Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir, Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat
Fuzûlî
Türkiye’nin kutuplaştıran tartışma mevzûları tarihsel bir sıraya, bir kıdem sırasına sokulsa, yılbaşı, bunlar arasındaki en mukaddem başlık olurdu. Yılbaşı toplumun bir kesimi için gâvur âdeti, bir kesimi içinse eğlenme bahanesidir. Toplumun hatırı sayılır kesimi için Müslüman dinî bayramlarının bile giderek tatilleştiği günümüzde, Türkiye’de kaç kişinin yılbaşını bir Hıristiyan bayramı olarak kutladığı tartışılır ama yılbaşı eğlencelerine örgütlü bir tepki göstermenin bizzat bir mütedeyyin yılbaşı etkinliği formuna dönüverdiğini söylemek de yanlış olmaz sanırım. Yurt sathındaki Yılbaşı Kutlamalarını Telin Etkinlikleri’ne (!) İSHEV Vakfı da sosyal medyada yayınlanan bir video ile katkıda bulunmuş. Videoda birbiri ardına ekrana gelen, “hayatlarını heveslerle değil Kur’an’la inşa” ettiklerini, “Bir gecelik eğlenceden değil ömürlük bir istikametten” yana olduklarını söyleyen namaz takkeli gençler “Noel’in geyiklerle uçuştuğuna değil Peygamber[in] … miraca çıktığına inan[dıklarını] söylüyorlar. Beri tarafta Çırağan Balo Salonu’nda yeni yıl gala yemeği canlı müzik eşliğinde kişi başı 23 bin TL. Çırağan Palace Kempinski İstanbul’da yeni açılan Rüya’da ise Yeni Yıl Gala Yemeği 18 bin TL, Le Fumoir’da ise canlı DJ performansı ve kokteyller eşliğindeki parti, kişi başı KDV dahil 8 bin 500 TL.
Katılır mısınız bilmem; lâkin, yılbaşını İSHEV Vakfı’nın veya Çırağan Palace Kempinski’nin alternatif yılbaşı etkinliklerinde kutlayacak küçük kesimlerin dışında hayli geniş bir Türkiye profili olduğunu düşünüyorum. Ancak bu, yılbaşı konusunun Türkiye’de -Jacques Rancière’e selam ederek- duyulur olanın paylaşımı üzerine yürütülen bir dissensus sahnesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Varın gelin sokak ortasında Noel Baba’nın -kostümü giymiş garibanın- kafasına silah dayamaya, Noel Baba’yı (maketini) sünnet edip bıçaklamaya, canlı bomba eylemleriyle yılbaşını kana bulamaya varan sosyal cinnet ile dünyanın güneş etrafındaki turunu tamamlamasını maaile yüz binlerce lira harcayarak kutlama kitschliği, rüküşlüğünü farklı bir açıdan değerlendirelim.
Siyaset deyince aklımıza sadece partiler, liderler ve seçimler geliyor. Belki de bu nedenle önce siyasetin ne olmadığına bakmak lazım. Jacques Rancière polis ve siyaset arasında bir ayrıma gider. Ona göre polis âsâyişten ibaret değildir. Rancière, polisin, toplumsal bedenlerin bir bütün oluşturacak şekilde dağıtılması, kimin hangi yerde duracağını, kimin konuşup kimin yaygara yapacağını belirleyen idari yapı olduğunu söyler. “Polis, duyulur olanın paylaşımıdır; yani toplumda kimin payı olduğunu ve kimin payı olmadığını belirleyen bir sayım sistemidir.”[1] Ona göre siyaset, polisin bu doğal sayım sistemine çomak sokan bir eylemdir. Siyaset, polisin yaptığı sayımda payı olmayanların payını talep etmesiyle başlar -ki bu enikonu bir uyuşmazlık olarak tezâhür edecektir. Rancière’e göre uyuşmazlık (mésentente) körlerin fili tanımlaması kabilinden “… konuşan iki taraftan birinin hem ötekinin dediğini anladığı hem de anlamadığı bir konuşma durumudur”. Bir tarafın gördüğünü öbür tarafın görmediği, bir tarafın konuştuğunu öbür tarafın sadece gürültü olarak duyduğu bir durumdur. Onun kelimeleri ile ifade edeyim: “Uyuşmazlık, sadece bir sözcük davası değil, bizzat uyuşmazlığa konu olan nesnenin veriliş biçimi, bu nesneyi gören ve ondan bahseden öznelerin kapasitesi üzerine bir tartışmadır.”[2]
İktidar ve avenesinin “Müslüman yılbaşı kutlamaz, kutlattırmaz; kutlayanın da burnundan getirir!” inadı, sadece dinî bir uyarı değildir; bu, toplumda kimin payı olduğunu, kimin sesinin gürültü (yaygara) olarak kalacağını belirleyen o büyük polis sayımının ta kendisidir. Bu bağlamda yılbaşı kutlamaları, devletin ve dinî kurumların (Diyanet gibi) kurduğu polis düzenine (sayımına) karşı bir uyuşmazlık mekânı/eylemi olarak tezâhür eder. İktidarın “Müslüman kutlamaz!” diyerek duyulur alanı parsellemesine karşı, kutlama yapmak politik bir uyuşmazlık olarak da okunabilir.
