2026 yılı, ABD özel güçlerinin, tüm dünyanın gözü önünde, bir devlet başkanını kaçırmasıyla başladı. ABD’nin narko-terörizm ve kokain ithalatı ile suçladığı ve başına 50 milyon dolar ödül koyduğu Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, eşi Cilia Flores ile birlikte yargılanmak üzere ABD’ye getirildi. ABD Başkanı Donald Trump’ın tüm ayrıntılarını büyük bir gururla anlattığı bu saldırı, kuşkusuz akıllara ilk olarak uluslararası hukuk ilkelerinin ne işe yaradığını ve bundan sonra ne olacağını getiriyor. Üstelik Trump’ın açıkça Venezuela petrolünde hak iddia etmesi, uluslararası hukuk, emperyalizm ve enerji savaşları gibi birçok meseleyi iç içe geçiren, çok boyutlu bir analiz gerektiriyor. Ya da belki de cümleyi şöyle kurmalıyız: Trump’ın saldırısı, bu meselelerin aslında birbirleriyle ne kadar ilişkili olduğunu gün gibi açık hale getiriyor.
Uluslararası hukuk kurallarının yaptırım gücünün olmaması, başka bir ifadeyle bu kuralları dayatacak uluslararası bir polis gücünün olmaması, genellikle uluslararası hukuka ilişkin en temel sorunlardan biri olarak ele alınır. Bu soruna bir de uluslararası hukukun en temel ilkelerinin, küresel sistemdeki hegemon güç tarafından sürekli olarak ihlal edilmesi eklenirse -ki yaşadığımız tam olarak bu- işte o zaman uluslararası hukuk düzeninin temellerini kökünden sarsacak büyük bir risk ortaya çıkar. Bu risk gittikçe somutlaşırken daha derinlerde kök salmış olan, ilk bakışta görünmeyen bazı soru işaretleri de belirginleşmeye başlar: İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan BM düzeninde egemen eşitlik ve kuvvet kullanmama gibi temel uluslararası hukuk ilkelerinin uygulanması için etkin yaptırım mekanizmaları gerçekten de sağlanabilir miydi? Yoksa uluslararası hukuk dediğimiz olgunun genetiğinde onu “egemen eşitlik” ilkesinden uzaklaştıran bir nüve mi var? Bu soruları yanıtlayabilmek için BM düzeninden çok daha gerilere gitmek ve uluslararası hukukun doğduğu koşullar üzerine düşünmek gerekiyor.
“Serbest ticaret hakkı” adına!
Modern uluslararası hukukun kurucularından biri olarak anılan Francisco de Vitoria (1483-1546), Papa’nın dünya hâkimiyetini sorgulayan ilk düşünürdü.[1] İspanyollar, 1492’de Amerika’nın fethinin ardından “Yeni Dünya” adını verdikleri topraklara Papalık adına el koymuşlardı. Oysa Vitoria, Hıristiyanlarla Hıristiyan olmayanların eşit haklara sahip olduğunu savunuyor, dünyayı Hıristiyanlıkla özdeşleştiren zihniyete karşı çıkıyordu. Ona göre, Hıristiyan olmayanlar Hıristiyanlar tarafından asla yargılanamazdı. Bu da demek oluyordu ki Papa’nın yetkisi sadece Hıristiyan dünyayla sınırlıydı. Vitoria ayrıca, Amerikan yerlilerinin insan değil, barbar olduğu ve barbarca eylemleri yüzünden mülkiyet haklarını kaybettikleri yönündeki hâkim argümana da karşı çıktı. Ona göre, yerliler, barbar da olsalar, kâfir de olsalar mülkiyet haklarına (dominium) sahiptiler.
Peki Vitoria’ya göre, “Yeni Dünya barbarlarının İspanyol hâkimiyetine geçmesinin haklı nedenleri” neler olabilirdi? Vitoria’nın modern bir hukuk kuramcısı olarak anılması, genellikle onun seküler bakış açısıyla ilişkilendirilir. Oysa onu “modern” yapan esas unsurlar, tam da bu başlık altında sunduğu gerekçelere dayanıyordu. Buna göre, İspanyolların iletişim, seyahat ve ticaret haklarının engellenmesi durumunda yerliler barışçıl yollarla ikna edilemezse onlara karşı savaş açmak meşruydu. Hatta barış ve güvenlik, işgali gerektiriyorsa işgal de meşruydu.
Bununla birlikte, Hıristiyanlığın yayılmasının engellenmesi durumunda Hıristiyanlığı yaymak ve yerlilerin masumları kurban etmeleri durumunda yerlileri korumak da Vitoria’nın haklı savaş nedenleri arasındaydı. Ancak onun için en önemlisi kuşkusuz kuramlarında merkezî bir rol oynayan “sınırsız ticaret” hakkıydı. Vitoria’ya göre gerek jus gentium (milletler hukuku) gerekse de ilahi hukuk, vatandaşlara zarar verilmediği sürece ticaret hakkını kabul ediyordu. Öyleyse ticaret özgürlüğüne engel koyacak yasa “akıl dışıydı”.[2]
Müdahale etmek kimin hakkı?
