Sırf, “Terörsüz Türkiye” gibi “Kürt sorunu”nun en indirgenmiş tanımına özgü bir amaç ilanıyla başlamış bir sürecin, iki yılı aşkın görüşme ve tartışmalardan sonra; ismi “milli kardeşlik, dayanışma ve demokrasi” gibi gayet kapsayıcı ve derinlikli kavramlarla bezenmiş bir komisyonun hazırladığı bir “Çerçeve Yasa”nın mecliste çok yüksek bir oy çoğunluğu ile kabul edilmiş olması ile sonlandığı bilgisinden hareket eden bir akıl yürütmenin varabileceği yegâne sonuç; bu dönem içerisinde söz konusu ülkede iyimserliği hayli güçlendiren orta çapta bir zihniyet dönüşümü olduğu, başlıca tarafların büyük çoğunluğu arasında bir uzlaşma arzusu ve empati havasının gelişip yaygınlaştığı şeklinde olabilirdi.
Ancak yaşadığımız gerçeklikte böyle bir sonucun olmayacağı; bunun ne beklendiği ne de istendiği başından belliydi. Sürecin Türkiye toplumunda kardeşlik ve dayanışma duygularını güçlendirme, demokrasiyi geliştirme gibi amaçlar da taşıdığına dair hükümet tarafından edilen sözleri kendisinin bile zerre ciddiye alacak hali yoktu. Dolayısıyla da PKK’nın bir silahlı mücadele örgütü olarak kendini feshetmesinin herkesçe olumlu karşılanması dışında, taraflar ne sorunun kaynağı ve tanımı ne de çözümü konusundaki görüşlerinde, üsluplarında hiçbir değişime gerek duymadan ve iktidar –AKP-MHP– cenahının özellikle ana muhalefet partisine yönelik politikalarının rekabet sınırını çoktan aşıp düşmanlık çizgisinde hızlanarak sürdürüldüğü koşullarda PKK’nın entegrasyonuna dair düzenlemeyi onayladılar.
Burada elbette çoğunluğu oluşturan “ılımlı” milliyetçiliklerden bahsediyoruz. Buna karşılık Türkiye kamuoyunda seslerini duyurma imkânı asla olmamış ama Kürt diasporasında hayli etkili olan –radikal– Kürt milliyetçi çevreler ile birkaç partide temsil edilen otantik Türk milliyetçi cephe ve CHP-Yeni Parti cenahında epeyce güçlü “ulusalcı” kanatlar bu uzlaşmayı kesin bir dille baştan itibaren veto ettiler. Karşı çıkışlarının temel gerekçesi yasa metninde milliyetçiliğin birincil tanım ölçütü olan galip-mağlup ayrımının muğlak bırakılmış olmasıydı. Kürt milliyetçileri bu muğlaklığı mağlubiyetin kabullenilmesi olarak ilan edip reddettiler; Türk milliyetçileri ise PKK’ya yenildiğini tescil ettirecek tam teslim oluş koşulları dayatılmadığı için karşı çıktılar.
Türk(iye) ulus-devletinin teşekkül sürecinin ve bu sürecin doğal ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinin bakış açısı içinde oluşmuş bir sorun olarak Kürt sorununa dair hemen her konuyu bu terimler üzerinden değerlendirmek gayet yerleşik bir teamül olduğundan; inisiyatifi başlatan hükümet de onunla işbirliğini kabul eden Abdullah Öcalan liderliğindeki DEM Parti-PKK kanadı da bu karşı çıkışlarla polemiğe girmekten titizlikle kaçındı. Özellikle hükümet kanadının daha düne kadar Kürt sorununa, PKK’ya ve Öcalan’a dair söylediklerinde hakaret, aşağılama ve ağır suçlama içermeyen cümle bulmak zorken, kamuoylarını bunlarla yoğuragelmişlerken, şimdi bir uzlaşma diliyle konuşuyor olmalarını milliyetçiliğin dili ve mantığı içinde gerekçelendirmeleri zaten mümkün olamazdı. Ama milliyetçiliğin dili kendinden zayıf olana karşı mütehakkim; güçlü, üst statüde olana ise kölece bir üslupla konuşmaya koşullu ve talimli olduğundan, Erdoğan da MHP lideri de kendi kamuoylarını ikna zahmetine bile girmediler. Milliyetçiliğin mantığında liderlerin tavır, dil ve üslup değiştirmelerinin hesabını verme, gerekçelerini açıklama zorunluluğu yoktur. “En tepedeki(ler)in bir bildiği vardır” argümanı bu zorunluluğun iptaline yeter çünkü. O nedenle epeyce uzun bir süre AKP ve MHP’nin orta, üst düzey kadrolarının büyük kısmı bile, liderlerinin Öcalan’ın şahsında PKK’yı Kürt tarafını temsil eden resmi muhatap olarak kabul eden bir tavra geçişinin şaşkınlığını üzerlerinden atamadılar.