Zamanın Ekonomi Politiği: Mekândan Kopuş ve Ulus-Devlet Zamanı
Eskiler için “Saat kaç?” sorusuna verilen cevap, aslında o an nerede durduğunuzun bir koordinatıydı. Mekân değişince zamanın tınısı da değişirdi. Toplumsal hareketliliğin oldukça düşük olduğu ve insanların kentlerden çok kırda yaşadıkları kapitalizm öncesi dönemde, insanların başka coğrafyalardaki saatleri öğrenme ihtiyacı da bir o kadar az ve gereksizdi.
Ezanî saat, yani alaturka saat de tam bu minval üzere düzenlenmişti: Akşam namazı (güneşin batışı) o günün de bitişi anlamına geliyordu. Akşam olduğunda saatler tamı tamına 12.00’a ayarlanıyor, önceki gün sona eriyor ve yepyeni bir gün başlıyordu. Ramazan aylarında teravih namazlarının sanki bir gün önce başlayıp bitiyormuş gibi görünmesi de o yüzdendir. Aslına bakarsanız önceden başlayıp sonradan biten bir şey yoktur. Şaban’ın son günü, akşam namazı vakti sona erip de Ramazan’a girildiğinde inananlar teravih namazına giderler, gece sahura kalırlar, sabah da oruç tutarlar. Ramazan ayının son günü akşam namazı gelip de akşam ezanı okunduğundaysa Ramazan biter, oruçlar açılır ama teravih namazına gidilmez çünkü Ramazan ayı o günkü akşam ezanı ile bitmiş ve artık Şevval’e girilmiştir. Günün biz kentli-modern insanlar için sabah uyandığımızda başlıyor olduğunu düşünmemiz bunu anlamımızı zorlaştırıyor diye düşünüyorum. Alaturka saatten bahsedip de Tanpınar’ın o muhteşem eserini anmamak olmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar, Osmanlı toplumunda vakit tutucuların gündelik yaşamdaki ehemmiyetini Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Hayri İrdal’a şöyle anlattırır:
Adım başı muvakkithaneler vardı. En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden … saatlerini besmeleyle çıkarırlar, sayacağı zamanın kendileri ve çocukları için hayırlı olmasını dua ederek ayarlar, kurarlar, sonra kulaklarına götürerek sanki yakın ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. Saat sesi bu yüzden onlar için … şadırvanlardaki su sesleri gibi … büyük ve ebedî inançların sesiydi. Onun kendisine mahsus, hayatın her iki buudunda genişleyen hassaları vardı. Bir taraftan bugününüzü ve vazifelerinizi tayin eder, öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedî saadeti, onun lekesiz ve ârızasız yollarını size açardı.
Modern saat sisteminde günün ne zaman döneceğine artık güneş ya da ufuk çizgisi değil, ulus-devletin teknik/hukukî dayatmaları karar veriyor. Edirne’de de, Şırnak’ta da gün, devletin emrettiği üzere tam 24.00’da bitiyor. Doğanın ritmi ne derse desin; devletin emri doğanın emrine galebe çalıyor. Devletler öyle emrettikleri için Edirne Uzunköprü’nün burnunun dibindeki Dimetoka’da (Evros, Yunanistan) o günün bitmesine daha bir saat vardır. Oysa gece saat 24.00, ne Uzunköprü ne Cizre (Şırnak) ne de Dimetoka için anlamlıdır. Bu saatler Türkiye ve Yunanistan cumhuriyetleri devletlerinin kendi ulus-devlet sınırları için tanımladıkları teknik anlamlılıklardır. Kapitalizm ve ulus-devletleşme süreçlerinin hız kazanmasıyla birlikte mekân-zaman bağlamı kopmuş ve mekân, artık, ulus-devletin tamamı olarak kabul edilerek ulus-devlet-zaman ya da resmî-zaman düşüncesine geçilmiştir. Elbette, ABD gibi birden fazla resmî saati olan ülkeler de yok değildir ama ABD’deki farklı resmî saatlerin de ABD’nin resmî otoritelerince ülkenin coğrafi büyüklüğü zarûretiyle kabul edilmiş ulus-devlet-zaman(lar) oldukları unutulmamalıdır.
