Kahramanlar ve Zalimler

Aybars Yanık’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabının adı. Aynı ifade Orhan Gencabay’ın meşhur şarkısında da geçiyor. Bu nedenle olsa gerek isim ilk başta bende arabesk bir çağrışım uyandırdı. Gencabay ifadeyi şöyle tamamlamış: ‘‘sevenin Allah’ı var!’’ Allah bu feryatta nihai sığınma yeri, bir yardım eli, bir son çare, bir son başvuru mercii. Çünkü sevenin anlam dünyasını ayakta ve bir arada tutan üstün unsur.  Oysa Nietzsche’ye göre Tanrı çoktan öldü. Psikanalize göre ise aslında uydurulmuş bir efsane. Ancak gelişigüzel bir uydurma değil. Buna göre, Tanrı olmasaydı bile insanlar onu yaratırdı! Zira insanların anlam dünyalarını (sembolik dünya) bir arada ve ayakta tutacak bir özel varlığa her zaman ihtiyaç vardır. Ve böyle bir varlığın ölümü sembolik dünyanın birliğinin dağılması anlamına gelir. Tanrının ölümünü ‘‘Efsane çöktü ama efsaneye duyulan ihtiyaç devam ediyor’’ şeklinde teorik bir dille ifade etmek mümkün. Psikanalizin çözümü şöyle: Bundan böyle Tanrı’nın yerine getirmediği işlevleri dünyevi unsurlar üstlenecek (Lacan’ın objet a’ları) ve bu dünyevi unsurlar Tanrı mertebesine yükseltilecek!  İnsanlar da eskiden Tanrı’yla kurdukları bağı, güveni ve sevgiyi şimdi bu unsurlara yöneltecekler.  Gencebay’ın şarkısındaki cümle bu durumda şöyle bir değişikliğe uğruyor: Zalimin zulmü varsa sevenin kahramanları var!

Aybars Yanık kitabında bu aynı tabloyu popülizm ve popüler kahramanlar üzerinden tartışıyor. Ancak önemli bir farkı da belirterek. Nietzsche’ye göre Tanrı bir defada tamamıyla ve kesin şekilde ölmüştü. Yanık ise Ernesto Laclau’ya müracaatla sembolik düzendeki kesintinin bir defalık olmadığını, aksine hayatın akışının daimî (sürekli, tekrar tekrar yaşanan) bir yanını oluşturduğunu söylüyor. Ona göre kesinti hayatın işleyişinin tabiatına içkin bir şey. Laclau bunu şöyle formüle ediyor: Her toplum (yapı, sembolik düzen) uyumlu işleyişini kimi unsurları (eklemleyemediklerini, uyumlu işleyişe dahil edemediklerini) dışlayarak kurar. Dışlama bu işlemde bir sırf refakatçi değildir. Aksine uyumun tesisinde kurucu ontolojik bir işlev üstlenir. Ne var ki toplumun kendisini kurması dışlananları bir ‘‘zulüm’’ün içine atar. Zulüm burada fiziksel bir cebri değil, dışlananların yaşam dünyalarının çöküşünü ifade eder. Örneğin ev kiralarının 20 bin lira olduğu koşullarda ekonomiyi asgari ücreti 25 bin lirada tutarak istikrara kavuşturmaya çalışmak asgari ücretle çalışanların hayatlarını sürdüremez duruma düşmeleri demektir. İhtiyaçları devam ederken bunları karşılayacak araçlardan mahrum kalırlar. Toplum uyumuna kavuşurken bu karşılanmayan ihtiyaç sahipleriyle kapanamayan bir toplumsal yarılma ortaya çıkar.

Yanık bu yarılmayı Laclau ve Mouffle’e atıfla antagonist an olarak isimlendiriyor; yukarıdaki benzetmemiz üzerinden ifade edecek olursak, Allah’ın -bu durumda mevcut toplumsal kurum ve yetkililerin- sevenin yardımına koşmadığı, kendi başına bıraktığı bir an bu. Anlam dünyasının yıkıldığı an. Bu durumda insanlar ne yaparlar?  Laclau bu yarılmanın hâkim/hegemonik işleyişin karşısına ‘‘Biz Halk'ız!’’ diye çıkan her türlü oluşumun ilk belirme anı olduğunu söylüyor. Halk hareketi, popüler hareket ya da popülizm olarak isimlendirilen oluşumların ilk belirme anı.

