Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler.
Bakara, 30
Suriye’de HTŞ yönetimi ele alıp Kürtlere, Alevilere ve Dürzilere saldırınca ilk başta bir sessizlik oluştu. Paris’te ABD, İsrail, Türkiye, İngiltere ve Fransa radikal İslam’ın meşruluğu ve kontrol edilebilirliği üzerine bir pazarlığa giriştiler. Tarih kendini tabii ki "fars" olarak tekrar etti. Ne olduysa bir anda Taliban’daki gibi birkaç yasakla gelip geçici olacağı düşünülen "kontrollü radikal İslamcılık" IŞİD’in eski şiddet fantezilerini özlemesi ve bunu da yerine getirmesiyle dünyada yine işler karıştı. Avrupa’da ve birçok yerde başlayan Kürt ayaklanmaları diğer halklarla birleşti. Çünkü bunun sıradan bir jeopolitik dizaynın öfkeli gençlere yer vermek olmadığı anlaşıldı. Seküler gündelik hayat, arzular ve hazlar; sanatın özgürce gerçekleşmesi, cinslerin toplumsallaşması tehlikeye mi giriyordu? Belki... Ama bir yandan da tıpkı klişe olduğu düşünülse de üretim araçlarına yeni hammaddeler gerekiyor. Sömürgeci ruh hiçbir zaman değişmez, tıpkı mücadelenin değişmeyeceği gibi.
Dünyada bir boşluk oluştu 2000’den sonra. ABD ve Avrupa tarafından Sovyetlere önlem almak için kurulmuş olan veya desteklenmiş olan bütün Siyasal İslam ve radikal İslam örgütleri, partileri, devletleri ve kitleleri travmatize edildi. Artık “terör” siyaseti yapmak istemeyen hiçbir ülkenin işine yaramıyorlar. Ama IŞİD’i yalnızca bir “terör örgütü” olarak adlandırmak, onu bir yerde anlamayı değil, ondan kaçmayı tercih etmektir. Çünkü IŞİD, sadece silahlı bir yapıya sahip değil; bir düşünüş biçimi, bir iman rejimi ve bir patolojik bir ruhsal vakıa olarak ortaya çıktı. Onu doğuran ve büyüten şey yalnızca Ortadoğu’nun siyasal çöküşü değil; aynı zamanda modern dünyanın ürettiği anlamsızlık, aşağılanma ve kimliksizliktir. Anlamın yitirilmesiyle gelişen "maceracılıktır." Hatta bu macera öyle bir noktaya gelmişti ki "stratejik derinliğin" uzmanı/ları "bir grup öfkeli genç" diyerek sonradan gerçekleşecek olan şiddetin keyfiliğini ön görememiş ya da görmüşse de gözlerini kapatmışlardı.
Bu nedenle IŞİD’i analiz etmek, silahların değil, zihinlerin anatomisini çıkarmayı gerektirmekte. Muhtemel temel felsefi zeminine baktığımızda paradoksal biçimde nihilizmle mutlakçılığın birleşimi olarak görülebilir. Nietzsche’nin işaret ettiği “aktif nihilizm”, yani eski değerlerin yıkılıp yerine sorgulanamaz yeni değerlerin konulması diyebiliriz, IŞİD’in düşünsel reflekslerinde “güç istenci” açıkça görülür. Güç istencinin önkoşulu tabii ki "mazlumluktan" geliyor. Mazlumluk daha sonra gücü aldıkça "küstahlığa" dönüşecek, boynu bükük olan boyunlara uzanmaya çalışacaktır. Günümüzde "demokrasilerde" özellikle Türkiye’de de bu mazlumluk siyaseti çokça yapılmakta; parti programlarının kulisinde kapsayıcı ve evrensel hukuku gözeten maddeler bir anda öfke nöbetlerinde ağızda yasa tasarısına dönen birtakım kanun hükmünde şeraiti belirleyen kararlara dönmekte.