Yeri gelmişken, kapitalistleşmenin takvim üzerindeki etkisinin iki yönlü olduğunun altını çizeyim: Kapitalistleşmenin ulus-devlet üzerindeki ilk etkisi ulus-devletleşme dolayımıyla sahip olduğu dolaylı etkidir. Söylemeye gerek yoktur ki ulus-devlet, kapitalist üretim ilişkilerinin siyasî formunu oluşturmaktadır. Ulus-devletleşme de konumuz bağlamında, zaman ve mekân arasında kurulan kadim ilişkiyi bozucu bir etkiye sahip olmuştur.
Kapitalizmin ikinci etkisi ticaret yaşamının canlanması, kent yaşamının parlaması ve farklı coğrafyalara dair düzenli bilgi ihtiyacının artması ile alâkalıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin Avrupa’dan tüm dünyaya yayılmaya başlayarak bir dünya-ekonomi halini alması, dünyanın bir (merkez-yarıçevre ve çevrelerden mürekkep) bir (bütüncül) piyasa olarak düşünülmeye başlanması da mekândan kopuk bir dünya saati düşüncesini körüklemiştir. Bu süreç ulusal/resmî saat düşüncesinden kopuk ve ayrı bir süreç değildir. Kapitalizmle birlikte dünya, merkezî kapitalizmin de merkezi olan (Greenwich, Londra) bir dünya saati esas alınarak ulusal saatlere bölünmüş bir zaman-mekân algısına geçmeye başlar. Artık “Saat kaç?” sorunuza cevabı kapitalist üretim ilişkileri ve ulus-devlet siyasî yapıları vermektedir. Artık şu anda saatin kaç olduğu, sizin nerede olduğunuzla değil, o yerin hangi ulus-devletin siyasî sınırlarından geçtiğiyle ve o siyasî sınırların kapitalist merkeze uzaklığıyla alâkalıdır. Tam da 16. yüzyıl sonlarına -yani kapitalist dünya ekonominin inşâ edildiği yüzyılın sonlarına- doğru gelirken (1586) Papa 13. Gregorius’un adını taşıyan ve Sezar’ın yaptırdığı Jülyen takviminin güncellenmiş hali olan modern takvim tüm dünyaya yayılmaya başlar.
Osmanlı’da süreç benzer şekilde işler. Hicrî takvimden kopuş, sanıldığının aksine Cumhuriyet ile değil, Osmanlı dönemi kapitalistleşme ve ulus-devletleşmesinin dönüm noktası olan Tanzimat’la başlar. Tanzimat’a kadar Osmanlılar Hicrî takvimi kullanıyorlardı. Muharrem’in ilk günü bu takvimin yılbaşı sayılıyordu. Muharrem ayının günümüz takviminde hangi aya denk geldiğini söylemek mümkün değil. Çünkü Hicrî takvimdeki gün sayısı ve Rumî ve Miladî takvimlerdeki gün sayıları birbirleriyle aynı olmadığından, Muharrem ayının ilk gününün Rumî ve Miladî takvimlerdeki karşılıkları her yıl değişmekte. Bunun en güzel örneği, bu yıl Hicrî takvime göre hesaplanan Ramazan ayının (ve bayramının), gelecek yıl daha erken bir tarihe denk gelecek olmasıdır.
Tanzimat’ın hemen akabinde, 13 Mart 1840 Miladî tarihi, 1 Mart 1256 Cuma günü olarak kabul edilerek Rumî takvime geçildi. Rumî takvim, Jülyen takviminin bir uyarlamasıydı. Avantajı, bir yılın Miladî takvimde olduğu gibi 365 güne tekabül etmesi, aylar ve mevsimlerin çakışmasıydı (Ocak ayının hep kış mevsimine denk gelmesi gibi). Bu takvimle, 17. yüzyıl sonrasına gittikçe yaygınlaşan Gregoryen takvim (Miladî takvim) arasında 13 gün fark vardı. Jülyen takviminin bir uyarlaması olan Osmanlı’nın Rumî takvimin yıl numaraları da farklıydı. Fark sadece yıl numaralarıyla alâkalıydı. Osmanlı Rumî takvimi hicretin yıl numaralarını Batı’nın takvimine adapte etmişti. O nedenle de Batı 1840 yılındayken Osmanlı 1256 yılında olduğunu kabul ediyordu.
