Kendi yazarlarından veya yer aldıkları kitaptan çok daha şöhretli cümlelerin varlığı, rivayetin sadece bu ülkede değil, dünyada da hâlâ egemen söylem biçimlerinden olduğunu göstermiyor mudur? Sık sık “…’e atfedilen” diye zikrederiz böyle sözleri. “Denedin, yenildin, yine dene, yine yenil, daha iyi yenil” cümlesi, mesela: Beckett’in yazdığı değil, Beckett’e “atfedilen” bir cümledir bizim için. Şifahi toplumları (ve yazıdan vazgeçerek ikincil bir şifahileşme evresine giren toplumları) tanımlayan özellik: herhangi bir önermeyi ancak rivayet kılığına (“miş, mış”) soktuktan sonra kabul edebiliyoruzdur. Antonio Gramsci’ye “atfedildiği” “söylenen” cümle de böyle: “Krizi tanımlayan tam da eskinin ölüyor ve [ama] yeninin doğamıyor olmasıdır; bu aralıkta çok çeşitli marazi semptomlar ortaya çıkar.”[1] Son kırk-elli yılda Türkiye’de ama daha çok da dünyada ortalama bir solcuyu düşünmeye çalışalım: bu arkadaş İtalyan komünizminin kurucusunun herhangi bir basılı metnine göz atmamış olabilir, ama alıntıladığım sözün veya bir mealinin kulağına çalınmış olma ihtimali hiç az değildir. Belki kendisi de seslendirecektir, üstelik hiç kimseye atfetmeden. Galip’in dediği gibi, miri malıdır artık.[2]
İtalyan komünizminin kurucusu, hareketin karşılaştığı (beklenmedik?) bir tıkanmayı adlandırmak, tarif etmek ve böylece anlamak amacıyla yazmıştı söz konusu cümleyi, 1930’da, hapishanedeyken. Marksist yazında böyle tarihsel tıkanma veya gecikme anları için üretilmiş başka formüller de bulabiliriz, Lenin’den Hikmet Kıvılcımlı’ya, hatta Adorno’ya kadar. Ama en ünlüsü Gramsci’nin formülasyonu olmalı. Cümleyi temel öğelerine ayırmaya giriştiğimizde şu fikirler kalıyor elimizde: kriz; başka bir deyişle ölmekte olan eski ve/ama doğamayan yeni; aralık, bir ara dönem, orijinal metinde kullanılan terimin düz çevirisiyle “iki kral arası dönem”, bizim “fetret” diye anmayı sevdiğimiz durum; marazi, hastalıklı; semptom, demek bir şeyin kendisi değil de belirtisi, dış görünüşü veya zorunlu ifadesi.
Dikkat edilirse bu “öğelerin” hiçbiri nötr, saf betimsel terimler değildir; hepsi normatiftir, yargı veya değerlendirme içerirler. Ve onları birbirine iliştirerek bir cümleye, bir önermeye dönüştüren, deyim yerindeyse öğeleri “şarj ederek” aktifleştiren, anlamlı/okunur kılan bir bağlam vardır: kısaca tarihsel sosyalist hareket diyelim buna. Hareketin tespitleri, analizleri, beklentileri, hayalleri ve hayal kırıklıkları açığa çıkar Gramsci’nin sözcüklerinde: eski ölüyor dedik, ama yeni, o nerede, o niye ortaya çık(a)mıyor? Başka bir deyişle ancak bir ilerleme beklentisi olduğu için bir tıkanma veya ertelenme de vardır: bir zaman diliminin, bir hayat kesitinin “aralık”, “interregnum” veya “fetret” olarak okunmasına yol açan şey, bu tespitin altında yatan tarihsel süreklilik ve ileri gitme isteğidir, varsayım gibi davranan bir istek.
“Marazi” derken milliyetçileri ve İtalya’da dört yıl önce (1926) kesin olarak iktidara yerleşmiş faşistleri düşünüyor olmalıydı Gramsci, açıkça yazamasa da. Avrupa’da sosyalizmin uzun Engels’li/Bebel’li yıllarında (1880-1896) hareketin böyle somut bir “derdi” yoktu (Marx 1860’larda milliyetçilerin anti-enternasyonalist salvolarını “asıl yurtsever biziz, kozmopolit olan burjuvazidir” diye geçiştirmeye çalışmıştı). Kesintisiz ilerleme fikri ilk ifadesini Marx’ın “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” metnine Engels’in 1895’te yazdığı önsözde bulur. Büyük devrimci, telaşlanmayın diyordu burada, daha şimdiden parlamentonun en büyük partilerinden biri haline geldik, sendikalarda, belediyelerde, çeşitli derneklerde örgütlenmiş bir işçi sınıfımız var, bu gidişle yakında iktidara gelmemiz kaçınılmazdır. Bu beklenti, bu ufuk, o yıllarda şekillenmeye başlamış proto-faşizmin “sahalarımızda arzu edilmeyen hareketler” olarak görülmesine yol açmış gibidir sosyalist hareket içinde (bugünün çeşitli futbol tribünlerindeki coşkulanmaları düşünelim).