Bu nedenle hem salonlarda hem de sokaklarda insanlık kıyıya vurmuş dünya anlamını yitirmiş nihayetinde ama bu anlamsızlık özgürleştirici değil, yok edici. IŞİD bu boşluğu şu şekilde doldurdu açıkçası: “Anlam yoksa, anlamı biz bulur yaratırız; hakikat biziz; öteki yok edilmelidir.” Burada artık şiddet bir araç olmaktan çıkar, hakikatin kendisine dönüşür. Yani aslında keyfiliğin hükmü mutlaklaşarak sanki gerçekten de şu anda gerçekleşen gerçeğin mutlak doğru olduğuna kanaat getirilir. Hannah Arendt’in totalitarizm çözümlemesinde vurguladığı gibi, mutlak hakikat iddiası, çoğulluğu ortadan kaldırır ve insanı “gereksiz” kılar. IŞİD’in felsefesi tam da budur. İnsan fazladır, fazla olan koparılmalı hatta parçalanmalıdır. Belki de bu yüzden doğrudan vücut bütünlüğüne kast vardır, özetle iman ideolojisinde somuta şiddet uygulayarak onun soyutlanması esas hale getirilir.
IŞİD’in İslam yorumuna bakınca, klasik İslam düşüncesinin tam karşıtı olduğu görülür. Tarihsel kodlarından koparılmış, yoruma kapatılmış ve ahlaki tereddüdü yasaklamış bir dünya görüşü anlayışı hâkimdir. Bu yüzden yakın zamana kadar bile müslümanlığın öznesinin trajik bir varlık olarak algılanamayacağı; Antik Yunan habitusundaki gibi bir tanrı-özne ilişkisinin olamayacağı belirtilir. Evet, trajik olmadığı için buyurgandır, tereddüt etmez. İşini bilir ve görev icabıdır.
İslam düşüncesine bakınca birinci olarak ictihad (yeniden düşünme), sonra kıyas (akıl yürütme) ve maslahat vardır (toplumsal fayda). IŞİD’in iman ideolojisinde ise bunların hiçbiri yok. Talal Asad’ın da belirttiği gibi, modern radikal İslamcı hareketler dini bir gelenek olarak değil, disipliner bir iktidar tekniği olarak kurar. Kutsal metin, ahlaki rehber olmaktan çıkar, ceza makinesine dönüşür. Üstelik bu din anlayışı apokaliptiktir. Yaşam değil, ölüm merkezlidir. Kıyamet arzusu, siyasetin yerini alır. Olivier Roy’un ifadesiyle bu durum en kaba tabiriyle İslamlaşmış radikalizmdir; yani radikal bir öfkenin, dini bir dille ifade edilmesidir. IŞİD’in asıl gücü, silahlarında değil; psikolojik vaatlerinde yatar. Örgüte katılanların önemli bir kısmı toplumsal olarak dışlanmış, siyasal olarak görünmez, ekonomik olarak yoksun, erkeklik krizi yaşayan bireylerdir. Bu bireylere sunulan şey şudur: Üniforma kimlik, silah güç, itaat anlam ve ölüm yücelik karşılaşmaları. Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda tanımladığı sadistik süperego, burada kolektif biçimde işler. Bastırılan arzu, aşırı ahlakçılık üzerinden şiddet olarak geri döner. Bu şiddet akabinde ötekinin ölümünde haz duyar. Bu yüzden şiddetin gösterilişi, ritüeliktik ve gösteri toplumu bağlamında seyirliktir. İnfaz videoları, askeri değil; psikoseksüel bir sahnelemedir aslında. Doğrudan kadınları ve dişil nesneleri merkeze almalarının temelinde de bu şiddetin gerçekleştiği yere cinsiyet atayarak orada durumu tekrar ettiren haz durumuna ulaşmaya çalışmaktır. Tabii yazının başında bahsettiğimiz gibi hepsi de mağdur ve mazlum değiller. Nitekim "macera" arayan belki de arınma gecesi fantezileriyle uyuyan Avrupalı yüzlerce IŞİD militanından da söz etmek gerekir. Her anlamsızlığın vardığı radikal hamlenin öznesi mazlum değil.