1917’ye gelindiğinde ilk olarak bu 13 günlük fark da ortadan kaldırıldı. Rumî takvimde 1 Mart 1333 (M. 1917) günü yapılan düzenlemeyle, bu tarihten 13 gün silinerek gün sayısındaki hata düzeltildi.
Cumhuriyet yönetimi 1926’nın ilk günü yürürlüğe giren bir kanunla Miladî takvimi kabul etti. Şeklen baktığımızda bu tam anlamıyla bir takvim değişikliğiydi. Cumhuriyet yönetimi Rumî (Jülyen) takviminden Miladî (Gregoryen) takvime geçmiş gibi görünüyordu. Ancak Tanzimat’tan bu yana cereyan eden dönüşüme baktığımızda bu, takvimdeki yıl numaralarının yeniden düzenlenmesinden başka bir anlama gelmiyordu.
Takvim değişikliği mevzuu, sanıldığı gibi Cumhuriyet ile gündeme gelen bir şıpınişi devrim! değildir. Takvim değişikliği, Meclisi Mebusan ve Âyan’da da tartışılmış; karara bağlanmıştır. TBMM, Cumhuriyet’in ilânı milat alındığında ilk gibi görünse de Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti siyasî hayatında takvimde değişikliğe giden ikinci meclistir.
Konu, Meclis-i Mebusan’a 4 Şubat 1332 (1916) tarihinde gelir. Takvim-i Garbî’nin Kabulüne Dair Kanun Layihası başlığıyla tartışmaya açılır.[3] İlginç olanı, Meclisi Mebusan’daki tartışmalarla TBMM’deki tartışmaların mahiyetinin oldukça benzerliğidir. Garbî takvimin kabulü ile ilgili tartışmalarda söz alan Isparta Mebusu Mustafa Hakkı Bey konuşmasında, takvim değişikliğini “… belki bir zaruret karşısında bulunup âlemin ahengine uymak istiyoruz. Garp ile münasebetimide işlerimiz teşevvüşe uğrayıp duruyor, daima sıkıntı içinde kalıyoruz. Şu hâlde yaptığımız iş, asrı hazırın icabatına uymaktan ibarettir. Bütün milletlerin takvimi, Takvimi Garbi denilen Milad tarihinde toplanmıştı, bizim de yapacağımız iş odur. Çünkü dağ başında, çöl ortasında kalmış âlem ile münasebeti münkati olan bir millet değiliz. Âlem ile münasebete devam eden ve devam edecek olan bir milleti muazzamayız. Tabiî umumun takvimine uymak lazım gelir,” şeklinde savunacaktır.
Tartışmaların ardından kanun kabul edilir ve “Tarihi Hicrii Kamerî kemakân istimal edilmek şartıyla Devleti Osmaniyye muamelatta mebdei takvim müstesna olmak üzere Takvimi Garbiyi kabul” edilerek, “1332 senesi Şubatının 16’ncı günü 1331 Senesi Martının 1’inci günü itibar edil[mesi]”[4] hükme bağlanır.
Tam on yıl sonra, takvim değişikliği ve günün 24 eşit saate bölünerek beynelmilel usulün kabulü tartışmaları TBMM’ye gelir. Geçen on yıl içerisinde Osmanlı İmparatorluğu dağılmış; Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak aynı siyasî kültürün iki farklı meclisinin aynı konuyla ilgili tartışmaları arasındaki benzerliğini daha net görebilmek için, yukarıda da zikredilen 697 ve 698 sayılı kanunların TBMM çatısı altında nasıl tartışıldığına da -bir örnekle dahi olsa- bakmak yerinde olacaktır. TBMM’nin 26.12.1341 (1925) tarihli oturumunda konu ile ilgili söz alan Trabzon Milletvekili Muhtar Bey konuşmasına, kanuna itiraz etmeyeceğini belirterek başlar ve devamla şunları söyler: “Malumuâlinizdir ki, her yerde, her memleket için saat kabul edilmiştir. Memleketimizin vüsatı itibariyle her yerde bir saat kullanılması mümkündür. Fransa, İngiltere’de kullanılan … garbî saat denilen [saattir.]” Muhtar Bey saat taksimatı ile ilgili kanunun hemen ardından -aslında iç içe[5]- tartışılan, takvimin tadili ile ilgili kanun hakkında da söz alarak şöyle der: “Bütün Avrupa ile olan muamelâtımız girifttir. Bu girift olan muamelâtımızı iki tarih ile ayrı ayrı kullanmaktan ise aynı esas üzerine diğerleriyle beraber tarihimizi birleştiriyoruz. Bu veçhile bütün dünya ile aynı tarihi kullanmış olacağız.”[6]
Şu noktanın da altını çizmek lazım, yukarıda da özetlemeye çalıştım, Cumhuriyet’in 1925 takvim düzenlemesi, yaygın algının aksine bir gece baskını devrimi değildir. Tanzimat reformları ve 1917’deki takvim eşitlemesiyle (Rumî takvimin Batı ile senkronize edilmesi) başlayan sürecin son halkasıdır. 1916’daki Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ile 1925’teki TBMM tartışmaları arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır: Her iki meclisin de ortak derdi âlemin ahengine (küresel ticaretin ritmine) uymaktır.