Gramsci’nin kullandığı “(marazi) semptom” teriminin tuhaf belirsizliğini de atlamayalım. Sardinyalı devrimcinin bu sözcüğe tıbbi veya psikiyatrik bir anlam yüklemediğini söyleyebiliriz sanıyorum. Düpedüz belirti veya gösterge (“araz”) anlamında kullanmış gibidir. Yine de sormalıyız: tam neyin göstergesidir bu hastalıklı oluşumlar, “derindeki” çok daha ağır ve kalıcı bir sorunun mu, yoksa tam tersine sorunun sadece yüzeyde ve geçici olduğunun mu?[3] İkinci Enternasyonal’in (ve daha sonra da Komintern’in) “ilerlemeci” ambiyansı içinde yetişmiş bir sosyalist burada ikinci şıktan başkasını aklından geçirse bile kabul edemezdi. “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” cümlesinin de yine Gramsci’ye “atfedildiğini” unutmayalım.
İşte, Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı Üzerine” adlı notlarında tam da böyle bir ilerlemecilik eleştirilir: tarihin şaşmaz yasaları gereği sosyalizmin kaçınılmaz olduğu ve sonunda ister reformlar yoluyla ister devrimle mutlaka geleceği inancına yatırım yapmış bütün bir sosyalist hareket vardı Benjamin’in eleştirisinin hedefinde. Devrim, ilerlemenin zorunlu sonucu değil, bu kör ilerlemeyi durdurmak için çekilen bir imdat freniydi. Ama Benjamin’in tren metaforu mutlaklaştırılamaz: tarihsel ilerleme fikrinin alternatifi olmaktan çok, o fikrin eleştirisidir ve ancak onunla birlikte anlam kazanır, işlev edinir. Metaforu kullanmaya devam edersek, raylar, lokomotif ve vagonlar olmalıdır ki bir fren de olsun. Böylece yine akıl-irade formülündeki Gramsci’ye dönmüş oluyoruz: pasajın devamında, kötümser akılla iyimser iradeyi barıştırmaya çalışırken kendini ilerlemenin “esas”, gerilemeninse “tali” ve geçici olduğuna mutlaka inandırmaya çabaladığını göreceğiz:
Sorun şudur: halk kitleleriyle egemen ideolojiler arasında, savaş sonrasında ortaya çıkandan daha ciddi bir gedik, sadece zor kullanımı yoluyla “onarılabilir” mi ve böylece yeni ideolojilerin kendilerini dayatmaları önlenebilir mi? Bu interregnum, tarihsel olarak normal çözümü böylece tıkanmış olan bu kriz, eskinin restorasyonuyla mı sonuçlanmak zorundadır? İdeolojilerin karakterine bakıldığında, bu ihtimal elenebilir, ama mutlak anlamda değil. Bu arada fiziksel çöküntü, yaygın bir şüpheciliğe yol açacaktır (…) Buradan da tarihsel maddeciliğin yayılması için daha önce görülmemiş son derece olumlu koşulların yaratılmakta olduğu sonucuna varılabilir.
Restore edileceğine inanmadığını belirttiği egemen ideoloji, felsefede Benedetto Croce, politikada da Giovanni Giolitti tarzı bir “liberal muhafazakârlık” olmalıdır, böyle bir restorasyonu imkânsız kılan yeni, sert ve çatışmacı ideolojiler de “tarihsel maddecilik” ile faşizm. Bu güçler (ve onları besleyen kriz) 1. Dünya Savaşı öncesi göreli istikrarın bir kere daha kurulmasına izin vermeyecektir.
