Metazori Normalleşme

Bu haftanın efsunlu gündem maddeleri arasında CHP içerisinden verilmek istenen bazı mesajlar birçok kişinin gözünden kaçıverdi. Dış politikadaki olağanüstü gelişmeler bir kenara bırakılırsa bu fark etmeme halinde, 19 Mart’tan beri enflasyona uğramış olan CHP feryadının payı büyüktür. Partinin sürekli sert açıklamalarının yarattığı tesir; hayatın doğal akışına uygun olarak gitgide tavsadı, normalleşti. Günün sonunda mühim olan; 19 Mart’ın akabinde edinilmiş mağduriyetin, geçen sürede halk nezdinde “hakkani bir figandan”, “kullanılmış bir joker hakkına” tahviliyle gerçekçi güç dengelerine göre hareket etmenin adamakıllı zaruri hale gelmiş olduğudur.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 2 Ocak’ta Manisa’nın Saruhanlı ilçesindeki bir açılış töreninde epey ilginç bir konuşma yaptı. Özel, açılışa iktidar partisinden bir belediye başkanını davet ettiklerini de belirterek şu sözleri söyledi:

Bundan sonra çağrımdır, Cumhuriyet Halk Parti’li belediyeler yaptıkları her açılışa iktidar partisi, AK Parti ve MHP’li başkanları, yöneticileri davet etsinler. Davet edildiğimiz her yere gideceğiz. Artık bu kutuplaşmadan, bu birbirini şeytanlaştıran gergin iklimden ülkenin çıkması, omuz omuza, kol kola hepimizin çok sevdiği Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dönemi gibi kalkınmaya yürümemiz lazım. Zenginliğe yürümemiz lazım.

Henüz yorum yapmadan 5 Ocak’taki MYK toplantısının gündemine ilişkin düzenlenen basın toplantısında Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin, Özgür Özel’in yukarıdaki ifadeleri kastedilerek yöneltilen yeni bir normalleşme sürecinin başlayıp başlamadığı sorusuna verdiği cevabı da aktaralım:

Yani biz şunu istiyoruz. Gerçek anlamda bugün siyaset bu kadar kutuplaştırılmasın. Milliyetçi Hareket Partisi seçmenleriyle Adalet ve Kalkınma Partisi seçmenleri, Cumhuriyet Halk Partisi seçmenleri birbirine yakın kol kola olsun. Çünkü biz kutuplaşma iktidarı beklemiyoruz. Biz kardeşlikten iktidar çıkarmak istiyoruz. Bütün kalbimizle de, samimiyetimizle de bunu söylüyoruz. Yani önümüzdeki dönem evet Genel Başkanımız daha önce bazı adımlar attı ama bu adımların Tayyip Erdoğan’ın izlediği yolda bir şeyi yok. Dolayısıyla biz bu normali, ülkenin olması gereken normalini seçmenlerin yakalamasını ve bütün seçmenlerle bu duyguyu yakalama ihtiyacını hissediyoruz. Onun için de Genel Başkanımız o gün o çağrıyı yaptı. Biz de buradan yenileyelim. Türkiye'nin buna ihtiyacı var. Türkiye'de hani biz sertleşen hayatı yumuşatmak için gelmek istiyoruz. Biz istiyoruz ki toplum sakinleşsin, gerilen hayat bir sakinleşsin ve yoksulluğu azaltmak için çaba edelim. Gençlerimizi, çocuklarımızı geleceğe hazırlamak için çabalayalım. Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı olan bunlar.

Son olarak Özel, yeni yılın ilk grup toplantısında dün şu açıklamaları yaptı:

İşte size 2026’da bir beyaz sayfa. Karnenizi ben boşalttım. 2026’da yapılan haberin diline, öyle iftirayı iftiracıdan beter vereni de okuyacağız, aldığı eğitim gereği gazeteci gibi haber yapanı da. Her eleştiri başımızın tacıdır. Ama bizi görmeyip de dibi görenlere söylüyorum. İşte bir beyaz sayfa. Bundan sonra takip etmeye devam edeceğiz. Şu an itibari ile en ciddi hassasiyetle takip etmek üzere 19 Mart sürecinde ilan ettiğimiz tüm boykot listesini boşaltıyorum. Yeni tur, yeni bilet. Önümüze bakıyoruz.

Bütün bunlardan Özel’in ve CHP’nin 2026’da dümeni yeni bir normalleşme politikasına kırmak istediği anlaşılıyor. Bu değişiklik arzusunun aleladeymişçesine idraki, Özel ve çevresindekilerin tabandan tepki çekmemeleri açısından lehlerine olsa da farkına varmak gerekir ki bu, sert bir duvara toslayışın mecbur kıldığı bir tavır değişikliğidir. 19 Mart sonrasındaki ateşle kendini sokaklarda bulan CHP’ye getirilen eleştiriler/tavsiyeler, bu ateşin harı geçince ne olacağını sorguluyordu. İkili hukuktan, kötü muameleden ve zulümden şikâyeti haklı dahi olsa vites küçültmezse zarar görecek olanın CHP olduğu ifade ediliyordu. Nitekim geride bıraktığımız sekiz buçuk ayda gerçekleşen de buydu. Sermayenin ve medya gücünün neredeyse tek elde toplandığı, dolayısıyla rakibin kitleleri kontrol gücünün had safhada olduğu bir kavgada; siyasi elitin, yaşanılan her ne olursa olsun istediğini topluma yavaş yavaş kabul ettirebilme potansiyeli, ana muhalefet partisini yönetenler tarafından göz ardı edilmemeliydi. Güç dengesinin bu kadar şaştığı bir kavgada toplumun keskin kırmızı çizgileri yoktur, en iyi ihtimalle karar alıcılar tarafından çok daha kolay manipüle edilebilir, yeniden şekillendirilebilir.