Derken 2024 Kasım-Aralık’ta Suriye’deki Baas rejimi hiç beklenmedik bir anda ve hızda çöküp yerini El Kaide kökenli HTŞ iktidarına terk ettiğinde o tavır dönüşümünün asli gerekçeleri de belli ve “anlaşılır” olmaya başladı. “Terörsüz Türkiye” adıyla başlatılan sürecin daha sonra “milli kardeşlik, dayanışma ve demokrasi” adına başlatıldığına dair söyleme geçişi “anlaşılır” kılan da bu oldu. Ama bu “anlaşılırlık”, sözü edilen o kardeşlik, dayanışma ve demokrasi kavramlarının/değerlerinin ciddiye alındığından, içtenliğinden hareketle oluşmuş değildi. Çünkü taraflar bu söylem değişikliğini dünyada ve bölgedeki jeopolitik değişimin zorunlu kıldığının gayet farkındaydı ve jeopolitik mantığın “dünya”sında sadece bu kavram ve değerlerin değil hemen bütün kavram ve değerlerin güce tahvil edilebilir olmaları ölçüsünde birer araç olmaları dışında bir anlamı olamadığının “bilinci”ndeydiler. Yani jeo-politik mantıkta birer araç olarak yer verilen o değerlerin başlı başına bir bağlayıcılıklarının olmadığı, gerilerindeki güç mücadelesi hesabında kullanılan birer araç oldukları, kendilerine bu çiğ ve soğuk “gerçekliği” örtebilme işlevi verilmiş olduğunu peşinen biliyorlardı.
Bu yaklaşım dâhilinde bölge jeopolitiğinde hangi yeni faktörlerin dikkate alınmasının ve bunların hangi güçlenme imkânları ve handikapları taşıdığının hesabına oturan taraflar, kendileri için en elverişli alternatifleri tespit etmeye ve bunları hepsinin ortak noktalarından başlayarak yürürlüğe koymaya başladılar 2024 sonlarından itibaren. Anlaşıldığı kadarıyla İsrail bu konuda çok daha önceden hazırlıklı olan ve icraata başlayan taraftı. Kürtleri jeopolitik denkleme neredeyse bir ulus-devlet statüsüyle dâhil eden ve bu konuda ABD’nin açık değilse de zımni desteğini ilk alan da onlardı. Aynı tavrın çok daha silik bir benzerini, sembolik ve parasal gücüne dayanarak Arap dünyası liderliğine oynayan Suudi Arabistan’ın da Kobane olayları esnasında gösterir gibi olduğunu hatırlayalım. Türk ulus-devletinin aynı dönemde özerk Kürt yapılanmalarını en yakın hayati tehdit olarak gören askeri güçle imha politikası izlediğini de.
Kürt tarafının da karar vericileri düzeyinde kendi alternatiflerini ve kendisine sunulanları tartışmaya epeydir başladığı ve Öcalan’ın da bu tartışmalara en nüfuzlu statüsüyle katıldığı, Türk devletinin de bunu özellikle istediği anlaşılıyor. Sonuçta, sürecin ortalarında belgeleriyle açıklandığı üzere, bölgedeki ve diasporadaki bütün Kürt toplulukları içinde en etkili, geniş tabanlı örgüt olarak PKK’nın ve en nüfuzlu lider olarak Öcalan’ın bölge jeopolitiğinde Türkiye devletiyle eşgüdümlü hareket etmesine ve bunun koşullarına ilişkin bir mutabakata varılıyor.