Pera’dan TRT’ye: Kitleselleşme ve Medya İnşâsı
Miladî yılbaşının Türkiye’deki toplumsallaşma hikâyesi, aslında hem sınıfsal hem de toplumsal bir dönüşümüm hikâyesidir. 19. yüzyılda 1856 Sultan Abdülmecid’in Fransız Elçiliği’ndeki baloya katılımıyla başlayan süreç, başlangıçta sadece diplomatik bir göstergeydi. Müslüman halk bu kutlamaları Pera’nın (Beyoğlu) vitrinlerini dışarıdan izleyen birer “seyirci” olarak takip ediyordu.
Türkiye’de yılbaşı eğlencelerinin yaygınlaşması ile televizyonun orta sınıfların eğlence aracı haline gelmesi paralel bir gelişim seyreder. Televizyonun Türkiye’de yaygınlaşmadığı dönemlerde de basında yeni yıl ile ilgili haberlere, değerlendirmelere hatta reklamlara rastlamak mümkün; ancak bu, o dönemlerde yılbaşının, toplumun geniş sayılabilecek bir kesimi tarafından kutlandığı anlamına gelmez. Ama özelikle, DP iktidarı ile Türkiye’de yaygınlaşmaya başlayan Amerikan yaşam tarzının, yılbaşı kutlamalarını da etkilediği bir gerçektir. Milliyet gazetesinin 25 Aralık 1951 tarihli haberine göre, yaklaşan yılbaşı Beyoğlu piyasasında bir canlanmaya yol açar; gazetenin haberindeki ayrıntı daha da önemli: “Frenk an’anelerinden olan Noel bayramı, son yıllarda bizler tarafından adeta benimsenmiş[tir.].”

Yılbaşı kutlamalarına ilişkin 1950’lerde artan ilgi sadece basının abartması olmasa gerek, nitekim, İsmail Hami Danışmend de bu konuda çok dertlidir:
Bizim Avrupayı imrendirmiş muhteşem bir azamet devrimiz vardı… Bazen sarp ve yalçın kayalar üstünde fethi değil, muhasarası bile imkansız kalelerle karşılaşırdık: Böyle vaziyetlerde karşıdaki dağların tepelerinde kurduğumuz izâbe fırınlarında top döküp düşman istihkamını aynı irtifadan vurmak için kaç defa dağ başlarına demir ve bakır külçeleri çıkarttık. Büyük toplarla havan toplarını biz icad ettik… Şimdi biz onların yapmadıklarını yapıyoruz. Örfleriyle adetlerinden sonra ayinleriyle yortularını da taklide başladık… Nihayet işte bu hale geldik.
1950 başlarında halkın yılbaşı kutlamalarına ilişkin artan bu ilgisini, isterseniz Danışmend’in diliyle değil de, erken Cumhuriyet döneminin diliyle “muasır medeniyete ulaşma yönünde atilân bir hamle”, isterseniz de dönemin yeni iktidarının (DP’nin) diliyle küçük Amerika olma hedeflerine ulaşmada bir merhale olarak okuyun, pek bir şey değişmez; 50’lerden, hatta bir kamu kurumu olan Milli Piyango’nun yılbaşı çekilişlerinin erken Cumhuriyet döneminin sonlarına rastladığını dikkate alarak 40’lı yılların ikinci yarısından bu yana, Türkiye’de yılbaşı kutlamaları oldukça siyasî bir mevzudur; din, resmî ideoloji, geçmişten günümüze her daim yılbaşını kurcalamayı ve buna siyasî/dinî bir anlam yüklemeyi çok sever.
