Ketum ve Gürültücü: Ayarsız Seslerin Siyaseti

Mladen Dolar, Slavoj Žižek’in en bilinen üyesi olduğu ve Slovenya Okulu olarak adlandırılan bir topluluğun müşterek ilgisini paylaşıyor. Jacques Lacan’ın yapıtını yorumlarken bir yandan da onun eksik bıraktığı kısımları tamamlamaya çalışıyor. Lacan, benzer bir tasvir noksanlığını bakış nesnesi için de gösterir. Dolar, etkileyici çalışması Sahibinin Sesi’nde (Metis, 2023) Lacan’ın objet petit a’nın çeşitlerinden birisi gibi sınıflandırdığı “ses nesnesi” veya “nesne ses”in neye benzediğini betimlemeye çalışıyor. Dolar bu girişimini şöyle açıklıyor: “Lacan'ın objet petit a adını verdiği şeyin başlıca cisimlenişlerinden birisi olan sese dair bir teoriye ihtiyaç var.” (18) Yazar, nesne seslerin dâhil olduğu yapıyı hem inşa eden hem de onu dağıtan etkisini çok farklı coğrafyalar ve tarih parçaları için örnekliyor. Harfe, söze bağlanmamış sesin dağıttığı yapıların peşine düşüyor. Sınır gibi görünen bir aralıkta işitilen nesne sesler herhangi bir kesinliğin, belirlenimin, nedenselliğin iptal edildiği bir ara kesitte biçimi ve içeriği belirsiz görüngüler gibi belirir. Ama manalı, kurallı sözün imkân koşulları da bu aralıkta aranmalıdır. Yani burası Derrida'nın Batı metafiziğinin temel malzemesi saydığı sözlerin yazıya dökülmeden önce kulağa çalındığı zemin ve zamana işaret eder. Ses nesnesi anlambilim ve dilbilimin işaretlerinden, estetik veya musikinin latif seslerinden farklıdır; güzellik duyusuna yol açmaz. Bu sesli olayla karşılaşan zihin ve beden sahibi fail, aşina olmadığı bir tesire açıktır; işlevsiz seslere maruz kalır.

Dolar, çok farklı sahâlârdan bulduğu ses nesnelerini veya nesne seslerin psikanaliz içerisinde nasıl değerlendirilebileceğini çarpıcı şekillerde gösteriyor. Birer olay gibi beliren her farklı nesne sesin ele verdiği gibi, sesin üzerine yerleşen “im” kazındığında geriye nesne olarak ses kalır. Anlamsız bir gürültüden kutsal kelâma kadar geniş bir aralıkta nesne sesler işitilebilir. Böyle sesler, bir tarafında düzenin diğer tarafında ise sapmanın, ihlalin olduğu sınır işlevi görür. Tanrı ve şeytan arasında ayrımsızlığı ima eder. Ama her koşulda bu sedalar güncel zaman ve mekânda bir kesinti gibi tecrübe edilir. Bu olay sesler aynı zamanda kavramsız belirtiler gibi işitilir. Şuurun askıya alındığı her koşulda böyle bir sesin varlığı bulgulanabilir. Olay şeklinde beliren ses nesnesi sanki bir öznenin ağzından çıkmadan kendi kendisini dillendirir. Beckett sözgelimi, ses nesnelerine anlatılarında sıkça yer verir: “Ses şöyle dedi” gibi. Böyle seslerde duyum ve ifade bitişir. Bu sırada öznesiz bir ağza kulak verenler için tekinsizlik duyusu belirir. Sesin nedeni ve sonucu aynı olayda birleşir.

Siyasetin imkânları da böyle seslerin ayırt edilmesine, nesne seslerin “susturulmasına” bağlıdır. Siyasal işlev edinmesi için, sesin nesne halinin yerini anlaşılır söz ve onun yazılı ifadesi almalıdır. Agamben de Kutsal İnsan (2003) metninde temelinde biyosiyasetin olduğu bir siyasal yaklaşımı kendine özgü sesler çıkaran zoe ile manalı cümleler kurabilen bios'un tasnif edilmesiyle ilişkili anlatır. Hayvanlıkla insanlık arasındaki “aksiyomatik” sınıra karar vermek de böyle bir siyasetin esasını oluşturur. Fakat nesne ses her zaman söze musallat olmaya devam eder. Bu seslere karşı konumlanan “antropolojik makineye” düşense ses çıkaran varlıkları siyaset sahasından dışarı çıkarmaktır. Kurumlar da hiçbir zaman kendiliğinden cümleleri, şifahi ifadeyi değil eklemlenmiş sözü ve onun matbu ifadesini geçerli sayar. Böylece Foucault’nun hep anlattığı gibi biyosiyaset ve yönetsel tertibat koşut şekilde çalışarak canlıların, özellikle de hayvanların müşterek doğasını insan bireylerin kendilerine özgü ifadelerinden ayırt etmeye çalışır. Manalı sözün güvenceye alındığı parlamento da parlare kökü gereği “söze tahsis edilmiş”, sesin sözden ayıklandığı yerdir. Oradan “ses veren” yurttaş doğrudan işitilmez; dilekçelerle, yazılı yollardan resmi makamlara ulaşabilir. Oysa bu meclisi temellendiren bir zamanlar ses çıkarmış, tartışmış, dilediğince konuşmuş bir tebaadır. Diğer yandan parlamento ilga edildiğinde, diktatör yine sesini yükseltir. Çünkü yeni bir düzenin yüksek sesle konuşarak kurulacağının farkındadır. Onun söylemi eklemli söz ve “harf tarafından kuşatılmamıştır”. Totaliter yapının etkinliği çıkardığı nesne seslerin duyulmasına bağlıdır. Charlie Chaplin’in sessiz sinema dönemi de The Great Dictator (1940) filmiyle son bulur. Chaplin, diktatörün sesinin işitilmediği bir filmin manasız olacağını düşünmüş olabilir. Öncesinde sesli sinemaya şüpheyle yaklaşsa da bu yapımla direnci kırılır. Filmde de despotun sesle ilişkisi olağan olmaktan uzaktır.