Siyaset, seçmenlerin ve tabanın gözünde sıklıkla etik kaygıları gözeten bir mekanizma olsa da siyasi partileri yönetenler etik kaygılara mebni bir romantizmin tesirinde kalmaksızın rasyonel şekilde karar almalıdırlar. Tabii bu, etiği yok sayıp çöpe atar bir bakış açısı değil; bana göre bireyler, metalik bir çıkar hesabıyla siyasi yapılarla empati kurarak etik kaygıları hiçbir zaman terk etmemelidir ve sistemin sigortası da budur. Ancak bu yapıları yönetenler etik çemberden doğal olarak çıkmak zorundadır, yoksa diğer yapıların kuracağı tuzaklara düşüp yönlendirdikleri bireylerin geleceğini tehlikeye atarlar. Bana kalırsa CHP de 19 Mart’tan sonra bu tuzağa düşüp kendine zarar verdi. Bu, Kılıçdaroğlu döneminden bol bol hatırlayabileceğimiz “X’i yapmak AK Parti’ye yarar” miskinliğinin ötesinde bir şey. Bilirsiniz, bazı kavgalarda muhatabınız sizi bilinçli olarak bir köşeye sıkıştırmak, duygularınıza hapsetmek ister. Şu anda aklıma gelen en iyi örnek; devamlı şampiyon olan bir futbol takımının, devamlı ikinci olan bir futbol takımının tepkiselleşmesinden çok hoşnut olması, hatta zaman zaman bunu harlayacak aksiyonlar almasıdır. Örneğin ikinci takımın sürekli olarak hakemlerden, kendisine yapılan haksızlıklardan şikâyet ederek duygularına hapsolması hem gerçekten yapması gerekenleri erteleyerek onu uyuşturur hem de varlığını tamamıyla negatif bir konfor alanına hapseder.

Bu bağlamda CHP de 19 Mart sonrasında protestoların da şerbetiyle bugünün dengeleri içerisinde iktidar ile eninde sonunda diyalog kurması gerektiği gerçeğini bir süreliğine görmezden geldi, birikmiş stresini attı. Henüz seçim gelmedi ve yüzde yüz netlikte bir şey söylemek doğru olmaz fakat gösteriler, boykotlar ve kitlesel olarak gerçekleştirilmiş eylemler pek işe yaramadı, sonuç getirmedi. Hatta belki de sonuç vermemesiyle başta gençler olmak üzere toplumun büyük bir kesimini de umutsuzluğa sürükledi.

Görüldüğü kadarıyla tüm bunların farkında olan Özel, bugün alternatif bir yol bulmaya çalışıyor. İktidar ile diyalog kanallarını açmak, sert hamleler olmaksızın hayatta kalma mücadelesi vermek ama bunu ayarlı bir şekilde yapmak. (Kanımca açıklamaları da planladığı manevrayı tabanını hayal kırıklığına uğratmadan yapmak istediğini gösteriyor) Esasında gelinen nokta bütünüyle Özel’in kabahati de değil. Kendisi, 2024‘teki yerel seçimlerden sonra seçimlerin galibi olmasına rağmen güç terazisinin ne kadar şaştığını görmüş ve rasyonel olarak bir normalleşme sürecine yelken açmıştı. Yazıktır ki bu süreç, parti içi kavgaların kurbanı olmuş ve yine Özel tarafından terk edilmişti. Kılıçdaroğlu’nun parti içi etkisinin o günlerde, bugünkü gibi pek kısıtlı olduğu bir alternatif evrende belki de Türkiye 19 Mart’ı hiç tecrübe etmeyecek, bütün bu siyasi gerilim ve sosyal stres şimdiki raddeye varmayacaktır. (Devletin bugünlerde önüne geleni tutuklamasında da yargının kendine siyasi tutuklamalar-davalar üzerinden sağladığı meşruiyetin bir payı olabilir.)

İşler bu kadar ciddileştikten ve toplum bu denli yorulduktan sonra sahiden bir normalleşme yaşanılabilir mi, insanlar -özellikle de muhalifler- bunu ne kadar sahiplenir, bilemeyiz. Ayrıca bu kadar hırgürden sonra iktidarın normalleşmeye kolayca olur vermesi, kendi tabanında da bir soğukluk ve inançsızlık yaratabilir. Yine de bu işe olumlu yönden bakarsak, 19 Mart protestolarında hiç kimse ölmedi, toplumsal tansiyonun kalıcı olarak düşmemesi için geri dönülemez kayıplar yaşanmadı. Bence bugün eli görece güçlü olan iktidarın normalleşmeye yeşil ışık yakmasının önkoşulu, iktidar tarafından CHP’nin “kaybettiklerini” kabul ederek yola devam etmesi olarak sunulacaktır. Bu da Ekrem İmamoğlu’nun gündemden düşürülmesi ve yola bir nevi onsuz devam edilmesi anlamına gelecektir.

Tabii burada bir durum değerlendirmesi yapıyoruz, yoksa Türkiye’de vuku bulan bu şeyler hiç normal değildir. Medeni bir ülkede ikili hukuk karşısında aciz durumda kalmış bir muhalefet partisinin hangi stratejik hamlelerle nasıl yol alacağı gündem maddesi olmaz, olamaz. Yine de günün sonunda gerçekte neyin olup bittiğine bakmaya mecburuz ve bunu yapıyoruz.


Fotoğraf: Alp Eren Kaya