1964’ün bitmesine 10 gün kala, Milliyet gazetesinin hafta sonu ekinde yazan Nazan Yeşim, dönemin ruhunu çok güzel yansıtır. Yeşim, yazısına, yılbaşı sofralarını hazırlarken “Senede yalnız bir defa kutlanan bu gece hayli uzun sürdüğü için içkileri ve çeşitli yiyecekleri sofrada bol bulundurmak şarttır,” ikazı ile başlar. Yazara Kars’ta mektupla ulaşan Gülbahar Cankat isimli hanımefendi, yılbaşında evine yirmi kişilik bir davetli topluluğunun geleceğini ve “…soğuk büfe” yapmak istediğini belirterek Nazan Hanım’a başvurur. Yazarımız, gazetedeki köşesinden uzun uzun okuyucusunu tenvir eder.
1960’lara gelindiğinde, yılbaşı kutlamaları sıradanlaşmış, artık kanıksanmış hale gelse bile yine de tam anlamıyla kitleselleşememiş; ciddi bir ekonomik pazar haline gelememiştir: Bunun için televizyona, televizyonda dansöze ve dansözün oynamasına izin verecek bir darbeciye gereksinim vardır. Nitekim, 1980’lerde rejimin siyasî karar alıcılarının yılbaşına dokunuşları takdire şâyân(!) olacaktır.
Trajikomik bir tezat değil mi? Toplumun nefes alacağı alanı daraltan darbe düzeni, ironik bir şekilde yılbaşı gecesi ekrana özgürce! dans eden bir figür sürerek kendi polis sayımını (Rancière’e selamla) meşrulaştırmaya çalışır.
Türkiye bir yılbaşı eğlencesi olarak dansöz ile aslında 1980’lerden önce tanışır. Unutmamak lazım ki, 1955 yılbaşında Taksim Belediye Gazinosu’nda tertiplenen eğlencede oryantal dansöz Türkan Şamil de sahne alır. Ancak, oryantal dansözlerin lüks otel ve gazino müşterilerinin masalarında raks etmeyi bırakıp, televizyon ekranlarına sıçradıkları tarih 31 Aralık 1980’dir.
12 Eylül Darbesi’nden henüz iki buçuk ay sonra TRT’de, 19:20’de başlayan Yılbaşı Özel Programı’nda, dansöz Nesrin Topkapı’nın gece yarısından sadece beş dakika sonra ekranlara arz-ı endam ederek on beş dakika dans etmesi, bu açıdan bir milat olarak kabul edilebilir. Bu uygulama uzun süre devam edecek, yıllar içerisinde dansöz sayısı artacak, süre uzayacak, hatta dansözlerin kıyafetleri(nin ne kadar açık olup olmayacakları) bile basının en önemli magazin malzemesi olarak kullanılagelecektir. Ama unutmayalım; Nesrin Topkapı’nın o gece yarısından beş dakika sonra ekrana düşen silüeti, sadece bir dans performansı değildi; o, rejimin makbul eğlence sınırlarını yeniden çizdiği, neşeyi bile disipline ettiği yeni bir takvimin başlangıcıydı.
Aziz Nikolas’ın Hanutçu Noel Baba’ya Dönüşümü
Her yılbaşı öncesi, yeni yıl kutlamalarının aslında bir Hıristiyan bayramı olduğu ve bu nedenle kutlanmasının günah olduğu geyikleri/zırvalıkları, artık, Türkiye’ye özgü bir Yılbaşı Ritüeli haline geldi. Aslında bu kısmen doğru da. Çünkü Christmants/Noel, 24-25 Aralık’tan çok önce, her yılın Kasım ayı sonlarında başlayan ve Ocak ortalarına kadar süren bir kutlamalar silsilesi. Doğal olarak, yılbaşı da bu dönemin içerisinde kalıyor. Yılbaşı ve Noel arasında kurulan ilişkiden sadece mütedeyyin Müslümanların değil, mütedeyyin Hıristiyanların da mustarip olduklarını söyleyebiliriz: Tabiî, birinciler için sorun bir Hıristiyan bayramının Müslümanlar tarafından kutlanması ve bu kutlamalarda içki içilmesi, eğlenilmesi iken ikinciler, yani Hıristiyan dünya açısından sorun, Noel’in dinsel özünün unutulup doğrudan doğruya tüketim çılgınlığına indirgenmesi.