Vitoria’nın haklı savaş nedenleri, günümüzde, Immanuel Wallerstein’in “Avrupa evrenselciliği” olarak tanımladığı oryantalist zihniyetin temel unsurları olarak karşımıza çıkar: İnsan hakları ve demokrasinin korunması, Batı uygarlığının değerlerinin “öteki” uygarlıklardan daima üstün olarak varsayılması ve neoliberal ekonomi yasalarını kabul etmek dışında “hiçbir alternatifin olmadığı” iddiasının savunulması.[3]
Bu unsurların, Batı’nın uluslararası müdahalelerini meşrulaştırmak için kullanılan en temel gerekçelere karşılık geldiğini söylemeye gerek var mı? Uluslararası hukukun kurucusu Vitoria’nın sömürgeciler için sunduğu gerekçelerin, farklı biçimlerde de olsa, bugün Donald Trump’ın demeçlerinde tekrar edilmesi elbette tesadüf değil:
“Maduro, şiddete meyilli bir adam. Milyonlarca insanı öldürdü.” (Yerlileri/insan haklarını korumak)
“Güvenli, uygun ve sağduyulu bir geçiş yapana kadar ülkeyi biz yöneteceğiz.” (Batı değerlerini -on altıncı yüzyılda Hıristiyanlık, on dokuzuncu yüzyılda uygarlık, bugün demokrasi- yaymak/“öteki” için en iyi olanı bilmek)
“Venezuela’da petrol endüstrisini Amerikan yeteneği, azmi ve becerisiyle inşa ettik, sosyalist rejim ise bunu bizden çaldı.” (Ticaret hakkını/neoliberal düzeni korumak)
Trump, bir yandan mevcut uluslararası hukuk ilkelerini ihlal ederken bir yandan da aslında uluslararası hukukun en temelinde yer alan serbest ticaret gibi liberal değerlere atıfta bulunuyor. Tıpkı kendisinden önce George W. Bush’un (diktatörü devirmek, demokrasi götürmek, petrol piyasasını serbestleştirmek gibi gerekçelerle) Irak’ta yaptığı gibi. Ancak insan hakları ve demokrasiden ziyade serbest ticaret, Trump’ın söylemlerinde çok daha belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Nitekim önce “Venezuela’yı biz yöneteceğiz,” diyen Trump, sonrasında mevcut rejimle Maduro’suz olarak yola devam edileceğini açıkladı. Bundan sonraki yol haritası henüz belli değil. ABD, buradaki petrol kaynaklarına sınırsız erişim sağladığı sürece Trump açısından Venezuela’yı kimin yönettiğinin pek bir önemi yok.
Peki o halde, biz tam olarak hangi uluslararası hukuktan bahsediyoruz? Vitoria’nın temellerini attığı modern uluslararası hukuk, “egemen eşitlik” ilkesinden ziyade Batı’ya sınırsız müdahale hakkı tanıyan “Avrupa evrenselciliği” anlayışına hizmet ediyor olabilir mi? Buradaki temel mesele, egemen eşitlik ilkesinin ihlali mi yoksa daha da vahimi, mevcut uluslararası hukuk düzeninde “eşitlik” fikrinin bir ihtimal dahi olamaması mı?
BM’de veto yetkisine sadece Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin sahip olması ve Konsey’in “uluslararası barış ve güvenlik” adına “silahlı kuvvet kullanımını içeren zorlama tedbirleri” uygulayabilmesi, halihazırda egemen eşitlik ilkesiyle çelişen bir durum yaratıyor. Ancak BM’nin daha demokratik bir yapıya sahip olması durumunda bile eşitlikten söz etmek çok zor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan ABD merkezli hegemonik düzende, kapitalizmin “altın çağı” altında, gelişmiş-azgelişmiş ekonomiler arasındaki bağımlılık ilişkileri derinleşirken, “bir devletin diğer devletler karşısında bağımsız olduğu” ilkesi üzerine kurulu olan BM hukuku ne kadar geçerli olabilir? Başka bir ifadeyle, serbest ticaret ile egemen eşitlik bir arada var olabilir mi?
Serbest ticaret-emperyalizm ilişkisi
Serbest ticaret, metaların ve sermayelerin hareketinin önündeki her türlü kurumsal nitelikli engeli dışlayan ekonomik ilişkilerin durumu olarak tanımlanabilir. Bir öğreti olarak serbest ticaretin temeli, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” formülünde karşılığını bulur. Liberal argümana göre, serbest piyasada nasıl her birey kendi çıkarını maksimize edebiliyorsa, serbest ticarette de bütün ülkeler için bir kazan-kazan durumu söz konusudur.