Ancak bir politik özne olabilmek için daha katetmeleri gereken çok yol vardır. Zira istemleri bu aşamada henüz sadece bir doyurulmamış talepler kümesi oluşturur. Aralarında kendiliğinden bir birlik, ortak irade mevcut değildir. İşte bu durumda yukarıda, ölen Tanrı’ya ait saydığımız sembolik birliği kurma ve ayakta tutma işlevini bu dışlananların içinden bir unsur üstlenir. Fakat toplumun kendini inşa ederken dayandığı dışlayıcı mantık bu inşa anında da işbaşındadır. Karşı kimliğin inşası da dışlayanları dışlayan bir mantıkla hareket eder. Çatışmacı nitelik her türlü kimlik oluşumunun kaçınılmaz bir özelliğidir. Yanık bu mantığı ‘’antagonist politik mantık’’ olarak isimlendiriyor. Özetle, antagonist moment ve antagonist mantık toplumsal işleyişin daimî bir boyutu, her türlü kimlik inşasının doğasına içkindir. Ontolojik olana aittir. Her türlü değişim bu antagonist mantığın bir işleyişidir. Bu nedenle de her türlü değişim siyasal karakter taşır. Günlük hayatta ‘‘sosyal’’ diye isimlendirdiğimiz unsurlar siyasal süreçlerin tortularıdır. Bu nedenle toplumu anlamak siyasalı anlamayı gerektirir ve bunun isabetli yolu onu antagonist politik mantık temelinde (antagonist anın ve antagonist mantığın serencamı olarak) ele almaktır.

Yanık ana akım popülizm teorileri dediği yaklaşımların bu süreci açıklamakta başarılı olamadıklarını ifade ediyor. Ona göre bu başarısızlığın gerisinde bu teorilerin popülizm olgusunu ontolojik yanıyla, yani kurucu antagonist mantık üzerinden düşünmemeleri, aksine ontik içerik üzerinden tanımlamaya çalışmaları yatıyor. Yanık’a göre bu talihsiz ve beyhude bir girişim. Zira tanıma uymayan her unsur kavramda bir istisna ortaya çıkarıyor, bu durumda kavrama bu istisnayı da içeren yeni bir tanım getiriliyor. Derrida’nın ‘‘tamamlayıcı ikame‘‘ (supplementation) dediği işlem. Ne var ki bu ikame işlemi kaçınılmaz şekilde hiçbir zaman nihayete eremiyor, çünkü istisnalar hiçbir zaman son bulmuyor.

Yanık kitabının ilk bölümünde, dünya çapında ilgi görmüş ana akım popülizm teorilerinin bu başarısızlığının, bitmek bilmeyen ‘‘tamamlayıcı ikame‘‘ çabalarının geniş bir dökümünü yapıyor. Türkçe literatürün telif çalışma fakirliği göz önüne alındığında bu geniş tarama çok kıymetli. Çok özet halde de olsa, çok sayıda popülizm teorisinin temel önermelerine ve hangi noktada/nasıl yetersiz kaldıklarına ilişkin bir genel resim ediniyoruz. Yanık, her bir teoriyi özünü yansıtan bir özetle ifade etmede büyük maharet sergiliyor.

Aybars Yanık

Kitabın ikinci ana konusunu yukarıda tartıştığımız antagonist mantık. Yanık bunu kendi terimleri ve kendi örnekleri üzerinden rahat anlaşılır bir dille tanıtıyor. Ve antagonist mantığın en berrak şekilde popüler kültürde takip edilebileceğini söylüyor. Hakim yaklaşımın antagonizmayı siyaset ya da ekonomi (sınıfsal antagonizma) alanıyla sınırladığı göz önüne alındığında bu antagonizmayı sosyal alanın tamamına yayan önemli bir katkı. Popüler kültürle ilgili bölüm kitabın en hacimli ve en ağırlıklı bölümü.

Popüler kültür terimini günlük hayata ilişkin pratiklerden roman, hikâye, şiir, film, televizyon dizileri gibi fiction ürünlere çok geniş bir alanı ifade için kullanıyoruz. Yanık ağırlıkla film ve televizyon dizilerindeki ‘‘anti-kahramanların’’ nasıl ‘’kahramanlaştığına’’ yoğunlaşıyor.  Bu süreçte antagonist anın ve antagonist politik mantığın nasıl işbaşında olduğunu gösteriyor. Ele aldığı dizi ve filmlerde kahraman bu mertebeye ulaşmadan önce sıradan bir insandır. Bir noktada roman kurgusunda Paul Ricœur’un ‘‘tuzak’’ olarak isimlendirdiği ana girilir. Kişi bu tuzağı aşma sürecinde kahramanlaşır. Yanık’ta tuzağın yerini dışlanma alıyor ve bu, analize çok daha verimli bir alan açıyor. Kahramanlarımız kahraman olmanın hemen öncesinde horlanıyorlar, aşağılanıyorlar, meşru talepleri yozlaşmış, kokuşmuş, bozuk düzen ve onu görevlileri tarafından dikkate alınmıyor. Adalet arayışı hayatlarında büyük ağırlık ediniyor. Ve bu durum ileride kahramanımızla çevrenin kuracağı özdeşleşmenin de temelini oluşturuyor.

