Üstteki fotoğrafı Tahran'daki İmam Humeyni Havalimanı'nda, İstanbul'a dönerken (Kasım 2025) çekmiştim. Bugün yaşananları anlamak için geçmişe dönüp bakıldığında Kasım Süleymani'nin öldürülüşünü (Ocak 2020) suikast operasyonlarının işlerliğinin tescili olarak kayda geçirmek gerekir sanırım. Sonrası, belli bir ritmi izlemeye çalışan, muhâtabını yazılan senaryoya hapseden, dahası onu figüranlaştıran bir film, adı da "çorap söküğü" olsun. Hele 12 Gün Savaşı denilen şeyin ardından bugünlerin artık iyice yaklaştığı o denli belliydi ki...
Şu noktadan sonra İran'ın (mevcut yapısıyla) her şeyden önce zaman kazanmak için filmi yakmaktan, yâni muhâtaplarına içinden çıkılmaz bir mâliyet problemi çıkarmaktan (çıkarabileceğine onları iknâ etmekten) başka elinden bir şey gelmez sanırım. Batı, bu mâliyeti üstlenecekse sonuç hızla yayılan bir bölgesel savaş olur, dilerim iş oraya varmaz. Diğer olasılık rejimin, devleti tedrîcî terki, belki. O da mevcut yapıyla bütünleşik çıkar ağları ve sübvansiyon ekonomisinde, dahası güçlü merkezkaç kuvvetlerin etkisinde iç savaş çıkmadan nasıl olacak, bilmiyorum. Hele suikastlar sürerse bu ağlarla nasıl ilişki kurulacak da geçiş –o da belki– yumuşak sağlanacak. İki ucu pis değnek.
Her yerde uzman, çokça yorum var. Uzmanların kimisi nitelikli, çoğu etkileşim esnafı. Doğrusu yaşananları ABD ve İsrail üzerinden konuşmaktansa İran üzerinden tartışmak da konforlu. Bunu unutmadan ve bunun mahcûbiyetiyle okuduklarıma şunu eklemek isterim: 1979 Devrimi, İran'ın modernleşme tarihinde, Benedict Anderson'ın târiflediği anlamda "hayalî cemâat"i yeniden inşâya girişirken sürgit yas ve öfkeyi adâlete tahvil etme iddiasıyla güçlü bir toplumsal bağ üretme vaadi taşıyordu. Devrim sürecinde Velâyet-i Fakih doktrini, "halk devrimi"nin talep ve sloganlarına eklemlenerek gerçekçi bir siyâsal forma kavuştu; dahası bu form kısa sürede çevre ülkelere genişleyen devrim beklentisine ve beynelmilel düşünceye tercüme edildi. Ali Şerîatî'nin düşü (müstazıl kimselere seslenen, onlara umut aşılayan kurtuluş ideolojisi/teolojisi) gerçekleşebilirdi belki, ancak zaman içinde aynı form, giderek dar bir çıkar koalisyonunun elinde kapalı bir iktidar tekniğine dönüştü. (Karşılaştırma için 3. Enternasyonal'in kapatılmasını ve ulusal partilerin Sovyet dış politikasına eklemlenmelerini anımsayalım.) Ülkünün toplumsal tabanı –önce 1980'de başlayan savaş, sonra sürgit tasfiye ile– erirken, yozlaşma ve kayırmacılık "devrimin korunması" retoriğiyle normalleştirildi. Böylece cemâatin birleştirici mayası, meşrûiyet üretmenin rutin bir aparatına indirgenmeye başladı. (Buna "teşeyyo'-e siyâh" diyebilir miyiz acaba?)

Baharlık Meydanı'ndaki Müderris Seyit Hasan heykeli (Fotoğraf: Oktay Orhun, Ekim 2025)
Buraya Baharlık Meydanı’ndaki heykelini koyduğum Müderris Seyit Hasan'ın tahayyülünde de dînî otorite, meclis ve kamusal denetimle sınırlı; siyâset ise ahlâkî bir hesap verebilirlik rejimine bağlı olmalıydı. Yani o, siyâseti bağımsız bir teknik alan olmaktan çok, kamusal düzeni kuran ahlâkî-dînî ilkelerin denetimine tâbi bir pratik olarak konumlandırıyordu. Bu denetimi, modern anlamda kurumsallaşmış bir vesâyetten ziyâde, meşrûtiyetçi çerçevede meclisin yasama faaliyetine eşlik eden bir şer'î uygunluk gözetimi olarak düşünmek mümkündü. Doğrusu bu, Batılı modern devlet tahayyülünün "petitio principii" doğasından farklı olarak, normatif zemini görünür kılan, dolayısıyla tarihsel bilinç iddiası taşıyan bir denge pozisyonuydu.