Fotoğraf: 1915 Noel Ayini, Kudüs (Gazete Duvar arşivinden)
Peki ama nedir bu dillerden düşmeyen 'Noel'?[7] Latince nascinin geçmiş zaman hali natustan mülhem bir kelime; günümüz Türkçesine de Fransızcadan gelmiş noel. İsa Mesih’in doğumunu ifade ediyor. Kırmızı başlıklı şişko amcanın adı değil yani. Tabii, bir Noel Baba var; ama o da alışveriş merkezlerindeki o tombul beyaz sakallı amca değil. Asıl Kara Murat, şey Noel Baba, üçüncü asırda Antalya doğmuş olan Nikolas isimli bir din adamıdır. Nikolas bayağı zengin bir ailenin tek çocuğu, sıkı dindar; ayrıca genç yaşta annesi, babasını da kaybetmiş. Babadan kalan mirası din, iman yoluna harcamaya çalışıyor. Yani “Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle” (Matta: 19: 21) kuralını takip ediyor. Nikolos, genç yaşında Myra Episkoposu olur. Episkopos Nikolas dünyaya, ihtiyaç sahiplerine karşı olan cömertliğinden, çocuklara olan sevgisinden ve denizcilere olan kaygısından dolayı ün salar. Hatta Anadolu coğrafyasının hâlâ kadim siyasî gelenekleri o zaman da devreye girer ve Episkopos Nikolas’ın halka yardım ve iyilikleri cezasız kalmaz. Nitekim Anadolu coğrafyasının o kadim “cezalandırma” geleneği o zaman da devrededir. İmparator Diocletian’ın çıkardığı “KHK” ile 244-311 yılları arasında işinden edilir, hapsedilir, sürgüne gönderilir. Ne zamanki iktidar değişir de Konstantin imparator seçilir, Nikolas da serbest kalır, hatta 325 yılındaki İznik Konsili’ne katılır.
Piskopos Nikolas İznik Konsili’nde Arius ya da Ariusçu bir episkoposla tartışması ünlüdür. Bilindiği üzere Arius, İznik Konsili’nde İsa Mesih’in Tanrı’nın Oğlu olduğunu, ancak Tanrı tarafından yaratıldığını, Baba Tanrı’dan alt statüde bir doğaya sahip olduğunu iddia eder. Episkopos Nikolas ise şiddetle bu düşünceye karşı çıkmıştır ve İsa Mesih’in Üçlü Birlik (Baba – Oğul – Kutsal Ruh) olarak tanımlanan Tanrı doğasında Baba ve Kutsal Ruh’la aynı derecede olduğunu savunmuştur. Sözün özü, emr-i hak vaki olup Azizimiz 22 Aralık’ta dünyadan göçünce, geride sadece bir piskopos değil, tüm Hıristiyan mezheplerinin (Katolik, Ortodoks, Anglikan) ortaklaştığı bir aziz figürü bırakır. Avrupa ülkelerinde Aziz Nikolas neredeyse en çok kullanılan kilise ismi haline gelir.
Aziz Nikolas ile ilgili birçok hikâye anlatılır. En bilineni, kendi köyünde fakir bir adamın üç kızıyla ilgili hikâyedir. O günlerde de bir genç kızın çeyizi ne kadar şatafatlıysa, “koca bulması” o kadar kolay olurmuş. Çeyizi olmayan kızlar, köle olarak verilirlermiş. Fakir bir adamın kızı hiç çeyizi olmadığı için köle olarak satılmak üzeredir. Bir gün bu fakir adamın evinin penceresinden üç kese altın atılır ve kurumak üzere sobanın önüne konulan ayakkabıların yanına düşer. Bu altın keselerinin Aziz Nikolas tarafından atıldığı ortaya çıkar. İşte bu, şimdilerde çocukların Aziz Nikolas’ın, yani Noel Baba’nın hediyelerini özlemle beklerken uydukları bir gelenek haline gelir.
Normalde 6 Aralık’ta kutlanan Aziz Nikolas Bayramı, günümüzde Batı tarafından İsa Mesih’in doğumunun kutlandığı en önemli dinî bayramlardan biri olan Noel’le ve yılbaşıyla birleştirilir. Dolayısıyla Noel, artık, İsa Mesih’in -yani Baba’nın ete kemiğe bürünüp İsa diye görünmesinin- dünyamıza gelmesinin değil, dünya ekonomisinin canlı kalabilmesi için herkesin bol bol hediye almasının bir bayramı, Hıristiyanlığın yapay bir kültürel öğesi, kültür endüstrisinin dişlilerinden biri haline gelir.
Mevzu Aziz Nikolas’ın Aralık ayı sonlarının AVM Hanutçusu Noel Baba’ya dönüştürülüp tüketim kültürünün bir parçası haline getirilmesinin hikâyesiyse Theodor W. Adorno ile Max Horkheimer’in o meşhur makalelerini[8] hiç değilse yâd etmek elzemdir. Nitekim Aziz Nikolas’ın koca göbekli beyaz sakallı AVM-konsomatrisine dönüşümünün de kültür sanayinin üretim bandında gerçekleştiğini unutmamak gerekir.