Diğer yandan Burkina Faso’daki Mossi kabilesinin şefi güçlükle duyulacak kadar alçak sesle konuşur. Bu şekilde akuzmatik bir perde ardından söylediklerini dibindeki yardımcısı yüksek sesle tekrarlar. Gürültücü bir diktatörden farklı olarak, otoritenin sesle ilişkisindeki hassasiyeti bağırarak değil pes sesle konuşarak farklı biçimde ilan eder. Fakat her türlü “sesin totaliter kullanımı” söze ve yazıya dökülmesi zor bir icraya dönüşür. Despot, yasanın ses tarafından oluşturulduğunu ve çıkardığı seslerin ilksel bir yasaya tercüme edilerek temel oluşturacağının farkında görünür. Sesini öyle veya böyle kullanan “yöneticinin başlıca gayesi şimdi ve burada bir olay yaratmak” gibi anlaşılabilir. Güçlü veya pes ses, tebaanın iradesi, eylemi dışında onların başlarına gelmesi muhtemel bir olayın işaretidir. Oysa şiddeti ayarlanmış sözler ve harfler her zaman başa gelmiş olanı güvenceye almakla, sınırlamakla ilişkilidir. Yönergelere dökülmüş her satır bir zamanlar çıkarılmış ayarsız bir sesin tercümesi gibi anlaşılabilir. Örneğin Stalinist yönetici, sesteki gösterişi, temaşayı bir kenara bırakarak doğrudan yönergelere başvurur. Kendisine de bu yüzden sadece söyleneni kâğıda döken birisi gibi “sekreter” der. Harfle kurumlaşan yasayı harfiyen uyguluyormuş gibi davranır.

Dolar’a göre Stalinist yönetici bu ketumlukla müesses lafzın sese yaslandığını gizler. Oysa Troçki veya Tito gibi onlara muhalif olanlar ses çıkarmaktan, retoriğe yaslanmaktan çekinmezler. Despot idare sesini fazla çıkarmasından veya gereğinden fazla kısmasından anlaşılır. Ses, söz ve harf arasındaki hassas geçişliliği iyi bildiğinden olağan biçimde ses çıkarmaz. Seslenişi hep bir belirti gibi okunabilir. Ses çıkarmanın kurucu ve istisnai bir olay olduğunun farkındadır. Tebaaya düşense, despotun icrasını seyre dalmaktır. Duyduğu veya duyamadığı sese karşılık vermesi ondan beklenmez. Karşısında “ses fazlası” veya noksanlığıyla, ketumlukla konuşanın çıkardığı nesne sesler kulaklarını zorlayacak kadar gürültülü veya sessizce ulaşır ona. Kulağına gelenin anlamını sorması, sorgulaması gerekmez. Her koşulda kendisindeki özneliği askıya almaya, onu uyruk yapmaya dönük bir tesisatın parçası olduğunu düşünerek duyduğu seslere kulak asmamayı tercih edebilir. Lacan gibi dile getirilirse, Büyük Öteki’nin keyfine tanık olduğunun farkına varabilir. Bu sırada yüksek ya da alçak sesle konuşandaki “keyif fazlalığını ele veren” bir olaya tanık olduğunu bilir.

