2000’ler ise Türkiye’deki radikal dönüşümün miladı olur. Bu yıllarda periferiden merkeze doğru ivme kazanan mekânsal hareketlilikle birlikte taşra da küresel sermayeye eklemlenir. 2020’lere gelindiğinde kentlerde yaşayan nüfusun oranı %94’e yaklaşır. Konut ve imalat endüstrisinde değişen dinamikler, işçileşme biçimindeki değişimler, yeni göç hareketleri, yükseköğretimde ortaya çıkan gelişmeler, yeni orta sınıflar, evlilik piyasaları ve aile yapılarında meydana gelen farklılıklar, mesleki yapılardaki değişim, gündelik yaşam, tüketim pratikleri ve hayat tarzları 2000’lerdeki büyük dönüşümün köşe taşları olur.
Mithat Bey, 1903 yılında Mülkiye’den mezun oluyor ve gençliği boyunca yurdun değişik noktalarında kaymakamlık yapıyor. 1908’e kadar, tam bir Abdülhamit bürokratı. İş tanımı aşağı yukarı belli: fazla suya sabuna karışmadan, yereldeki dengeleri fazla aşındırmadan, merkezin emir ve talimatlarını yerine getirmek; Hamit rejiminin karşıtlarına göz açtırmamak. Meşrutiyet’le birlikte sular bulanıyor iyice. İktidar-muhalefet ikiliğiyle, basınla (yani kamuoyu baskısıyla) tanışıyor Osmanlı bürokrasisi. İdareciler, siyasete giriyor - veya siyaset onlara bulaşıyor. Yaşanan her siyasi kırılma da onları doğrudan, hayati biçimde etkiliyor. Her siyasal alt üst oluş bürokraside de müthiş yırtılma ve kıyımların yaşanmasına sebep oluyor.
İtalyan yazar Collodi tarafından yazılıp 1881’de tefrika edilmeye başladığı günden bugüne dek çocuklar tarafından büyük bir tutkuyla sevilip kabul gören Pinokyo maceralarının altında şüphesiz masalın mutlu gözüken sonu yatar; Mavi Peri, Pinokyo çalışkan ve itaatkâr bir çocuk olduğunu ispatladığı günün gecesinde onu hep olmak istediği gibi gerçek bir çocuk yapar. Uyandığında düşünde gördüğü şey gerçek mi diye koşup aynaya bakar; “Başka birisiydi sanki aynada gördüğü. Tahta kuklanın görüntüsü değildi bu, kahverengi saçlı, mavi gözlü, neşeli, bayram sevinci içinde, güzel bir çocuğun zeki ve canlı görüntüsüydü."
Her sabah güne başlamak için saatimizin alarmı çaldığında alıştığımız dünyanın hâlâ yerli yerinde olduğuna ve doğru biçimde işlediğine inanmak isteriz; çünkü aksini düşünmenin bir mesaisi, bir bedeli var ve o bedeli ödeyecek güce, cesarete sahip olmayabiliyoruz. Oysa epey bir zamandır, işlerin hiç de yolunda gitmediğini, hemen her gün şimdimizi ve geleceğimizi çalan birçok tuhaflık ve tekinsizliğin gayet cüretkâr biçimde işlediğini; akıl ve mantık kurallarını tersyüz eden birçok olayın gerçekleştiğini biliriz. Ama yine de faturalarımızın son ödeme tarihine para yetiştirmenin telaşıyla başımızı öne eğip çalışmaya, yaşamımızı sürdürmeye devam ederiz.
Barthes ve Foucault’nun 1960’larda “yazarın ölümü”nü ilan etmeleri sayesinde edebiyat çalışmalarına yazarın çalışma sürecine odaklanan bir yaklaşım egemen oldu. Nihai metne giden yolculuğun kendisi önemliydi artık. Yazar bir metni oluştururken hangi araçları kullanmıştı? Hangi sözlüklerden, gazete arşivlerinden faydalanmıştı? Hangi kitapları referans almıştı? Barthes’tan bu yana egemen olan bu modern yaklaşım, yazarlığı bir nevi performans olarak görür. Yazarlar fikirlerini zihinlerinden kağıda akıtan canlılar değillerdir. Tıpkı Claude, OpenAI veya Gemini gibi, farklı arşivlere girip orada buldukları bilgileri derleyen, bir sentez yaratan “otonom ajan”lardır.