Holokost Hafızasının Sonuna mı Gelindi?

1970 yılında Fransız tarihçi François Furet, Annales dergisinde yayımladığı “Devrimci İlmihal” başlıklı makalesinde, toplumsal tarihçileri tarihsel hakikatin peşine düşmek yerine sosyalist idealleri savunmakla suçladı. Furet, 1978’de yayımladığı Penser la Révolution française (Fransız Devrimini Yorumlamak) adlı kitabında ise “Fransız Devrimi’nin sona erdiğini” ilan etti. Ona göre devrim, bir yandan hafızasının siyasal amaçlarla araçsallaştırılması, öte yandan ideallerinin artık Fransız toplumsal uzlaşmasının parçası haline gelmesi nedeniyle sona ermişti.

Holokost hafızasında da benzer bir eşiğe yaklaştığımızı gösteren işaretler var –üstelik aynı iki nedenle. Birincisi şu: Milyonlarca Alman’a göre Holokost hafızası, Almanya’nın Staatsräson’unu, yani İsrail’in güvenliğine koşulsuz desteğini meşrulaştırmak için siyasal bir araç haline getirilmiş durumda. İkincisi ise, soykırımcı savaşları önleme fikrinin artık kamusal vicdanın ahlâki çekirdeğine yerleşmiş olması. Bu açıdan bakıldığında Holokost hafızası, amaçladığı etkiyi yaratmış sayılabilir. Ama tam da bu nedenle, Holokost’un İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve Almanların büyük bölümünün soykırımcı bir savaş olarak değerlendirdiği askerî harekâtı haklı göstermek için kullanılması, Almanya’da ve genel olarak Batı’da resmî kanallardan aktarılan Holokost hafızasına duyulan güveni derinden sarsmıştır. Sorun, Holokost hafızasının “eskimesi” ya da zamanını doldurması değildir; mesele, bu hafızanın Alman siyasal sınıfı tarafından siyasal amaçlarla istismar edilerek adeta tüketilmiş olmasıdır.

Peki Holokost hafızasının yavaş yavaş tükenmesinden neyi kastediyorum? Pek çok medya ortamında şunu gözlemliyorum: İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve soykırımcı olarak algılanan askerî harekât, Batılı devletlerin bu harekâta verdiği destek ve basının bir bölümünün katliam karşısındaki açık tarafgirliği karşısında genç kuşak, derinden sarsılmış durumda. Bu nedenle, çağın “Mutlak Kötülüğü”nün artık Holokost değil, bu savaş olduğu sonucuna varıyorlar. Üstelik genç kuşak, bu savaşın Holokost hafızası kullanılarak meşrulaştırıldığını düşünüyor. Onlara göre, “bir daha asla” sözü artık yalnızca Yahudilere yönelik bir soykırımı kastediyor; genel olarak tüm insanlığa karşı işlenen soykırımları değil. Bu da hafızanın evrensel değil, ayrıcalıklı bir şekilde yorumlandığı anlamına geliyor. Daha da kötüsü, Holokost hafızasının asıl amacı doğrultusunda, yani en büyük kötülükleri önlemek için değil; tam tersine, büyük bir kötülüğü haklı göstermek için kullanıldığını söylüyorlar. Bu durum onları öfkelendiriyor. Kendilerini aldatılmış ve ihanete uğramış hissediyorlar.

Obama’nın eski konuşma yazarlarından Sarah Hurwitz’in dediği gibi, bugün insanlar konuşmaya başlamadan önce “ölü çocukların oluşturduğu bir duvarla” yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Bu, elbette çok yoğun duygular yaratıyor. Bu yoğun duyguların gösterilerde sloganlara ve protesto seslerine dönüşmesi Alman gazetecilerin ve siyasetçilerin sinirlerini fazlasıyla bozdu. Gazetecilere ve siyasetçilere güvenmeyen gençler, bilgiye başka yerlerden ulaşmayı seçiyor. Sosyal medyada, Filistinli gazetecilerin Gazze’deki yıkımı canlı yayınlarla aktardığı görüntüleri izliyorlar –ta ki o gazeteciler öldürülene kadar. Aynı zamanda, İsrailli askerlerin yıktıkları evlerde buldukları Filistinli kadınlara ait iç çamaşırlarıyla dans ettikleri ya da yıkımı kutladıkları videolar da buralarda dolaşıyor. En çarpıcı olan ise şu: Filistinli gazeteciler öldürüldüğünde kamuoyundan ciddi bir tepki gelmezken bir Alman gazeteciye yönelik karalama kampanyasına karşı güçlü bir dayanışma oluşmuş durumda. İnsanlar bu ikiyüzlülüğü fark ediyor ve tepki veriyorlar.