Bununla birlikte, bu interregnum/kriz konusu Gramsci için sadece Komünist Partisi’nin ve işçi hareketinin güncel taktikleriyle ilgili bir sorun değildi, daha geniş bir düşünsel bağlamı da vardı. Ve pasaja baktığımızda krizle ilgili cümlelerin belki daha da dolaysız bağlamının tastamam bu felsefi sorun olduğunu görebiliyoruz. Marazi semptomlar cümlesini izleyen ve N.B. (nota bene, buraya dikkat, burası önemli) diye işaretlenmiş cümle şöyle: “Bu paragraf, ‘genç kuşak sorunu’ denen şeyle ilgili [başka bir yerde yaptığım] gözlemlerle tamamlanmalıdır – iktidardaki eski kuşakların ‘otorite krizinin’ ve hegemonya kurabilecek olanların önüne çıkarılan ve onları misyonlarını yerine getirmekten alıkoyan mekanik engellerin yol açtığı bir sorun.”
Otorite krizi teriminin tırnak içine alınmış olması, Gramsci’nin İtalyan ve Avrupa düşünce hayatında süregiden bir tartışmadan söz ettiğini belli eder (hapishane defterlerinde pek sık kaynak belirtilmez). Bütün bu alıntılar İngilizce edisyonda “Devlet ve Sivil Toplum” başlığı altında toplanmış pasajlarda yer alıyordu; aynı bölümün başlarında şu cümleyle karşılaşırız: “Bir ‘otorite krizinden’ söz edilmektedir: bu tastamam hegemonyanın krizidir, ya da devletin genel krizi.” Otoritenin (ve hegemonyanın) krizinden söz edenler kimlerdi? Sosyalist hareketin Marx/Engels’den Kautsky’ye ve Bolşeviklere uzanan geleneksel entelektüel kadrosu içinde birer kavram olarak “otorite” ve “hegemonyadan” (ve dolayısıyla bunların “krizinden” de) söz eden pek kimse yoktu. Sadece, Gramsci’nin çok etkilendiği ve hep Plekhanov’un “vülger Marksizminin” karşısına diktiği 19. yüzyıl İtalyan Marksisti Antonio Labriola’da (1843-1904) rastlanır böyle dikkatlere. “Otoritenin bunalımı” diye bir tartışma sosyalist hareketin dışında cereyan etmekteydi. Başka bir deyişle, Marksist düşünce tarafından işaretlenmemiş veya çerçevelenmemiş bir sorunla yüz yüze olduğunun farkındaydı Sardinyalı devrimci, ama sorunu yine de sosyalistler için görece daha tanıdık formüller içinde (“Devletin genel krizi”) kavramak istiyordu.[4]
***
Hannah Arendt’in Gramsci’yi bilmediğini biliyoruz. Ne onu ne de sonradan “Batı Marksistleri” diye tanınacak olan György Lukàcs veya Karl Korsch gibi “felsefi Marksistleri” tanıyordu (sadece, Adorno’ya şiddetli bir husumet duyduğu biliniyor, ama okuyup okumadığı meçhul). Arendt’in bu alanla ilgisi, kısmi bir Marx okuması ile Sovyet devletinin resmi politika ve beyanatlarıyla sınırlıydı. Ama onda da bir “interregnum” kavramı olduğunu biliyoruz, üstelik çok önemli bir noktada Gramsci’de bulduğumuz düşünceyle akrabadır: otoritenin krizi. Bu mukayeseyi gelecek yazıya bırakalım.
[1] Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nin Türkçe çevirisi dört cilt halinde Kalkedon yayınlarından çıktı. Bu cümle “Devlet ve Sivil Toplum” başlığı altında toplanan yazılarda yer alıyor. Bense dünyada (ve galiba İtalya’da da!) uzun yıllar başlıca Gramsci kaynağı olan ünlü Quentin Hoare ve Geoffrey Novell-Smith’in Prison Notebooks (Laurence & Wishart, 1974, s. 276) derlemesinden alıyorum
[2] Roland Barthes veya Foucault, “yazarın ölümünden” söz ederken tam bunu mu kastediyorlardı, bir “telif hakkı” meselesinden mi ibaretti yazarlık onlar için? Belki Orhan Pamuk daha net bir cevap sunabilir.
[3] Freud’u, Lacan’ı hiç işe karıştırmadan da şunu söyleyebiliriz: bir oluşuma semptom denilebilmesi için, belirtisi olduğu şeyi aynı anda hem açığa vuruyor hem de gizliyor olması gerekir.
[4] “Sorun” derken tümüyle nesnel ya da herkesin aynı şekilde görüp adlandırdığı bir olgudan söz etmediğimizi bir kez daha vurgulayalım. Bir durumun “sorun” olarak belirmesine yol açan şey, ona bakanların beklentileridir çoğu zaman.