Türkiye devletinin bölge jeopolitiği üzerinden ulaşmaya çalıştığı hedef bellidir denilemez. Mevcut iktidarın AKP kanadının “Osmanlı’yı ihya” diye özetlenen bir hedefi olduğu sıkça dile getiriliyor ama müttefiki MHP bile buna hayli mesafeli duruyor. Ana muhalefetin ise yönünün “Batı”ya dönük olduğu malum. Buna mukabil, Öcalan’ın formüle ettiği üzere Kürt tarafının bütün Ortadoğu’yu kapsayan konfederal bir yeni düzenin kurulmasında olabildiğince etkin bir rol oynamak gibi bir hedefi olduğu epeydir biliniyor. Mutabakatın bu ilk aşamasında bu konuyu da kapsaması elbette beklenemez ama ilk test edileceği sahanın Suriye olacağı bellidir. 2010’lara gelinirken kısa bir dönem hariç Türkiye’deki silahlı mücadelesini minimuma indirgemiş PKK’nın özellikle iç savaş başladıktan sonra birincil öncelik verdiği uğraş alanı burası idi. Ve Türkiye devleti ve ordusu da Kürt sorununa ve PKK’ya ilişkin politikasının ağırlık merkezini buraya taşımakta gecikmedi. Öyle ki 2020’lere gelinirken PKK yönlendiriciliği ile bölge Kürtlerinin Suriye kuzeyinde oluşturdukları otonom bölgeler Türkiye devleti ve bütünlüğüne karşı en hayati tehdit olarak nitelendirildi ve bu alarmist söylem söz konusu otonom bölgelerin Suriye iç savaşındaki başlıca tarafların saldırılarını başarıyla püskürtmesi oranında yoğunlaştı. Bu saldırıların en spektaküleri olan Kobane’ye yönelik IŞİD’inkinde kazanılan başarı ve bunun dünya ölçeğinde sağladığı yüksek prestij ile ardından gelen yoğun ve çok yönlü ABD desteğinin verdiği telaşla zirvesine ulaştı. Bunun sonucu olarak Türkiye devleti ve ordusu bu otonom bölgelere karşı ilk akla gelenleri Afrin ve “Barış Pınarı” olan bir dizi askeri harekât düzenledi ve bu politika Suriye iç savaşı sona erdikten sonra da bir yılı aşkın süre devam ettirildi.
Bu bakımdan “Çerçeve Yasa”nın gerisindeki jeopolitik mutabakatın ne ölçüde ve nasıl işleyebileceğinin ilk esaslı test sahası Suriye olacaktır. Türkiye’deki muhalefet, özellikle de en iddialısı ve fiilen ana muhalefet konumunda olan Yeni Parti, bu sahaya doğrudan müdahil olma imkânı olmadığı gerekçesine saklanarak olup bitecekleri AKP iktidarı aleyhine kozlar edinme güdüsüyle seyretme eğilimine kapılmamalıdır. Bu yolu seçtiği takdirde, mecliste “Çerçeve Yasa”ya ret oyu kullanmış hemen tümüyle katı/ulusalcı Türk milliyetçi kanatların dümen suyuna kapılmaktan kurtulamamış olacaktır.[1] Dolayısıyla halen bu partiyi yöneten kadro, mutabakatın ve onun başlangıç yasasının ilk esaslı testten geçeceği Suriye sahasında birlikte hareket edeceği yol arkadaşlarını ya zaten edinmiş olmalı ya da acilen edinmelidir.
Muhalefet, özellikle de onun çoğunluğunu elbette değil ama etkin sert çekirdeğini oluşturan katı/ulusalcı Türk milliyetçi parti ve eğilimler, AKP-MHP iktidarının bu girişimini az önce işaret edilen jeopolitik mülahazalardan ziyade Recep Tayyip Erdoğan’ı yeniden seçtirme amacının bir manevrası olarak yorumlamakta ısrarcı oldular. Bu yorum tamamen yanlış diye nitelenmese bile büyük ölçüde gerçeklik içerdiği kuşkusuzdur. AKP(-MHP) iktidarının ve bizzat Erdoğan’ın siyasal sicili ve şu yakın dönemde CHP üzerinden yürütülen operasyonlar bu yargıyı daha da kesinleştirmiştir elbette. O nedenle DEM ve devamı olduğu partilerin en azından şu son on yıl boyunca hemen her seçimde Erdoğan’ın karşısındaki adaylara verdiği giderek artan ve Erdoğan’ın aldığı oyu azaltan desteği tersine çevirmenin yollarını aramak, bıçak sırtı olacağı şimdiden belli önümüzdeki seçim için hayati önemdedir. Erdoğan cephesi eğer bu yolu, etiketine bir de “mili kardeşlik, dayanışma ve demokrasi” gibi kendisine hiç uymayan, sakil duran kavram ve değerler yazılmış bir yasanın DEM parti seçmenlerini, Öcalan’ı azizleştirmiş Kürt halkını muhaliflerinden uzaklaştıracağı hesabında bulmuş farz ediliyor ise; muhalefetin elinde de bu hesabın tam tersinin gerçekleşmesi imkânı var demektir. Bunun için yasanın etiketindeki kavram ve değerleri içtenlikle ve fiilen sahiplenmiş bir dil ve tavır yeter yalnızca.
Başta ana muhalefet olmak üzere her politik aktör “bunu yapabilir miyim” diye sorsun kendine.”Evet” deniliyor, asli seçim tam bu noktadan yapılabiliyor ise, ufuk açıktır ve iktidarı kendi oyununda yenmek de buna denir.
[1] “Çerçeve Yasa” ertesinde PKK’nın ilk olarak çatışmalarda ölmüş mensuplarının cenazelerini defnedilmek üzere yurda göndermesini ve onlar için taziye çadırları kurulmasını haberleştiren Yeni Parti yanlısı medyanın kullandığı dil, üslup ve tavır hiç de hayra alamet değil örneğin.