Bu noktada bu sıradan insan ‘‘normal’’ hayatımızda hiç de olumlu, hatta meşru görmeyeceğimiz kriminal yöntemlerle bir kişisel adalet arayışı başlatır. Sorumlu gördüğü kişileri ilginç kıyafetler içinde çarpıcı eylemlerle cezalandırır. Öldürür yani. Bu yanlarıyla bu kişiler birer cani ya da katil, yani bir anti-kahramandırlar. Normal bir işleyişte tepki duyulması, hatta cezalandırılması gereken kişilerdir. Ancak yaptıkları çevrelerindeki insanların duygu ve beklentileri ile örtüşür. Bir nevi onların beklentilerini karşılar. Bu nedenle tepki duymak bir yana halk kahramanına dönüşürler.  Taklit edilirler, insanlar sokaklarda onların kendilerine has özel giysileri ile dolaşmaya başlar. Bu en üst düzey politikacılara kadar sirayet eder. Örneğin Yanık kitabında Trump’ın seçim mitinglerinde Süpermen kıyafeti giydiğinden bahsediyor.

Yanık, bir dönem üst düzey kimi politikacıların yozlaşmışlıklarını ifşa eden videoları milyonlarca kez tıklanan, yenileri merakla beklenen, medyanın gündemini tek başına belirleyen Sedat Peker’i bir anti-kahramanın kahramanlaşmasına müstesna bir örnek olarak ele alıyor. Bir mafya reisinin nasıl insanların kurtuluş umudu haline gelebildiğine ilişkin akıl almaz bir örnek.

Yanık anti-kahramanların kahramanlaşmasını senaryoda yazılı (kurgu içi) haliyle ele almakla yetinmemiş, dizilerin seyircideki etkilerini de onlarla yaptığı görüşmeler üzerinden göstermeye çalışmış. Bu görüşmelerden birinde sarf edilen bir cümle çok dikkatimi çekti: ‘‘Bu adam senin söylemediğini söylüyor, yapamadığını yapıyor.’’ Yanık’ın eklemesi: Delilik, delirme ve bunun siyasal alana sızdığı noktada ‘‘keyif vermesi’’.

Bunlar bana aynı konuda fikir üretmiş iki ismi çağrıştırdı. Bunlardan biri Mahir Çayan. Ünlü suni denge kavramını açıklarken ‘‘tepkili ama tepkisini ortaya koyamayan kitlelerden’’ bahsediyor. Yukarıdaki ifadede geçen ‘‘yapamadıklarımız’’ sözcüğünde sanki bu dile geliyor. Ve Çayan’ın silahlı propagandaya yüklediği işlev: Önce sempati ve güven, peşinden bu sempati ve güven üzerinden kitlelerin destek vermesi ve mücadeleye dahil olmaları. Yanık’ın anti-kahramanları ele alışı Çayan’ın teorisine de bir açılım getiriyor gibi. İkinci isim, Sigmund Freud, işin ‘‘keyif’’ kısmını tamamlıyor gibi. Anti-kahramanlar bu hikâyelerin hepsinde popülerleşiyorlar, sevgi nesneleri haline geliyorlar. Freud Kitle Psikolojisi kitabında birine neden âşık olduğumuzu açıklarken bu keyif vericiliği temel alıyor. Bağlamı içerisinde düşüncesini şöyle özetleyebiliriz: İnsan birini kendi benliği için ulaşmayı arzuladığı, ancak kendi başına ulaşamadığı mükemmellikler nedeniyle sever. Âşık olunan kişi bu idealin yerine geçer ve kişi onun üzerinden kendi narsisizmini tatmin eder. Dizi izleyicisinin ‘‘yapmak isteyip de yapamadıklarını’’ Freud sanki ‘‘kendi başımıza ulaşamadığımız mükemmellikler’’ şeklinde ifade etmiş. Kahramanı bu konuda bir tatmin yaşattığı için seviyoruz.

Yanık kitapta bunları antagonist politik mantık üzerinden ele alıyor ve sadece kurgu ürünleri (edebiyat, film, dizi vb.) değil, kurgu-dışı ürünleri (tarih, politika, sosyoloji vb) ve toplumsal olayları da inceleyerek verimli bir araştırma yöntemi sunuyor.