Marksist anlamda ise serbest ticaret, sermayenin özgürce gelişmesinden başka bir şey değildir. Elbette korumacılığın kapitalistler için daha avantajlı hale geldiği dönemler de olmuştur. Hatta Marx’a göre ilk başta, korumacılık, feodalite karşısında burjuva rejiminin oluşumunu kolaylaştırmıştır.[4] Ancak daha sonra sermayelerin dünya ölçeğinde dolaşımını engelleyince korumacılıktan vazgeçilmiştir. 1929’daki Büyük Bunalım sonrasında Keynesyen politikaların ve ithal-ikameci sanayileşme stratejilerinin uygulandığı dönem de yine belirli bir korumacılığa duyulan ihtiyaca işaret eder. Ne var ki kapitalist sermaye birikimi, en nihayetinde tüm sınırları aşarak yayılmaya yönelik bir süreçtir.
1950’li yıllarda gelişen Bağımlılık Okulu, tam da bu anlayışa karşı çıkmış ve sanayileşmiş “merkez” ülkelerden sanayisi yeterince gelişmemiş “çevre” ülkelere yapılan sermaye ihracının eşitsiz bir bağımlılık ilişkisiyle sonuçlandığını göstermişti. Günümüzdeki bağımlılık ilişkileri ise bundan çok daha karmaşık durumda. Merkez ve çevre kavramları ulusal sınırlara işaret ederken bugün dünya piyasasını hedef alan ve ulusal sınırları dikkate almadan üretim ve satış yapan ulusaşırı şirketler, meseleye çok daha kompleks bir boyut kazandırdılar. Artık küresel ekonomik sistemin bütününe vurgu yapılıyor. Bu elbette ulusal bağlamın önemini yitirdiği anlamına gelmiyor. Sermaye, bir yandan dünya ölçeğinde hiç olmadığı kadar yayılırken bir yandan da devletlerle kaynaşmaya devam ediyor. Zaten emperyalizm de Buharin’e göre, tam olarak bu iki süreci, sermayenin uluslararasılaşması ve uluslaşmasını bir araya getiriyor.[5]
Dolayısıyla, günümüzde emperyalist ilişkilerin sermaye açısından işlevini anlayabilmek için bu iki paralel süreci bir arada ele almak gerekiyor. ABD’nin bu süreçteki işlevi ise herhangi bir devletinkinden daha karmaşık. ABD, dünya düzenindeki hegemon güç olarak hem küresel birikimin sürmesi için “kapitalizmin polisliği” rolünü üstleniyor hem de küresel ölçekteki birikim sürecini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirebiliyor. ABD’nin yaptığı müdahaleleri de bu bağlamda incelemek gerek. Her ne kadar Trump “America First” söylemiyle “ulusal ekonomi” ve “ulusal güvenlik” vurgusunu artırsa da ABD’nin ulusal ekonomisinin gelişiminin, sermayenin uluslararasılaşma süreciyle iç içe olduğu ortada.
Venezuela petrolü kimindir?
Trump’ın Venezuela petrolüne göz dikmesi sadece ABD’nin ulusal ekonomik çıkarlarına bakılarak anlaşılabilecek bir durum değil. Zira ABD, 2018 yılından bu yana kesintisiz olarak dünyanın en büyük ham petrol üreticisi konumunda. Venezuela’nın enerji endüstrisini canlandırmak ve petrol ihracatını ciddi oranda artırmak, küresel fiyatları düşürecek, bu da ABD’de hidrolik çatlatma yoluyla (fracking) petrol çıkaran birçok şirketi zora sokacaktır. Bu açıdan ABD petrol sektörünün ihtiyacı olan şeyin, yeni rezervlerden ziyade yüksek fiyatlar olduğu söylenebilir. Her ne kadar küresel petrol fiyatlarının düşmesi, Rusya ve İran gibi rakip güçlerin enerji gelirlerini baltalayacağı için önemli bir hamle gibi görünse de bu süreçten ABD’nin kendisi de etkilenecektir.
