İnsan hakları, insanın yalnızca insan olması nedeniyle sahip olduğu; onurunu, özgürlüğünü, eşitliğini ve güvenliğini güvence altına alan temel hak ve özgürlükler bütünüdür. Bu haklar; medeni ve siyasal hakların yanı sıra ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel hakları da kapsayan bütüncül ve birbirine bağlı bir yapı oluşturur. İnsan hakları evrenseldir; dil, din, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken, milliyet, toplumsal statü veya herhangi başka bir farklılık gözetmeksizin her insan için eşit ölçüde geçerlidir. Çünkü insan, düzensiz göçmen de olsa, LGBTİ+ da olsa, Müslüman ya da Tanrı tanımaz da olsa insandır.
Okuma alışkanlığı geriledikçe, bütün bu saçmalıkları ve zehri yayanlar da söylediklerini sorgulayacak, eleştirecek ya da çözümleyecek metinlerle giderek daha az insanın karşılaşacağından emin olabiliyor. Bu bakımdan ekran çağını en iyi temsil eden figürlerden biri –tahmin edilebileceği üzere– Donald Trump. İlk başkanlık döneminde bir ekonomi danışmanının anlattığına göre, Trump “hiçbir şey okumuyor: ne tek sayfalık notları, ne kısa politika metinlerini, hiçbir şeyi okumuyor”. Konuşma tarzı da aynı ölçüde yazılı kültürden uzak. Marriott’ın belirttiği gibi, “Düşüncelerini kanıtlarla desteklemiyor. Bilgileri, yazılı kültüre özgü iletişimde olduğu gibi, cümleler ve yan cümleler arasında bağlantılar kurarak analitik bir düzene sokmak yerine, yalnızca iddialarını peş peşe sıralıyor.”
Bir bakıma, malzeme kötüyse saydamlık kötülüğün büyüteci olmaktan ileri gitmez. Yeni nesil zenginler, zenginliklerini teşhir etmekten kaçınmadıkları gibi, tercih ve hareketlerinin yoksullar üzerindeki olumsuz etkisini görmekten veya görülmesinden de pek rahatsız olmazlar. Amerikan hükümetine kendini monte ederek bütçeyi “fuzuli yardım programları”ndan arındırmayı iş edinen Musk, yüzbinlerce muhtaç insanın açlığa ve ölüme sürüklenmesine neden oldu. Dünyanın en zengin adamının dünyanın yoksullarıyla böyle doğrudan uğraşması, ironinin de ötesinde âdetâ “müstehcen” bir görüntü sunuyor. Musk’a “berbat bir adam” diyen Krugman, bu gidişle bir “servet düşmanı”na da dönüşebilir!
Belki de asıl mesele hiçbir zaman bir kulübün cesareti ya da cesaretsizliği değildi. Belki mesele, bir sahanın hâlâ kimin toprağı sayıldığına karar verebilen görünmez çizgilerdi. Bir futbol sahası, aslında dünyanın en demokratik yüzeylerinden biridir: top yuvarlaktır, kale herkese eşit uzaklıktadır. Ama o sahaya kimin girebileceğine, hangi isimle, hangi bayrakla, hangi haritayla girebileceğine karar veren şey, sahanın kendisi değil, sahanın dışındaki dünyadır.
Alevilerin bugün maruz kaldıkları pratik ve sözlü ithamların en büyük nedenlerinden biri aslında tam da “siyasallaşamamalarıyla” alakalıdır. Yani tarih boyunca yaşanan onlarca acı, itham ve şüpheye karşı kendilerini sürekli “ispat etmeleri” gereken bir topluluk pozisyonuna dün olduğu gibi bugün de sürüklenmektedirler. Fakat acı olan budur ki her ne şekilde olursa olsun yine de kabul edilmemektedirler.