IŞİD’i mümkün kılan teolojik zemin yalnızca metinsel katılık değildir; aslında bu katılığın temelinde devletsizlik ve erkeklik kriziyle birleşmesidir. Devletsizliğin bir distopyayla zorla devlet olma hissiyle ilerleyişi de ilginçtir. Aslında modern devletin de haram olduğu fikri bir ara Türkiye Hizbullah’ında hakim bir siyasal yönelimdi. Yine de Selefi yorum, bireye tarihsel süreklilik değil, saf bir başlangıç fantezisi sunar. Ona geçmiş yüklerinden arınmış, çelişkisiz, mutlak bir kimlik verir. Bu fantezi, özellikle devletle bağı kopmuş ya da devlet tarafından aşağılanmış coğrafyalarda daha güçlüdür. Devletin yurttaş üretmediği yerde, Selefilik itaatkâr kul üretir. Max Weber’in rasyonel-legal otoritesinin yokluğunda, karizmatik ve kutsal otorite devreye girer. Burada şöyle bir ayrımı da ortaya koymak gerekir. Bir dönem Yunanlılar da Avrupalılara barbar diyordu. Selefilik doğrudan ‘’gericilikle’’ açıklanamaz. Özellikle kapitalist moderniteyi düşündüğümüzde artık köklerin yerinden sökülüp başka topraklara götürülüp ilaçla büyütülerek sonra tekrar köklerinden sökülen topluma sunulduğu aşikar.
Erkeklik meselesi de bu amansız şiddetin temel belirleyici unsurlarından biri. IŞİD’in sunduğu erkeklik modeli: Şefkat değil tahakkümü, sorumluluk değil infazı, emek değil fetih üzerine kurulu. R.W. Connell’in tanımladığı hegemonik erkeklik, bu yapıda silah ve ölümle kutsanır aslında. Erkek, ancak öldürerek “tam” olur. Devletin, toplumun, ailenin ve çağdaş duyguların tanımadığı erkeklik, Allah adına tanıyan bir yapıyı ortaya çıkarır. Bu nedenle IŞİD, yalnızca dini değil; krizdeki erkekliğin de ideolojik barınağıdır. Ama şunu da kesinlikle aklımızdan çıkaramayız IŞİD dünyada bulduğu karşılığıyla Taliban ve El-Kaide gibi örgütlerden ayrışır. Bu nedenle IŞİD yöntemsel olarak bir Ortaçağ karanlığı değil; yüksek çözünürlüklü modern barbarlık/bataklıktır. Belki de IŞİD bu yönüyle modernliğin karşıtı değil, onun çarpık bir ürünü.
Günün sonunda aslında itiraf edilmesi gereken bir şey var: IŞİD silahla yenilemez bir yerde. Çünkü IŞİD, bir örgüt değil, bir anlam/anlamsızlık krizinin cevabı, bir ölüm ideolojisi, bir psikopolitik patolojidir. Onu doğuran koşullar değişmese de IŞİD bir şekilde gider gibi yapar ama onun zihniyeti başka bir adla geri döner. Silahla yenilen şey örgüttür bir yerde ama fikri, ruhsal ve teolojik boşluk yerinde durur. Ve o boşluk, her zaman bir canavar üretir. Yanlış anlaşılmasın IŞİD’i psikolojikleştirip klinik bir vakıa olarak sunmak istemiyorum. Varoluşsal olarak kritiktir, dünyanın ahlak yasasında bir boşluktur. Salt her şeyi doğrudan şiddetle çözmek istemesiyle bile anlaşılmalı ve doğru noktalarıyla çözümlenmelidir.