Diğer yandan bu süreçte halihazırda Venezuela’da aktif olan tek büyük ABD’li enerji şirketi olan Chevron gibi ulusaşırı şirketler, Venezuela’nın altyapısını yöneterek ve petrol üretimini artırarak doğrudan kâr elde edecektir. Trump, Maduro’nun kaçırılmasının ardından, Venezuela’daki 30-50 milyon varil petrolün ABD’ye getirileceğini duyurmuştu. ABD’nin bu denli büyük bir rezervi piyasaya “enjekte etme” kapasitesine sahip olmasının, küresel petrol fiyatlarını belirlemede Washington’un elini bir “merkez bankası” gibi güçlendirileceği düşünülüyor. Trump’ın Çin için “Bir sorun olmayacak, petrol alacaklar” şeklinde kısa ve net bir mesaj vermesi de bu bağlamda anlam kazanıyor. Buna göre, Maduro sonrası dönemde Venezuela petrolü tamamen dünyadan kesilmeyecek, aksine ABD kontrolünde satılmaya devam edilecek. ABD, küresel petrol fiyatlarını baskılayarak Çin gibi rakiplerine karşı enerji kartını kullanma avantajına sahip olacak.
ABD’nin küresel ölçekte sermaye birikimini düzenlemedeki bu ayrıcalıklı konumu, Trump’ın daha tek taraflı davranabilmesine ve BM hukukunu dışlamasına zemin hazırlıyor. Bunun bir benzerini Bush döneminde de görmüştük. ABD, Irak’ın işgalinin ardından gerekli yatırımları yaparak ülkenin petrol ihracatını artırmayı, Irak petrolünü kontrol ederek OPEC’in fiyat tekelini kırmayı ve İran ve Suudi Arabistan üzerinde baskı kurmayı hedeflemişti.[6] Irak’ın işgali, Irak’ın petrolüne “el koymaktan” ziyade onu ABD’nin çıkarları doğrultusunda uluslararasılaştırmakla ilgiliydi. Tıpkı bugün Venezuela örneğinde olduğu gibi.
Bu bağlamda Trump’ın Venezuela’ya yaptığı saldırının en temelinde sermayenin uluslararasılaşması sürecinin, yani emperyalizmin önündeki tüm engelleri yıkmaya yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Maduro’nun otoriter rejiminde soldan geriye ne kaldığı tartışmalı olsa da Bolivarcı iktidar ABD’nin çıkarlarına meydan okumaya devam ediyordu. “Petrolümüzü yasadışı olarak aldılar, şimdi onları geri istiyoruz,” diyen Trump, aslında en temelinde Chávez döneminde gerçekleşen kamulaştırmanın hesabını soruyor. Serbest ticareti Venezuela’ya geri getirerek hem mevcut enerji savaşlarında elini güçlendiriyor hem de on altıncı yüzyıldan bu yana dünyayı şekillendiren sömürgeci zihniyeti bir kez daha canlandırıyor.
Marx, serbest ticaretin devreye girmesiyle, kapitalizmin tüm çelişkilerinin tek bir düğüm noktasında bir araya geleceğini ve bunun da proletaryanın özgürleşmesiyle sonuçlanacak bir mücadeleyi tetikleyeceğini söylemişti.[7] Bugüne kadar sermaye birikiminin sınırlarını genişleten her emperyalist müdahale gerçekten de yeni bir anti-emperyalist mücadeleyi tetikledi. Venezuela saldırısı da Latin Amerika’da yeni örgütlenme pratiklerini hayata geçirecek ve yeni bir anti-emperyalist direniş hattı oluşturacaktır. Şimdiden toplumsal mücadele aktörleri sokaklara çıkmaya başladılar ve ABD’ye karşı birleşik bir cephe oluşturmak için çeşitli tasarılar geliştirmeye başladılar. Zira Trump’ın Venezuela’nın ardından Küba, Kolombiya ve Meksika’yı hedef göstermesi, Latin Amerika halklarının bölge genelinde direniş mekanizmaları geliştirmelerini mecbur hale getiriyor. Bundan sonraki süreçte de yine toplumsal hareketlerin örgütlenme ve mobilize olma kapasitesi belirleyici olacaktır.
[1] Modern uluslararası hukuku sistematik ve bütünlüklü bir disiplin olarak kuran Hugo Grotius’tur (1583-1645). Vitoria ise bir “sistem kurucu” olmaktan ziyade, aslında onun normatif ve kavramsal temellerini atmıştır. Bu ayrıma dikkat çektiği için değerli meslektaşım Işıl Kurnaz’a teşekkür ederim.
[2] Anthony Padgen ve Jeremy Lawrance (Der.), Francisco de Vitoria: Political Writings, Cambridge University Press, 1991, s. 278-280.
[3] Immanuel Wallerstein, Avrupa Evrenselciliği: İktidarın Retoriği, çev. Sinan Önal, Aram, 2007, s. 12.
[4] G. Ciare, “Serbest ticaret”, G. Bensussan ve G. Labica (der.) Marksizm Sözlüğü, Yordam, 2012, s. 832.
[5] G. Ciare, s. 833.
[6] İlhan Uzgel, “Hegemonik bir kriz olarak ABD’nin Irak’a müdahalesi sorunu”, Mülkiye Dergisi, XXVII: 240, 2003, s. 63.
[7] G. Ciare, s. 832.





