tekrar yönetimi ele geçirmişler, Giovanni de Medici’nin Leo X olarak papa seçilmesiyle İtalyan şehirleri üzerinde nüfuzları artmış. 1527’de Floransa’daki iktidarları çökmüş ve son kez cumhuriyete dönülmüş. Üç yıl sonra ise Kutsal Roma İmparatorluğu’nun da desteğiyle Mediciler kalıcı olarak geri dönmüşler, Medicilerin hakimiyetlerinde Toskana dükalığı kurulmuş.
Yeni siyaset dili
Dış güçlerin, özellikle İspanya’nın şehir devletleri üzerinde hakimiyetinin artması, içte ekonomik ve siyasi saiklere dayanan çıkar mücadelelerinin toplum hayatında ağırlık kazanmasıyla hümanizm akımıyla canlanan siyaset anlayışı değişiyor, ahlaki değerleri hayata geçirmek için yürütülen uğraş olarak anlamlandırılması sona eriyor. İçte ve dıştaki gelişmeleri güç dengeleri ve devletin etkinliği perspektifinden izleyen bir düşünme biçimi haline geliyor. Siyaset alanı özerkleşirken siyasi düşünce de etik felsefeden ayrışıyor.
15. yüzyılın ikinci yarısında siyasetle ilgili tavsiyeler içeren kitap yazımında büyük bir artış görülüyor. Ancak konu edilen meseleler daha çok barışın ve güvenliğin korunmasıyla ilgili ve bunlar ağırlıkla sadece prenslere yönelik tavsiyeler. Botero’nun şikayet ettiği gibi artık Tacitus’un düşünceleri Cicero’nunkilerden daha fazla rağbet görüyor.
Devlet aklı, siyasetin kazandığı bu yeni içeriğe ve popüler söylem biçimlerine uygun bir kavram. Buradaki akıl yöneticiyi adalet ve ahlak ilkelerini uygulamaya, özgürlüğü korumaya zorlayan felsefi akıl değil, devletin korunması ve güçlenmesi için hangi yöntemlerin en uygun olduğunu hesaplama yeteneğine sahip akıl.
17. yüzyıl başında Floransa’yı ziyaret eden bir gezgin çarşıda, meydanlarda, meyhanelerde yapılan sohbetlerde içte ve dışta cereyan eden siyasi gelişmelerin konuşulduğu, bunların devlet aklına uygun olup olmadığının yaygın biçimde tartışıldığını gözlemlemiş. İnsanların neyin devlet aklına uygun olup olmadığını hararetle konuşuyor olmaları siyasetin felsefenin bir türü olmaktan çıkıp özerkleşmesi ile de irtibatlı olmalı. Machiavelli’nin halkın tepkilerine duyarlı olunması uyarıları da bu dönüşümü yansıtıyor gibi değerlendirilebilir.
Machiavelli Prens’in son bölümünde, “Eski düzen artık iyi değildi ve hiçbirimiz yeni bir düzen oluşturmayı bilemedik” diye yazmış (Bölüm 26). Kitabını ithaf ettiği Lorenzo de Medici’nin yeterli askeri güce sahip güçlü bir yönetim kurması ve bütün İtalya’yı yabancı güçlerin saldırısından koruması dileğiyle bitirmiş. Ancak Machiavell’nin bu hayali gerçekleşmiyor. İtalya şehir devletleri İspanya’nın hakimiyeti altına giriyorlar.
Fransa
Devlet aklı kavramına dayalı düşüncenin devletin merkezi otoritesinin güçlendirilmesi sürecinde işlevsel olmasını en bariz biçimde Fransa’da 13. Louis’in krallığı döneminde Kardinal Richelieu’nun birinci bakan olarak siyasette etkili olduğu dönemde görüyoruz.
Büyük bir coğrafyaya ve nüfusa sahip Fransa krallığı 17. yüzyıl başında daha mutlakiyetçi monarşi niteliğini kazanmamış, iktidar parçalı. Asiller kralın meşruiyetini, krallığın hanedanın meşru hakkı olduğunu kabul ediyorlar, ancak kendilerini tebaa olarak değil, ailelerinden gelen imtiyazlara sahip, krallık yönetiminin asli unsurları olarak görüyorlar. 16. yüzyıldan itibaren çeşitli bölgelerde vergi toplama, yargılama, askeri ve idari düzenlemeler gibi kamusal işlevleri yürütme yetkisine sahip makamlar olan ofisler para karşılığında dağıtılıyor. Bir kısmı eski imtiyaz sahiplerinde kalıyor, bazıları ise ticari faaliyetleri sonucu servet edinen kişilerin kontrolüne geçiyor. Bu yapılanma krallığın merkezi otoritesinin konsolidasyonuna katkı sağlamıyor, ancak yetkilerini kraldan alan, krallık yönetiminin parçası olan ofislerin etkinlik alanlarının tüm ülke sathına yayılması kralın şahsıyla özdeşleşmemiş bir kamu düzeninin altyapısını oluşturmuş oluyor.