Ne var ki, Alman ve Batılı siyasetçiler, Gazze’deki ölüm ve yıkım karşısında toplumlarında oluşan tiksinti ve öfkeyle yüzleşmek yerine, sorunun mesajda değil mecrada olduğunu öne sürüyorlar. Suçlu olarak sosyal medya gösteriliyor. Gençlerin “ölü çocuk duvarlarını” görmesinin nedeni olarak TikTok algoritmasının Çin ve Katar’ın kontrolünde olması gösteriliyor. Buna karşı önerdikleri “çözüm” ise TikTok’un sahipliğini değiştirip gençlerin telefonlarını İsrail yanlısı içeriklerle doldurmak.

Siyasetçilerle medya çevrelerinin kaygılanmak için geçerli nedenleri var. Amsterdam’da, İsrailli futbol taraftarlarının Hollandalı sivillere saldırmasını cep telefonuyla kaydeden bağımsız bir gazeteci olmasaydı, anaakım medyanın yaydığı şu yalanla yetinmek zorunda kalacaktık: Saldırıyı başlatan taraftarlar değil, bizzat onların hedef aldığı kişiler sanki İsraillilere karşı bir “pogrom” düzenlemiş gibi gösterilmişti. Ama o gazeteci videoyu internete yükleyince, televizyon kanalları haberlerini düzeltmek zorunda kaldı.

Bizi George Orwell’in tarif ettiği o karanlık dünyadan ayıran tek şey, bağımsız bilgi kaynakları ve Nazi geçmişinden evrensel bir ders çıkarmış toplumların sağduyulu refleksleridir. Bu ders şudur: Gazze gibi bir bölgenin neredeyse tamamen yok edilmesi –iki yıl önce Hamas’ın İsrailli yerleşimlere düzenlediği korkunç saldırıya rağmen– meşru değildir; bu bir suçtur ve asla kabul edilemez.

İsrail’in yürüttüğü bu soykırım niteliğindeki karşı-atak stratejisi, “kalıcı güvenlik” adına yeterince Filistinliyi öldürmeyi ve geri kalanını da kendiliğinden göçe zorlayacak koşullar yaratarak kısmen yok etmeyi hedefliyor. Üstelik bu hedef, bizzat İsrail’in önde gelen bakanları ve medya figürleri tarafından açık açık, defalarca dile getiriliyor. Bugün çok geniş bir kesim bu durumu artık “Mutlak Kötülük” olarak görüyor. Hukuken hangi teknik terimler kullanılırsa kullanılsın, insanlar buna “soykırım” diyor.

Buna rağmen Batılı hükümetler ve medya kuruluşları bu gerçeği ya görmezden geliyor ya da hafife alıyor. Aynı anda hem bu tespitleri geçersiz kılmaya çalışıyor hem de haklı gerekçeler sunuyormuş gibi yapıyorlar. Oysa medyaya duyulan güvenin sarsıldığını gösteren akademik araştırmalar var; insanlar artık alternatif bilgi kaynaklarına ve yeni siyasi hareketlere yöneliyor. Çünkü savaş sonrası düzenin mantığı –etnik temizlik ve soykırım savaşı fikrini zımnen kabullenen yapı– giderek daha görünür hale geliyor. Ve dünya kamuoyu bu düzeni reddetmeye başlıyor.

