Son günlerde Türk Tabipleri Birliği (TTB) seçimleri üzerine yapılan bazı değerlendirmeler, yaşanan ayrışmayı teknik farklılıklar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Bir liste "meslek odaklı", diğeri "örgütsel deneyimli" imiş; biri "yenilenmeyi", diğeri "kurumsal devamlılığı" temsil ediyormuş... Hayır. Bugün TTB'de yaşanan ayrışma esas olarak teknik değil, siyasidir. Sorunun merkezinde branş dağılımı, yaş ortalaması ya da coğrafi temsil yoktur. Bunlar gerçek tartışmanın üzerini örten başlıklardır. Asıl ayrışma: Kürt siyasetiyle yan yana durmak mı, ona mesafe koymak mı? Meselenin özü budur! Bunun adını da "meslek odaklılık” koymak bir seçim taktiği değil bir geri çekilmedir. Barış talebinden geri çekilmedir. Eşit yurttaşlık fikrinden geri çekilmedir.
26-28 Haziran’da Ankara’da gerçekleştirilecek olan Türk Tabipleri Birliği (TTB) 78. Büyük Kongresi’nde delegeler, TTB’nin 2026-2028 döneminin yönetim kurullarını da seçeceklerdir. Seçimin ağırlıkla “Meslek örgütümüzün karar süreçlerini katılımcı, demokratik ve etkin biçimde işletebilmeye” vurgu yapan Etkin Demokratik (Mücadeleci) Grup ile “Demokratik, şeffaf, katılımcı bir Türk Tabipleri Birliği”ne ve “Hekimlerin sözüyle güçlü TTB”ye vurgu yapan Tabip Odaları İnisiyatifi arasında geçmesi bekleniyor. Bu yazı, her iki grubun açıkladığı Merkez Konsey ve Yüksek Onur Kurulu aday listelerini analiz etmeyi ve bu bağlamda her geçen gün otoriterleşen Türkiye’de, sağlık hakkı ve demokrasi mücadelesinin nasıl şekilleneceğini öngörmeyi hedeflemektedir.
Arnavutlar, devlet desteğinin olmadığı bir ortamda gayrimenkul spekülasyonunun sıradan yurttaşlar için ev almayı da kira ödemeyi de güçleştireceğini biliyorlar. Lüks turizmin, insanın kendi ülkesinde tatil yapmasını küçük bir azınlığın ayrıcalığına dönüştürdüğünü de biliyorlar. Kayda değer sendikaların olmadığı, işçi hareketinin ise ancak komünist dönemden kalma 1 Mayıs geçit töreni görüntülerinde karşımıza çıktığı bir ülkede çalışma koşulları öylesine sömürücü ki, mevcut işleri ancak daha da çaresiz ülkelerden gelenler kabul ediyor. Arnavutlar ise eşyalarını toplayıp başka ülkelere gidiyor; gittikleri yerlerde hakaretle ve yabancı düşmanlığıyla karşılaşıyorlar. Çocuklarına bir gelecek kurmak için ödenmesi gereken bedelin bu olduğunu bilerek başlarını eğip yollarına devam ediyorlar.
Son on yıldır, CHP ciddi hiçbir muhalefet pratiği göstermedi. Toplumsal talepleri, siyasal ufku ve motivasyonu sandıklara ve liderlik tartışmalarına hapsetti. Sadece seçim merkezli bir siyaset güderek, kitlelerin oy vermek dışında irade ve öznellik gösterecekleri siyasal alanlar yaratmadı. Kitlesel hoşnutsuzluk ve talepleri önce bekletti, ardından mücadele “anı” olarak bir sonraki seçimleri hedef gösterdi. Seçim günlerinde ise ya kurtuluş ya kıyamet havası yarattı. Sonuçlar hezimetle sonuçlanınca da hiçbir sorumluluk almadan ve özeleştiri vermeden, bir sonraki seçimleri işaret etti. Türkiye’de rejim seçimlerde sürekli oy kaybederken ve toplumsal meşruiyeti daralırken, güvenlik-baskı aygıtlarıyla iktidarını sürdürürken buna denk muhalefet yükselemiyor.
O tarihe gelindiğinde Macaristan, Avrupa’nın en yüksek enflasyon oranına sahipti; ekonomik büyüme durma noktasına gelmiş, eğitim ve sağlık sistemleri gözle görülür biçimde kötüleşmişti – hastalar hastaneye giderken kendi tuvalet kâğıtlarını bile götürmek zorunda kalıyordu. Hükümet kendi ölçütlerine göre de başarısızdı: doğum oranı düşmeye devam ediyordu. Yine de Orbán’ın muhalifleri, yaygın hoşnutsuzluğa rağmen onun neredeyse sarsılmaz görünen bir sistem kurmuş olmasından ötürü umutsuzluğa kapılıyordu. Seçim kuralları sürekli Fidesz lehine değiştiriliyor; muhalefet adayları kamu medyasından fiilen dışlanıyor; herkes rejimi eleştirmenin kariyerlerini mahvedebileceğini biliyordu.