Fransa’nın İtalya’dan diğer önemli farkı, mezhep çatışmalarının yaşanmış olması. 16. yüzyılda Protestanlığın ortaya çıkışıyla Fransa’da mensuplarının Hügonotlar (Huguenots) diye adlandırıldığı Kalvinci inanç soylular ve zanaatkârlar arasında, ağırlıkla güney bölgelerdeki kentlerde yayılıyor. 1562-1598 yılları arasındaki dönemde kanlı çatışmalar, katliamlar yaşanıyor. Hügonotlar, diğer bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, iktidarı ele geçirecek kitleselliğe sahip değiller, toplumsal desteklerini genişletebilmek için mücadelelerini mezhep kimliğini fazla öne çıkarmadan, siyasi haklar talep eden bir muhalefet oluşturma yönünde yürütüyorlar. Buna karşılık onları sapkın olarak gören ve yok edilmelerini savunan radikal bir Katolik örgütlenme etkin hale geliyor ve kamusal düzen için tehlike yaratıyor.
Veraset kurallarınca 1589’da tahta çıkan IV.Henry de Kalvinizmi benimsemiş. Ancak Katoliklerin tepkilerinden dolayı, çatışmaları artırmamak için, dört yıl sonra Katolikliğe dönüyor, daha sonra da mezhep çatışmalarını sonlandıran bir nizamname çıkartıyor. Buna göre Hügonatlar krala sadık kalma şartıyla bazı şehirlerde yarı özerk idareler kurabilecekler, güvenliklerini sağlamak için buraları koruyan surlar inşa edebilecekler, ayrı örgütlenme ve askeri güç bulundurma hakları olacak.
Kardinal Richelieu[12]
1622’de Kardinal Richelieu birinci bakan olarak göreve başladığında Fransa’daki siyasi ortamın görünümü böyle. Richelieu 1642’de ölümüne kadar devam eden görev süresinde devletin merkezi otoritesini güçlendirmek için yetkilerini en geniş biçimde kullanmış. Asillerin imtiyazlarını, kralla yakın ilişkilerinden dolayı özel muamele görme ayrıcalıklarını büyük ölçüde ortadan kaldırmış. Temel siyasi önceliğinin devletin çıkarlarını koruma olduğunu krala benimsetmek için gayret gösteriyor, akrabaları ve dostlarıyla bu önceliğe aykırı düşecek ilişkiler kurmaması, önceki krallar gibi keyfi davranışlarda bulunmaması için onu sürekli uyarıyor, hatta bunu engelleyecek tedbirler alıyor. Para karşılığı ofis dağıtma uygulamasına son veriyor, ülke sathında mali ve idari faaliyetleri yürütmek için devlet memurları (intendants) kadrosu oluşturuyor.
Bu zor işleri yaparken bazıları kendisine doğrudan bağlı olan, pamphlet denilen kitapçıklar yayınlayan düşünürlerden destek alıyor, bu sayede kamuoyu oluşturuyor. Bu metinlerde, Richelieu’nün politikaları övülürken devletin çıkarları argümanı ile birlikte devlet aklı (raison d'état) kavramı sıkça kullanılıyor.
Richelieu’nun giriştiği diğer önemli iş Hügonotların yarı özerk konumuna son vermek. Devlet aklının gereği, devletin çıkarları için, IV. Henry’nin Hügonatlarla çatışmayı sona erdiren nizamnamesinin iptal edilmesinin meşru olduğunu savunuyor, askeri güç de kullanarak Hügonatların direnişlerini kırıyor. Hügonatların hâkim olduğu kentlerdeki surlar yıkılıyor, askeri ve siyasi örgütleri dağıtılıyor. Sadece kendi inançlarına göre ibadet etme, cemaat oluşturma hakkı tanınıyor. Kalvinistlere bu ölçekte dahi hoşgörü gösterilmesi, onları sapkın olarak niteleyen Papalık ve radikal Katoliklerin kabul etmedikleri bir davranış. Richelieu ve onu destekleyenler bu sefer de devlet aklının iç çatışmaların sona erdirilmesini gerektirdiği gerekçesini kullanıyorlar. Richelieu için devlet otoritesi için tehlike arz eden şey sapkın bir akımın varlığı değil, kamu düzenini bozan isyanlar. Richelieu ve destekçileri uluslararası Katolikliğin kaleleri sayılan İspanya’ya ve Habsburg hanedanına karşı başlatılan savaşta Protestan prensliklerle ittifak yapma politikasını da devlet aklının gereği olarak savunuyorlar.