Yılbaşı, tüketim kültürü ve Hıristiyanlık değerleri arasında kapitalizm dolayımıyla kurulan bu dolaysız irtibat, hiç kuşkusuz ki dindar Hıristiyanları da rahatsız ediyor. Sözün kısası şu mel’un yılbaşı, uzun zamandan beridir dindarların başının belası: Hıristiyan dindarlar, tüketim-dinî değerler; Müslüman dindarlar, alkol/eğlence-gâvur âdetleri vurgusu üzerinden memnuniyetsizliklerini dile getirip dururlar.
Sembolik Şiddet ve İktidara Karşı “Neşe” Direnişi
Bugün yılbaşı kutlamalarına karşı geliştirilen “Mekke'nin Fethi” kutlamaları veya Noel Baba maketlerinin bıçaklanması, sıradan bir eylem değil, bir karşı-politika inşâsıdır. Rancièreci bir uyuşmazlığın karşı cephesidir.
Valiliklerin güvenlik gerekçesiyle kutlamaları yasaklaması veya okullarda yozlaşma uyarısıyla etkinliklerin engellenmesi, polisin (iktidarın) duyulur alanı kontrol etme arzusudur. Ancak Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ndeki[9] o meşhur sözü burada devreye girer: “İktidarın olduğu yerde direniş vardır.” Bu yasaklara, hutbelere ve “Müslüman yılbaşı kutlamaz!” baskısına rağmen yılbaşı sofrası kurmak, neşeli kalmak ve eğlenmek; teknik bir tercihten çıkıp mevcut iktidarın dayattığı sembolik koda itaat etmemeyi seçen politik bir direniş pratiğine dönüşür.
Başka Bir Zaman, Başka Bir Türkiye
Siyaset, sadece seçimlerden ibaret değildir; siyaset, bizim yeni yıla girişle ilgili tavrımız, bu teknik durumla ilgili ürettiğimiz değerler ve semboller üzerinden yürüttüğümüz mücadeledir de aynı zamanda.
Siyasetin, değişmez temel kuralıdır: İnsan yenilince değil, umudunu yitirince kaybeder. Fakirin ekmeğidir, diyor Nâzım Usta umuda; 2026 Memet’in umudu örgütleyip neşeyi harlayacağı; eşit, özgür ve insanca yaşayacağımız bir yıl olsun.
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…
[1] Rancière, J. (2013). Siyasalın Kıyısında. İstanbul: Metis, s. 72.
[2] A.g.e., s. 106.
[3] Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, 4 Şubat 1332, Devre 3, Cilt 2, İçtima Senesi 3.
[4] Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, 4 Şubat 1332 (Miladî: 17 Şubat 1917), Devre 3, Cilt 2, İçtima Senesi 3. Düstur, 2. Tertip, Cilt 9, s. 226-227. Kanun Tarihi: 8 Şubat 1332 (Rumi) / 21 Şubat 1917 (Miladî).
[5] Küçük bir not: Meclis-i Mebusan ve TBMM tartışmaları bazen birbirine karışsa da saatlerin taksimi ile ilgili 697 sayılı kanunun tartışılması ve kabulünün hemen ardından Takvim’deki düzenlemeler ile ilgili 698 sayılı kanun tartışılacak ve kabul edilecektir. Ancak burada milletvekilleri her iki tartışmayı zihinlerinde birleştirmiş gibidirler. İlk kanun tartışılrken söz alanlar her iki kanunu bir arada düşünerek konuşurlar. 697 Sayılı kanunun kabul edilmesinden sonra diğer kanun tartışılrken daha çok teknik mevzuular görüşülür. Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, 26.12.1341, Devre 2, Cilt 20, İçtima Senesi 3.
[6] TBMM Zabıt Ceridesi (Tutanak Dergisi) 26 Kânunuevvel (Aralık) 1341, (Miladî: 26 Aralık 1925), Devre 2, Cilt 20, İçtima Senesi 3, 27. İçtima, s. 616-618.
[7] Aziz Nikolas ve Noel ile ilgili bilgilere, www.kutsalkitap.org sitesinden ulaştım.
[8] Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. Nihat Ülner ve Elif Öztarhan Karadoğan, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2010.
[9] Histoire de la sexualité, cilt 1: La volonté de savoir, Paris: Gallimard, 1976, s. 71.


