Ebru Ojen’in Belgrad Kanon romanının (2025) art alanında adına “mülteci krizi” denilen ama gerçekte başta Batı olmak üzere küresel dünyanın politik krizi anlamına gelen karanlık bir dünya manzarası var. Sağın yükselişinin, yabancı düşmanlığının ve ayrımcılığın farklı kılıklarda normalleştiği bir dünya. Savaşın ve şiddetin olağanlaştığı bu manzarada mülteciyi “yeryüzünün posası”na dönüştüren politik gerçeklik de derin bir kriz halindedir. Mülteciler bu derin kriz içinde yalnızca yeryüzünün posasına dönüşmez “yeryüzünün lanetlileri” haline de gelirler. Lanetli olmak Fanoncu anlamla ilişkili olsa da burada ondan önemli ölçüde farklılaşır.
Okullarda üst üste yaşanan şiddet olaylarından sonra özellikle eğitim-öğretim ortamlarındaki şiddet gündem oldu. Şiddet sorunu üzerine doğal olarak pek çok şey söylenebilecek, yine sayısız öneri, tanım ve değerlendirmede bulunulacak; şiddetin önlenmesi için de kimi makul, isabetli; kimi irrasyonel, mantık dışı birçok öneri gündeme taşınacaktır. Fakat baştan söylemek gerekir ki çoğu tartışma salt “okullarda şiddet” in önlenmesi dar kadrajı üzerinden yapılacağı ve sevgili Rakel Dink'in “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim!” dediği asıl derin gerçeklik ıskalanacağı için, bu öneriler hep kadük olacaktır. Biliyoruz ki şiddet, tek tip bir olgu biçiminde karşımıza çıkmıyor; hem biçimleri hem de taşıdığı anlamlar açısından çeşitlilik gösteriyor. Özellikle gençlik şiddetini anlamak için birkaç farklı mantıktan söz edilebilir.
Ancak Kemal’in bilinci bu anlamı yalnızca kurar mı? Hayır, aynı zamanda sınırlar. Hangi anının hatırlanacağına, hangisinin silineceğine, hangi duygunun öne çıkacağına karar veren bu bilinç, giderek özgür ve “masum” bir farkındalık olmaktan çıkarak seçici bir kurgu mekanizmasına dönüşmeye başlar gibi görünür. Orhan Pamuk yazım yapısı tercihlerinde de Kemal’in bu bilincini somutlaştırır: Numaralı listeleme (akışı keser, deneyimi parçalara ayırır, anlatıyı katalog haline getirir), antropolog benzetmesi (gözlemler, mesafe koyar, sınıflandırır ve anlam üretir) ve küçük şeylerin (gündelik eşyalar, sigara izmaritleri…) geçmişin anlam taşıyıcıları olarak ritmik ve sistematik şekilde tekrarlanması...
Türkiye’de son yıllarda özelinde TTB, genelinde tüm meslek örgütlerine yönelik söylem ve düzenlemeler bu eğilimle ilişkilidir. COVID-19 pandemisinin yaşandığı bir dönemde dahi hekimlerin meslek örgütünün muhatap alınmaması, “siyaset yapıyor” diyerek etiketlenmesi, kapatılmakla tehdit edilmesi, tüm dünyada kabul edilen bir gerçeklik olan savaşın bir halk sağlığı sorunu olduğunu ifade ettiği için yöneticilerinin gözaltına alınması ve hemen her seçim döneminde siyasi iktidarın uzantısı haline getirilme çabası bu başlık altındasayılabilecek kimi yaklaşım ve girişimlerdir.
The Birdman of Auschwitz kitabından bahsedeceğim öncelikle. Bu kitabı okurken, sözünü ettiğim o ince çizginin çoğu zaman beklenmedik şekillerde aşıldığını fark ettim. Bu metin yalnızca tarihsel bir anlatı değil, aynı zamanda insanlık, etik ve bireysel sorumluluk üzerine derin bir sorgulama sunuyor. Holokost’un unutulmaması gereken derslerini hatırlatırken, beni özellikle insanların bu süreçteki rolleri üzerine düşünmeye itti. Bu dersleri bugün de farklı bir açıdan hatırlamamız gerektiğini de buraya not düşeyim. Okuma süreci boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, insanların en zor koşullar altında nasıl davrandıklarıydı.