Jean Bodin’in Fransa siyaset düşüncesinde etkili olan, kraldan bağımsız, mutlak, bölünmez bir devlet ve hükümranlık teorisinin de devlet aklı düşüncesinin kısa zaman içinde devlet çıkarlarını gözetme yönünde gelişmesine katkıda bulunduğu söylenebilir. Bodin de mezhep çatışmalarını devlet düzeni için sakıncalı görüyor. Hiçbir gerekçeyle hükümdara isyan edilemeyeceğini savunurken, kralın görevinin de mezhep çatışmalarında taraf olmak değil, çatışmaları önlemek olduğunu vurguluyor.
İmtiyazları ellerinde alındığı için Richelieu’ye tepki duyan soylular arasından bir grup yönetime el koymaları için kralın kardeşi Gaston d’Orléans’ı ve anneleri Marie de Medici’yi kışkırtıyorlar. Planları uygulanmaya konmadan açığa çıkıyor, Gaston d’Orléans ve annesi İspanya’nın hâkim olduğu bir şehre kaçıyor. Bu komplo girişimine katılanlar ve Gaston d’Orléans’a yakın olan soylular ağır şekilde cezalandırılıyorlar.
Richelieu XIII.Louis için kaleme almış olduğu Siyasi Vasiyetname[13] adlı eserinde yönetimdeyken yaptıklarını özetlemiş. Kralın politikasının devletin çıkarlarına tabi olması gerektiğini, kralın kaçınması gereken davranışları, bunların niye mahzurlu olduklarını anlatmış. Devlet işlerinde her zaman devlet aklının hâkim olması gerektiğini vurguluyor. Cezalandırma ve Ödüllendirme başlıklı 5. Bölümde komplolarla ilgili olarak şunları yazmış:
“Eğer sert önlemler alınmazsa, yasaları hükümdarlara yönelik komploları önlemekle tamamen yetersiz kalırlar. Olağan durumlarda insanları cezalandırmak için adalet gerçek kanıta ihtiyaç duyar. Ancak, kamu düzenine yönelik komplolar kurnazlık ve gizlilik içinde yürütüldüğünden bunların nihai eylemlerinden önce (bunlarla ilgili) ikna edici delil bulmak mümkün değildir, o aşamada ise önlenemez olurlar”. Bu nedenle “konjonktürel şartların” değerlendirilmesi cezalandırma için yeterli olmalıdır.
Yargının kullanımı
Richelieu yukarıda sözünü ettiğim komplo girişiminden sonra yargısal eylemlere ağırlık vermiş. Hükümdara karşı çıkma, saygısızlık veya ihanet anlamına gelen ve en ağır suç olan lèse-majesténin muhalif yayınları da içerecek şekilde geniş biçimde yorumlanmasını, kralın iradesini yansıttığı için kendisine karşı eleştirilerin de bu suçun kapsamına sokulmasını sağlamış. Kendisine muhalif olarak gördüklerini cezalandırmak için ad hoc mahkemeler kurduruyor, özel yargıç heyetlerini görevlendiriyor.
Dönemin simge siyasi davalarından biri, Gaston d’Orléans’ı desteklemiş olduğundan hapsedilmiş Marguis de Marillac’ın üvey kardeşi Marshal de Marillac’ın mahkemesi. Kamu fonlarını keyfi kullanmış olmaktan dolayı tutuklanıyor. Richelieu, lèse-majesté ile yargılanmasını talep ediyor. Richelieu’nün müdahalesiyle farklı mahkemelerden toplanan bir yargıç heyeti kuruluyor. Marillac’ı doğrudan suçlayan bir “mağdur” olmadığı için aleyhinde konuşacak tanıklar ayarlanıyor. Bir talimatnameyle Marillac’ın mahkemede savunma yapması yasaklanıyor. Bütün bunlara rağmen, Verdun kentinde görülen davada istediği mahkûmiyet kararı çıkmadığı için Richelieu mahkemeyi doğrudan etki yapabileceği, yaşadığı yer olan Reuil’e aldırıyor. Sonunda Marillac ölüm cezasına mahkûm ediliyor.