Çok erken zamanlarda başlayarak böyle içeriksiz sesler uyrukların ruhsal yapısını belirler: “Bebekliğin erken dönemlerinde işitilen ve ancak sonradan anlaşılan” böyle seslerle “baştan çıkarılır” (Fliess’den alıntılayan Dolar, 136). En mahrem fanteziler bile geç zamanda aklımızın erdiği seslenişlerin sonucudur. Tüm fanteziler ve rüyalar, duyulan sesler ve imgelerle onların anlamı arasında meydana gelen bir “gecikmeye” varlığını borçludur. Yani başına bir nesne ses veya bakış maruz kalan özne, sonradan onu idrak ettiğinde ruhsal yapısı çoktan oluşmuş sayılabilir. Psikanaliz de bu gecikmenin ifşası, olay çıkaran nesnelerin belirlenmesi çabası gibi anlaşılabilir. Ruhsal yapımızı, bizi hazırlıksız yakalayan nesne sesler ve bakışların erkenden baştan çıkarmasına borçlu olabiliriz. Sesler sonradan, "nachträglich, geriye dönük anlaşılır”. İşittiğimiz şeye anlam vermeye çalışırken ruhsal yapımız da bir kenarda biçimlenir. Sesin, bakışın veya başka nesnelerin neyi baştan çıkardığını “anlayana” kadar fanteziler oluşur. Anlam taşıyan şeylerle kurulan bilinç fantezileri, baştan çıkaran nesnelerin izlerini, işaretlerini takip eder. Bu durumda bir nesnenin semptomu gibi ortaya çıkan anlam hep ertelenerek zihne yerleşir: “İşitme zamanıyla anlama zamanı arasındaki zaman farkı, tam da fantezilerin, arzuların, semptomların, insan keyfinin uçsuz bucaksız dallanmaları altında yatan ve onları örgütleyen tüm o temel yapıların inşa edildiği zamandır.” (138) Anlamı, nesneyi takip eden fantezi “rehin alır”. Böylece kulağını dolduran nesnelerden bir şey anlamayan bebeğin kurduğu taslağı, ruhsal karalamayı hayat boyu takip ederiz. Mizaç diye sahip çıktığı nitelikler toplamını bebekken başına gelenlere borçludur. Özneliği “ses ve anlama” arasında bir yerde kurulur. Benliği zaten çoktan oluşmuş olanın telafisi gibi cisimleşir.

Bu yüzden psikanaliz hep anlamın kaybolduğu, aklın ermediği, dilin sürçtüğü yerlerde dolanma gereği duyar. Analist “bilinç eşiğinin” altında veya üstünde gezinen nesnelerin izlerini araştırır. Yoğunlaşarak ve yer değiştirerek, metafor ve metonimiler şeklinde izler bırakan, sapa yerlerde konumlanmış nesnelerin peşine düşer. Zamanında sapmış, aksamış olanın belirtilerini yoklar. Anlamı imleyenin altındaki “parazit” gibi açıklamayı dener. Bong Joon-Ho’nun Parazit filmindeki (2019) gibi evin asıl sahibinin önceden veya sonradan oraya yerleşen parazitler olduğunu belirler. Analist bir yandan da anlamın gecikmesinin sağlıklı olduğunu bulgular. Ses ve mana arasındaki olumsal geçişliliği, metaforlar ve metonimiler arasında kaybolan nedenselliği sabırla arar. Bir bakıma şairlere benzer bir deney içinde, ruhsal aygıtın teşekkülünde “poetik etkileri” araştırır; tekrarların, ritimlerin, kafiyelerin, vezinlerin, nesne sesin yankılarına kulak verir; “çınlamalara, yankılanmalara, eşsesliliklere, kısacası dilin düzenini yitirdiği belirtilerin” ardına düşer (149). Her zaman dizgeyi bozana dikkatini verir. “Yeterli bir nedenden yoksun görünen, sağlam bir zemini olmayan ve saf bir fazlalık, örtüsüz bir aşırılık gibi görünen o ufak olumsallık çatlakları” üzerinde durur.

Böyle bir analizde arzunun nesnesi olarak sesin kendi nedenleri ve sonuçlarını yarattığı bilinç dışı vakalara, post festum “olaydan sonra” gelene yoğunlaşılır. Kısacası analist, anlamlı cümlelerin dünyasında kovulan nesnelere tekrar yer açmaya veya onları tahliye etmeye çalışır; dürtüyle arzuyu dolayımlayan o bağlantıya yer açar. Aktarım ve serbest çağrışım gibi bilinçdışı olayların belirmesine izin verir. Özellikle Lacancı analistin maksadı, dizgeye değil sürçmeye, kesintiye, tekrara odaklanmaktır. Başkasının orada olduğunun belirtisi, ötekinin yarattığı bir “rezonansı” duyma çabası içine girer. Analist sükût halinde ses vereni veya zamanında fazla ses çıkarmış olanın yarattığı travmayı, örselenmeyi, boşluğu yakalamaya çalışır. Sesin belirsizce kaydolduğu olayları belirlemeyi dener. Nesnelerin sesleri, bakışları ve başka etkilerinin meydana geldiği erken zamanlı bir “açıklığı” temalaştırır ve temaşa eder. “Sesin olay değeri” kazandığı, önemsiz de olsa belirtiler bıraktığı tesirlere bakmayı dener. Böyle nesne seslere odaklı bir psikanaliz, bu durumda başa gelen olayları ve olay çıkaran nesneleri anlama ilmi gibi de anlaşılabilir.


Dolar, Mladen (2023). Sahibinin Sesi: Psikanaliz ve Ses, çev. Barış Engin Aksoy, İstanbul: Metis.