Bugün görünen tablo, bu denge arayışının tersine, dînî meşrûiyetin siyâsal iktidarı sınırlamak yerine tahkim ettiği bir yapı üretmiş olduğunu gösteriyor. Buna, ülkenin büyüme hızının yavaşlaması ve yönünün giderek savunma eksenine kayması için uluslararası kapitalizmden büyük ölçüde dışlanmasını eklediğimizde; ortaya kapalı, bütünüyle güvenlikçi ve toplumsal tabanı sürekli zayıflayan sûretperest bir yapı çıkıyor: Tek ülkede sosyalizmin kendi yapısal problemlerini aşamayacak olması ve çöküşe yazgılı doğası gibi sermaye yetersiz, yalıtılmış bir ülkede ideolojik olarak yoğunlaştırılmış sekter bir rejimin de toplumsal idâreyi orta ve hatta belki kısa vâdede bünyesinde tutmakta iyice zorlanması doğrusu bana kaçınılmaz görünüyor. Dahası Hürmüz'ün girdap ağalığı Tahran'ı ne kadar daha diri tutar, onu da kestiremiyorum. İran’ın bu dipsiz çözülüşü durdurmayı bir şekilde başarırsa kapalı bir şekilde doktrine edilmiş Şîa îtikadının ve dar-grup çıkar ağları ekseninde bîna ettiği ekonomisinin kendisini ayakta tutmaya artık yetmeyeceğinin, ülkenin ancak ve ancak komşu başkentlerle dayanışmacı bir bütünlüğe doğru adım adım ilerlediğinde varlığını koruyabileceğinin, bunun için de en azından iki ya da daha çok-dilli bir ülke olarak kendini yeniden yapılandırması gerektiğinin ayırdına varmasını dilerim.
İran'da geçirdiğim süre zarfında konuştuğum istisnâsız herkes yardımsever, nâzik ve güler yüzlüydü. Üstelik Tahran'da dahi Türklüğünü bir kimlik olarak sâhiplenen, hatırlayan ya da hatırlamak isteyen o kadar çok insanla karşılaştım ki… Sonuçta yalnız diasporasıyla değil, kendi içinde de bölünmüş ve bölünmeye devam eden, yılgın ama yine de gururlu bir halk gördüm İran'da. Ve yukarıda yazdıklarıma ek olarak, bunca yılda rızâ kapasitesini sağlamlaştırmayı bırak, kendi eliyle daraltıp duran bir rejime tanıklık ettim, doğrusu bunu garipsedim, tuhaf buldum. Bunu tekil bâzı lokasyonlar üzerinden başka bir yazıda anlatmak isterim.
Şimdilik sadece şunu not düşmek istiyorum: Çevremizdeki ülkelerin askerî kapasiteleri, operasyonel becerileri, devlet işlerlikleri ve zor tekelleri bir bir atomize ediliyor ya da daraltılıyor. Başka bir deyişle çevremizdeki ülkeler ya iktisadî-siyasî entegrasyon ya da "başka" yollarla uluslararası sömürge hâline getiriliyor, getirilmek isteniyor. Doğrusu, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak bu beni endişelendiriyor. Yanı başımızda, önemli bir kısmıyla hâne içinde aynı dili konuştuğumuz, neredeyse tamamıyla aynı kültür havzası içinde devindiğimiz insanlar ise büyük bir kafa karışıklığı yaşıyor. Azerbaycan'dan Zencan'a, Tahran'dan Horasan'a kolektif bir yasın içine hapsolmuş halde İran halkları; geleceklerinin belirsizliği karşısında ürkek, hınç dolu, kızgın ve yönsüzler.
Türkiye'nin risk analizleri nelerdir, bölgesel vizyonu nedir, sıradan insanlar olarak bunları elbette bilemeyiz. Ama içimdeki sezi şunu fısıldıyor: İç meselelerimizi bir an önce halletmek, kurumsal kapasitemizi geri kazanmak, kendimize daha iyi bir yön çizmek ve ortak bir söylem inşa etmek zorundayız. Çünkü tarih, bizim hazırlanmamızı belli ki beklemeyecek. Dahası tarih ve kapasite zorlanabilir şeylerdir. İrâde tümünü olmasa da birtakım zâfiyeti kapatabilir. Ayrıca Tahran'da bana "buralara daha fazla bakmanız, buralarla daha fazla ilgilenmeniz lâzım" diyen Hoylu bir Snapp şoförünün (oranın BiTaksi'si/Uber'i) yakınmasına kulak vermemiz lâzım. Buna yürekten inanıyorum.
Son olarak Gülistan’ı Instagram'da paylaşırken şunları yazmıştım: "Tahran'da bugün devlet bînalarıyla dolu bir alanın tam ortasında, Kaçar hânedanının yönetsel ve törensel merkezi olan Kâh-ı Gülistân (Gülistan Sarayı) yer alıyor. Saray, 19. yüzyıl İran mîmarlığının ideolojik bir manifestosu. Ama belki de daha ilginci, bugün de merkezî devlet teşkîlâtının kendisini en çok bu bölgede hissettiriyor olması."

İran Ulusal Sanatlar Müzesi (çy. Muze-yi Honarhâ-yi Millî-yi İran) içinden görünüm (Fotoğraf: Oktay Orhun, Ekim 2025)
O yüzden tahrîbata üzüldüm, ama doğrusu şaşırmadım. Aynı şekilde İran Ulusal Sanatlar Müzesi de devlet bînalarının bizâtihi içinde kalıyor. Onun âkıbetini de merak ediyorum. Ama doğrusu, bînalardan ve sanat eserlerinden daha çok geçen ay protestolarda ölenleri ve âilelerini; bombaların altında can veren o mâsum kız çocuklarının kurmuş olabilecekleri hayallerini; Urmiye'de, Tebriz'de, Zencan'da ve Horasan illerinde dili gönlüme değen insanları; İran havzasının tamamında ezilenleri ve bîgünah kimseleri merak ediyorum.