Richelieu’yu destekleyen yazarlardan biri olan Guez de Balzac’a göre devlet aklı hukukun üstünde bir konumda. Bir prensin şüphelendiği kişileri tutuklattırması, hatta infaz ettirmesi meşru sayılmalı. Kamu yararını korumak için alınan zorunlu tedbirler sonucu suçluluğu kesin olmayan bireyler zarar görebilirler. Richelieu ve destekçilerine göre devlet aklı, devleti yönetenler ile bireylerin tabi olacakları ahlaki normların farklı olmasını gerektiriyor. Kralın kral olarak işlediği günahlarla birey olarak işlediği günahlar farklı ölçütlere göre tartılmalı.
Richelieu’nun yargıyı siyasi muarızlarını etkisizleştirmek için kullanmasına karşı itiraz edebilenler ancak Fransa dışında bulunanlar. Marie de Medici ile birlikte ülkeden ayrılmış olan rahip Jacques d’Apchon özel mahkemelerin işleyişini eleştirdiği broşüründe şunları yazmış: “Richelieu masum insanları yargıçlara teslim ediyor, tutuklanmalarını istiyor, onlar da böyle karar alıyorlar. Richelieu onları suçlu ilan ediyor, yargıçlar infaz kararı veriyorlar. Richelieu’nün şüphe duyması hapsedilme nedeni, Richelieu’nün suçlaması ölüm fermanı… Hapsetmeler infazla sonuçlanıyor, böylece hapse attırma eylemine haklılık kazandırılıyor.”
Richelieu Fransasında modern devleti kurma çabasıyla yargıyı siyasi amaçlar için kullanma birlikte yürütülmüş ve her ikisi de devlet aklı kavramını temel alan argümanlarla desteklenmiş, yayınlar yoluyla bu yönde propaganda faaliyetleri yürütülmüş.
Sonrası
Richelieu ve XIII. Louis dönemi sonrasında da devlet aklı hukuksuz tasarrufları meşrulaştırma amacıyla kullanılmış. XIII. Louis’nin ardılı XIV. Louis önceki döneme kıyasla daha da ağır biçimde adalet ilkelerini ihlal etmesini devlet aklı ile gerekçelendirmiş. Siyasi davalarda devlet aklına göre akıl yürütme, hukuk ilkelerini çiğnemeyi meşrulaştırmaya devam etmiş, bu düşünce komplo teorilerinin kurgulanması ve kabul görmesine de katkı sağlamış. Fransa devrimi sonrası XVI. Louis somut bir delil olmadan yabancı güçlerle iş birliği yapmakla suçlanıp giyotine yollanıyor, Robespierre ve bir dizi devrimci de uyduruk suçlamalarla giyotini boyluyorlar.
Meinecke’ye göre 19. yüzyılda Almanya’da hukuk devleti anlayışına alternatif olarak ortaya atılan, baş mimarının Heinrich von Treitschke olduğu Machstaat (güç devleti) kuramı devlet aklı düşüncesinin yeni bir içerik kazanmış hali. Treitschke evrensel hukuk fikrine karşı çıkıyor, devlet için bağlayıcı olanın sadece kendi çıkarlarının belirlediği hukuk olduğunu savunuyor. Hukuk, ulusun en yüksek ideallerini simgeleyen devlete bağımlı hale geliyor.
Hitler’in görüşüne göre de devlet, fiziken ve ruhen türdeş bir cemaat gibi yaşamalarını öngördüğü ulusları korumak ve ilerletmek için bir araç.[14] Machstaat anlayışının Nasyonal Sosyalizm ideolojisiyle bütünleşmesiyle bireysel hatları ve özgürlükleri inkar eden bir “milli hukuk” yaratılmış oluyor.
Anayasal hukukiliğin hâkim güç haline geldiği demokrasilerde devlet aklının istisnai uygulamalara icazet veren özel statüsü ortadan kalkıyor, devlet aklı anayasal devletin aklına dönüşüyor.[15] Ancak iktidarların anayasal hukukiliğe tabi olmadığı rejimlerde siyasi gücü elinde tutanlar, ahlaki ve hukuki normlara uyma konusunda yöneticiler için farklı kriterler olduğu inancını yansıtan davranışları sürdürüyorlar.[16] Hukuk devletlerinde devlet aklı kavramına artık itibar edilmemesinin nedeni geçmişteki bu deneyim ve bugün de devlet aklının bu tür uygulamalara gerekçe olarak kullanılması.