Bu sonucu, daha önce çeşitli yayınlarımda öngörmüş olmaktan herhangi bir memnuniyet duymuyorum. Yıllar önce bile, Holokost hafızasının ve ona eşlik eden antisemitizm suçlamalarının, muhalifleri susturmak için kullanıldığı açıkça görülüyordu. Bu eğilim, artık şu noktaya vardı: İsrail büyükelçisi, kendi ülkesinde herkesin eşit haklara sahip olacağı iki uluslu bir siyasal düzeni savunduğu için, İsrailli filozof Omri Boehm’i antisemitizmle suçladı ki bu, meselenin ne kadar absürt bir hal aldığını gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin hafıza mantığı –“bir daha asla soykırım” ve “bir daha asla antisemitizm”– artık tükenmiş durumda. Bu hafıza bugün, etno-milliyetçi bir ideolojiye sadakat göstermeyen herkesi paranoyak bir şekilde hedef alan bir arayışa dönüşmüş görünüyor.

Kamuoyunun vardığı sonuç da şu: Bu hafıza kültürü, öğrenme süreçlerinden doğal olarak doğmamış; topluma yukarıdan dayatılmış. “Bir daha asla” gibi ahlâki buyruklar da bugün soykırımcı bir askerî harekâta ve devlet politikalarına karşı çıkan evrenselci tutumlara karşı yürütülen bir cadı avını meşrulaştırmak için kullanılıyor. Bu da söz konusu hafızanın inandırıcılığını yerle bir ediyor.

Bugün Holokost hafızasına olan inancı tüketenler, onu açık bir kötülüğü savunmak için araçsallaştıran Batılı siyasal sınıflardır. Bu kötüye kullanım, Holokost hafızasının ahlâki değerini ve toplumsal geçerliliğini tüketmiştir.

İsrailli tarihçi Moshe Zimmermann da aynı sonuca vardı ve 17 Aralık 2025’te Fritz Bauer Enstitüsü’nde yaptığı sunumun başlığı şuydu: “Gazze Savaşı: Holokost Hafızasının Sermayesi Nasıl Heba Edildi?”

Almanya ve Batı toplumlarında Holokost hafızasının giderek silinmeye başlamasını üzüntüyle karşılıyorum. Almanların, atalarının kurduğu Nazi rejimi sırasında Yahudilere, Romanlara, Slavlara, queer bireylere, başka topluluklara ve direnişçilere yaptıklarını asla unutmamaları gerektiğini düşünüyorum. Aynı şekilde, ülkelerini “istenmeyen” azınlıklardan arındırmak için Nazi rejimiyle işbirliği yapan diğer Avrupalıların da bu geçmişle yüzleşmesi gerekiyor. Bana gelince, asıl kaygım, Holokost hafızasını daima canlı ve anlamlı tutmak oldu. Bunu da Holokost’u, kendinden önceki bazı kitlesel şiddet örnekleriyle –eşitlemeden ama bağ kurarak– birlikte düşünerek yapmaya çalıştım. Örneğin, Alman Güneybatı Afrikası’nda Herero ve Nama halklarına uygulanan soykırım ya da Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Ermenilere yönelik katliamlar ve soykırım, hem sivil halka yönelik sistematik devlet şiddetinin erken örnekleridir hem de Nazilere ilham veren süreçlerdendir.

Ama benim görüşlerim, Alman gazeteciler için hazmedilmesi zor bir yaklaşım oluşturuyor. Nitekim, bu metnin bir versiyonunu sunduğum konferansla ilgili haber yapan Die Zeit muhabiri Peter Neumann, benim Holokost hafızasının sona ermesini memnuniyetle karşıladığımı iddia edecek kadar ileri gitti. Ama gazete kısa süre içinde bu hatayı düzeltmek zorunda kaldı.

Bu tür olaylar, sıradan Alman yurttaşların medyaya olan güvenini sarsıyor. Kamuoyundan yükselen ses çok net: Kalıcı ve etik açıdan savunulabilir bir hafıza rejimi, distopik bir “kalıcı güvenlik” hedefi doğrultusunda uygulanan kitlesel devlet şiddetinin ve terörün tüm kurbanlarını tanımalı ve onurlandırmalıdır. Siyasetçiler, toplumun hem kendilerine hem de medyaya olan güvenini yeniden kazanmak istiyorlarsa, işe kamuoyunun evrensel ahlâki değerlerine saygı göstererek başlamalıdırlar.


Not: Bu yazı 23 Aralık 2025’te the Diasporist’te yayımlanmıştır.

İngilizceden çeviren: Barış Özkul