[1] Devlet Aklı-Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi, çev. M. Sami Türk, Albaraka Yayınları (2021)
[2] Yazımda atıfta bulunduklarıma ilaveten şu yayınlardan büyük ölçüde faydalandım: Quentin Skinner, The Foundations of Modern Political Thought, Volume One The Renaissance, Cambridge Univ. Press (1978);
Maurizio Viroli, From Politics to Reason of State-The acquisition and transformation of the language of politics 1250-1600, Cambridge Univ. Press (1992); Perry Anderson, Mutlakiyetçi Devletin Kökenleri, çev. Uygur Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları (2023).
[3] Prens, Italyanca’dan çeviren Leyla Tonguç Basmacı, Remzi Kitabevi (2014).
[4] Machiavelli önce Prens’i Giuliano de Medici’ye ithaf etmiş, onun ölümü nedeniyle ithaf değişmiş. Birkaç yıl sonra yazdığı Titus Livius’un İlk On Kitabı Üzerine Düşünceler adlı eserini ise aristokrat ailelerden iki genç arkadaşına ithaf ediyor. İthaf yazısında, böyle yapmakla menfaat beklentisiyle gözleri kararmış yazarların övgüler yağdırarak eserlerini prenslere ithaf etme adetine itibar etmediğini ifade ediyor.
[5]Tam cümle şöyle: “… görünmeli ve fiili olarak da böyle olmalıdır, ama gerektiği zaman tam tersi şeklinde davranmayı bilmeli ve buna hazır olmalıdır.” (Bölüm 18)
[6] The Reason of State, İtalyanca’dan çeviren, P. J. ve D. P., Waley, Yale Univ. (1956).
[7] Naudé, Gabriel. Political Considerations upon Refin’d Politicks, and the Master-Strokes of State, as Practis’d by the Ancients and Moderns. Fransızcadan İngilizceye çev. William King. Londra: H. Clements, (1711).
[8] Naudé’nin devlet darbeleri terimi (coup d'état) bir dönüşüme uğramış, hükümeti devirmeye yönelik eylemler için kullanılmaya başlamış.
[9] Fransa’da 1572’de gerçekleşen Aziz Bartholemeus Yortusu katliamının emrini veren ana kraliçe Cathérine de Medici’nin Machiavelli’nin görüşlerinden etkilenmiş olduğuna dair inançtan dolayı Kalvincilerin de nefretini kazanmış.
[10] Say Yayınları, çeviri: Alev Tolga (2009).
[11] Machiavelli’nin cumhuriyetçi düşünceleri için bkz. Zafer Yılmaz, “Cumhuriyetlerin Çöküşü ve Sivil Yeniden Dirilişi”, Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi: Mehmet Ali Ağaoğulları’na Armağan içinde, der. Duygu Türk, İletişim Yayınları (2026).
[12] Bu bölümde anlatılan olaylar Siyasi Vasiyetname’den alıntı dışında, aşağıdaki kaynaktan nakildir: W. F. Church, Richelieu and Reason of State, Princeton University Press, (1972).
[13] The Political Testament of Cardinal Richelieu, Fransızca’dan çeviren: H.B. Hill, Univ. Of Wisconsin Press (1961).
[14] E. Fraenkel, İkili Devlet – İkili Devletin Hukuk Öğretisi, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları (2020).
[15] Bkz. Martin Loughlin, Politik Hukukbilim: Bodin’den Modern Sonrasına, “Devletin Anayasal Aklı” bölümü, çev. Kıvılcım Turanlı, Fol Kitap, (2022).
[16] Dinçer Demirkent devlet aklını demokrasi ve sınıf mücadelesi bağlamında incelediği yazısında, gönümüzde devlet aklından türetilmiş, tekniklerin “demokrasisizleşmiş devletlerde” oligarkların iktidarlarını sürdürme aracı olarak kullanıldığını belirtiyorr. Bkz. Dinçer Demirkent, “Devlet Aklı ve Egemenlik Karşısında Demokrasi”, Tarihin Hayaletleri Devrimin Vaadi - Mehmet Ali Ağaoğulları’na Armağan içinde, der. Duygu Türk (Ankara: İletişim Yayınları, 2026), s. 147 [133-148].


